Son of Saul / Saul’un Oğlu (2016)

Macar yönetmen László Nemes, ilk uzun metraj filmi Saul’un Oğlu’yla (Son of Saul) Oscar’a yürüyor… Cannes Film Festivali’nden ve Altın Küre’den ödüllerle dönen film, alışılmışın dışında bir yorumla seyircisini zorlamayı başarıyor.

Dünya tarihinin en kanlı savaşından geriye, yalnızca büyük insanlık ayıpları kaldı. II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Nazi’lerin gerçekleştirdiği kitlesel katliamlar ve savaşın bitişine denk gelen atom bombası felaketi bugün, insanoğlunun en büyük utançlarından biri olarak anılıyor. Tarihin tozlu sayfalarında gezinmeyi seven sinemacıların uğrak alanı olan bu insanlık dramları, kuşkusuz sinemada en sık rastladığımız temalardan başında yer alıyor. İşte tam da bu noktada, sayısız örneği bulunan ve yeni bir şeyler söylemenin neredeyse imkânsız hale geldiği soykırım meselesiyle karşımıza çıkan Saul’un Oğlu, sinemanın bir görüntüyle hikâye anlatma sanatı olduğunu hiçbir sekansta unutmayarak, hikâyesiyle olduğu kadar sinemasıyla da hatırlanacak bir filme dönüşüyor.

son of saul 11944 yılında, Auschwitz kampına bağlı Sonderkommando birimlerinin, öldürülmeden önce birkaç ay çalıştırılan esirlerden oluştuğu bilgisiyle açılan Saul’un Oğlu, hikâyenin geri kalanına hizmet eden bir belirsizlik-bulanıklık görüntüsüyle başlangıç yapıyor. Bu andan itibaren, başkarakterimiz Saul’u (Géza Röhrig) yalnızca yakın plan yüz ve sırt çekimleriyle izlemeye başladığımızda, Saul dışında hiçbir görüntüye tanıklık etmeyeceğimizin de farkına varmak mümkün oluyor. Macar uyruklu bir esir olarak Auschwitz’e getirilen ve soykırımın yapıldığı odalarda vahşete tanıklık eden Saul’un iki günlük hikâyesinden yola çıkan film, hareketli kamera kullanımı ve planlarıyla seyircisini kıyametin tam ortasında bırakıyor. Saul’un görebildiği kadarını gösterip, onun dışındaki her yeri bulanıklaştırarak, karakterin içinde bulunduğu sıkışmışlık ve kapana kısılma hissini yansıtmayı amaç ediniyor. Sadece Saul’e yaklaşan kişiler ya da nesneler netleşirken; Géza Röhrig’in şaşırtıcı derecedeki ifadesiz, donuk, mimiksiz oyunculuğuyla aslında her duyguyu daha sarsıcı bir biçimde hissediyoruz. Saul’un yüzünü izlediğimiz sekanslarda, etrafın bulanıklığıyla paralel bilinmezlik hissi giderek korkutucu boyutlara ulaşırken, karakterin sabit bakışları da huzursuzluğu arttırıyor.

son of saul 2Saul’un Oğlu’nu, salt bir soykırım filmi olmaktan öteye taşıyansa karakterin, felaketin ortasında karşılaştığı genç bir çocuğu sahiplenmesiyle gerçekleşiyor. Öleceğini bilen ve buna hazırlanan bir adamın, önceliklerine ve ölüme yaklaşımına dair çarpıcı bir anlatım geliştiren film, asıl “insanlık dramını” burada yüzünüze vuruyor. Ölüm-yaşam-inanç sarmalında, seyircinin dahi anlamakta güçlük çektiği bir cesarete kavuşan Saul’un yaşadıkları, en başından son anına dek diken üzerinde oturan bir izleyicinin, kolay kolay etkisinden çıkmayacağı bir deneyime dönüşüyor. Böylelikle Saul’un Oğlu, fazlasıyla aşina olduğumuz bir konuyu, hafızalara kazınacak bir öyküye haline getirerek amacına ulaşıyor.

Géza Röhrig’in ilk sinema deneyimiyle büyülediği, László Nemes’in anlatımıyla nefessiz bıraktığı Saul’un Oğlu, bu yılki Oscar’ın “Yabancı Dilde Film” adaylarından olsa da, “En İyi Film” dalında yarışan yapımların pek çoğundan güçlü bir anlatıma sahip. Oscar meraklıları kaçırmamalı…

Başak Bıçak – [email protected]ilk yayın: 21 Şubat 2016 Akşam Pazar

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir