ABD Hepimize Bileniyor: Spy Game (2001)

Otuz yıllık çalışmanın ardından son iş gününü tamamlayarak emekliye ayrılacak Nathan Muir’in, işe aldığı ve bildiği her şeyi öğrettiği bir “arkadaşının” yakalandığını ve idam edileceğini öğrenmesiyle içine düştüğü çıkmazı ortaya koyarak başlayan Spy Game, hiç düşmeyen temposuyla seyircinin ilgisini son ana kadar canlı tutmayı başarıyor. 1991 yılını başlangıç olarak seçen ve geriye dönüşlerle Batı’nın komünizm, İslam ve Çin gibi üç büyük düşmanına yer veren film, böylece hem 11 Eylül sonrası Batı’da iyice belirgin hale gelen ve saklanmaya gerek duyulmayan İslam düşmanlığının başlangıç evrelerini ortaya koyuyor hem de ustalıkla güncel 11 Eylül tartışmalarının dışında kalıyor.

“İslam’ın olmadığı bir dünya hayal etmeye çalışın. Gazete manşetlerimizi, televizyon ve radyo haberlerimizi, bilgisayar ekranlarımızı ve siyasi tartışmalarımızı İslam’a ait görüntüler ve göndermelerin doldurduğu bir ortamda böyle bir şeyin mümkün olamayacağını göreceksiniz. İslam’ın, ABD’nin terörle mücadelesinin ve “Teröre Karşı Kutsal Savaş” kapsamında birkaç denizaşırı ülkede uzun süredir yürüttüğü mücadeleye bağlılığının tam kalbinde yer aldığı söylenebilir.” (Graham E. Fuller, İslamsız Dünya)

Çin’deki bazı devlet dairelerini ve ticari konuşmaları dinlerken yakalanan bu “casusun” amirleri, yapılacak ticaret anlaşmasının suya düşmesini göze alamaz ve tehdit oluşturabilecek her şeyin kesip atılarak “adamlarının” gözden çıkarılması için neler yapılması gerektiğine ilişkin bir toplantı düzenlerler. Bir casusun yabancı bir ülkede yakalanmış olduğu bilgisinin Başkan’a iletilip iletilmediği belli değildir ancak bir yöneticinin  “yukarıdan” baskı geldiğini ima eden “Ben Beyaz Saray’a bağlıyım” sözlerinden durumun Başkan’a bildirildiği düşünülebilir.

“CIA’nın Başkan için çalıştığını anlayamayanlar, teşkilatın eylemlerini öngörmek bir yana, anlayamaz. Ben bu genel kuralın herhangi bir istisnasına rastlamadım. Bu genel kural, hem istihbarat hem de eylemler için geçerlidir: CIA’nın yaptıkları kadar söyledikleri de zaman içinde Başkan’ın istekleri doğrultusunda şekillenecektir. Kendisine anlatılanlar hoşuna gitmezse Başkanlar bunları gözardı etmeyi bilir. Bir şeyin yapılmasını istediklerinde ise, o şey yapılıncaya kadar bastırırlar. CIA’nın ne yaptığını biliyorsanız, Başkanın ne istediğini de biliyorsunuz demektir.” (Thomas Powers, İstihbarat Savaşları)

Filmin ilk geriye dönüşünün 1975 yılı (Vietnam) olması bir casus filminde çok anlamsız olacağından, Senatör Frank Church’un başkanlık ettiği Komite’ye gönderme yapıldığını düşündüğümü söylemeliyim. Şili’de seçimle iktidara gelmiş Allende hükümetinin General Pinochet tarafından devrilmesinin ardında Amerikan parmağının olduğuna inanılması üzerine Kongre tarafından bir inceleme komitesi kurulması kararı alınır. Bu komitenin yayımladığı Church Raporu malum teşkilat yoluyla Şili’deki darbenin desteklediğini ve finanse edildiğini ortaya çıkardığı gibi istihbarat dünyası için beklenenin ötesinde büyük zararlara yol açar. Frank Church’un Hollywood tarafından hemen her casusluk filminde nefretle anılması bu yüzdendir.

Dünya kamuoyunun, bu raporun ardından her darbede, her katliamda, her cinayette, her haksızlıkta, her zulümde malum teşkilatı suçlamaya başlaması sonrası başka ülkelerdeki “sivil toplum kuruluşlarına kaynak aktarmak” ve açık yollardan “demokrasiyi teşvik etmek” maksadıyla National Endowment for Democracy (NED) kurulur. NED’in kurucu başkanı Weinstein’ın, 1991 yılında Washington Post gazetesine “Bugün bizim yaptıklarımızın büyük kısmı 25 yıl önce CIA tarafından gizli bir şekilde yapılıyordu” demesi manidardır. Bu “yapı” üzerinden çuval dolusu para alanların hiçbir çekingenlik belirtisi göstermeden kendilerini “bağımsız” gazeteci, yazar hatta aydın olarak tanımlamaktan utanmamasının izahı nasıl yapılır bilemiyorum.

“ABD küresel emperyalizmi tarafından hükümet dışı organizasyonlar (NGO) veya sivil toplum kuruluşları (STK) olarak tanımlanan kuruluşların tümü, çok uluslu Amerikan şirketlerince kurulan ve finanse edilen örgütlerdir. ABD bu kuruluşlar aracılığıyla hem kendi ülkesini hem de dünyanın diğer ülkelerini kuşatma altına almaktadır. CFR, egemenliğinin yayılma araçları olan bu kuruluşları, tüm ülkelere model olarak önermektedir. CFR, 2000 yılı itibariyle toplam 2.433 üyesinden 470’i ile üniversiteleri, 313’ü ile medyayı, 312’si ile think-thank’ları, 177’si ile uluslararası sanayi şirketleri ve 160’ı ile uluslararası hukuk şirketlerini kontrol altında tutmaktadır.” (Erol Bilbilik, Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler)

“Frances Saunder’in kitabını okurken sık sık 1950’li ve 60’lı yıllarda Farfield, Ford, Rockefeller ve Fulbright burslarıyla Türkiye’den kimler gitti acaba ABD’ye diye de düşündüm” diye yazan Özdemir İnce merakını gidebilmiş midir bilemiyorum ancak “Teşkilat’ın (CIA) projelerine büyük miktarlarda para aktarmanın en uygun yolu hayır vakıflarını kullanmaktı, böylece para alanlar kaynağını merak etmemiş olurlardı.” diyen Saunders şöyle devam etmektedir.

“Church Komisyonu Nihai Raporu’na göre 1963-66 arası 164 vakıf tarafından yapılmış 10.000 doların üzerindeki 700 bağışın 108’i kısmen veya tamamen CIA’nın kasasına gitti. Daha da önemlisi aynı dönemde bu 164 vakfın uluslararası etkinlikleri için yaptığı bağışların hemen hemen yarısı CIA içindi. Daha sonraları yapılan bir şaka vardı, Amerika’da bir hayır kurumunun ya da kültürel örgütün yazılı belgelerinde “özgür” ya da “özel” sözcükleri geçiyorsa bu bir CIA paravan örgütüdür.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Malum teşkilatın, Church Komitesi karşısında Başkanın emirlerini yerine getirdikleri için suçlanan ajanları, yer aldıkları her operasyonu açıklamak veya inkâr etmek zorunda kalacaklarını bildiklerinden daha tedbirli davranmaya başlarlar. Kendini korumak için hareket eden Muir’in “gizli” operasyon dosyalarını kendine saklaması ve “teşkilatına” güven duymaması ancak böylece izah edilebilir. Zorda kalacağını anlayınca, elindeki belgeleri –ki bunların çoğunun kendi aleyhine olduğu düşünülebilir- imha etmesine karşın sonucu ne olursa olsun gerçekleştirdiği bütün operasyonların sorumluluğunu almaktan korkmayan ve hiç kimseyi “satmayan” Muir’in şahsında filmin, ülkesi için çalışanları gözden çıkaran yönetimi korkaklıkla itham ettiğini düşündüğümü söylemeliyim. Ne var ki doğrudan Başkan’ı suçlamak yönetmenin siyasi görüşleriyle bağdaşmayacağından ve Muir’in Başkan’ın emirlerine uymaması vatana ihanet sayılacağından, yönetmen eski bir taktiğe başvurur ve böylece Başkan’ın doğrudan bir emir verip vermediği asla anlaşılmaz.

“Church Komisyonu tarafından yayımlanan raporda CIA’nın Fidel Castro’yu öldürme girişimleri tüm ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Yetkiyi verenin kim olduğu tartışmaları sürüp giderken dönemin savunma bakanı Robert McNamara ortadaki ikilemi açıkça ifade etti. Bir taraftan Church Komisyonu’na, CIA’nın son derece disiplinli bir kurum olduğunu, bildiği kadarıyla hiçbir faaliyetini gereken yetki ve izin olmaksızın gerçekleştirmediğini söylerken diğer yandan, Castro’yu öldürmeye yönelik hiçbir plandan haberi olmadığını ve ahlaki açıdan düşünüldüğünde Başkan’ın bilmediğinden emin olduğunu söylüyordu. “Tüm bunların nasıl olduğunu aklım almıyor. Gerçekler düşünüldüğünde, bu durumun nasıl bir çelişki yarattığının farkındayım” diyerek sözlerini tamamlıyordu.” (Thomas Powers, İstihbarat Savaşları)

İsminin “bilge Nathan” karakterinden geldiğini düşündüğüm Muir’in Yahudi olduğu birçok yerde dile getirilmekte, “demek Cumartesi geceleri de çalışıyorsunuz” iması bu bakışı güçlendirmektedir. Tom’un soyadının “bishop” olması ise komünizme karşı Yahudi-Hıristiyan ortaklığının simgesi olarak görülebilir.

“Yalnızca maddi olanaklar bakımından üstün olmakla komünizmi geriletmeyi başaracağımızı düşünmek yanlış olur. Demokratik ilkelerin ve Hıristiyanlığın dinsel ilkelerinin yardımına başvurmalıyız. Avrupa’daki Hıristiyan duyarlılığın gücünü unutmayalım. Komünizmle yarışacak bir ideoloji ortaya koymalıyız.” (İngiliz Dışişleri Bakanı Ernest Bevin)

Komünizm ile savaşta Yahudi-Hıristiyan işbirliğinin yeterli olmayacağının anlaşılması üzerine, Müslümanlarla ittifak yapılması gerektiği fikrini ortaya atan ve kendi adıyla bilinen doktrini ilan ederek Ortadoğu’ya müdahale etmenin yolunu açan Başkan Eisenhower, 1957 yılında Beyaz Saray’daki bir toplantıda “Tanrıtanımaz komünizme karşı bir İslami cihad başlatma fikrini” ortaya atmıştır. Arapların –Müslüman okuyunuz- “özgürlük ve insan saygınlığı fikirlerini kesinlikle anlayamayacaklarını ve özgür bir devleti yönetemeyeceklerini” görüşünü de araya sıkıştıran Başkan’ın niçin “böyle” insanlarla ittifak yapmaya çalıştığının “gizeminin” o dönem anlaşılmaz ya da anlaşılması istenmez.

İngiltere Başbakanı Thatcher, Soğuk Savaş’ın sona ermek üzere olduğu günlerde İskoçya’da yapılan bir NATO toplantısında “Sovyetler yıkılmış, karşımızda düşman kalmamıştır. Düşman aramaya gerek yok, düşmanımız İslam’dır” demiş ve 2002 yılında The Guardian gazetesine yazdığı bir makalede “İslamcılık yeni Bolşevizm’dir” diyerek fikrinin arkasında durduğunu bir kez daha ifade etmiştir. Böylece Batı’da en çok kin duyulmasına, en çok korkulmasına ve en büyük düşman olarak görülmesine karşın milyarlarca inananı olan bir dine doğrudan saldırmak akıllı bir davranış olmayacağından, Müslümanlar “ılımlı” ve “radikal” olarak ikiye ayrılmaya başlanmıştır. Müslümanların İslam’ın özünden uzaklaşmaları, aklı dinden kovmaları ve bozulduğunu iddia ettikleri dinlerin etkisinde kalarak sefaleti, zulme uğramayı, aşağılanmayı, ezilmeyi ve sömürülmeyi dini yaşamın bir gereği olarak görmeye başlamaları, Batı’nın, onları kendi çıkarları doğrultusunda “tasarlamalarını” hayli kolaylaştırmıştır. Günümüzde 11 Eylül, Batı’nın Amerika’nın arkasına gizlenerek bütün bir “coğrafyayı” ve o coğrafyada yaşayanları “terörist” olarak nitelendirmesi ve modern haçlı zihniyetinin simgesi olarak görülmektedir diyebiliriz.

“Bu hipergüç (Amerika) daha şimdiden, her yerde hegemonik gücünün olumsuz imgesi olarak görülen Müslüman dünyanın düşmanlığına karşı koymak durumunda.” (Yves Lacoste, Büyük Oyunu Anlamak)

İran’ın, Ortadoğu’ya yönelik yeniden yapılandırma planının kritik ayaklarından birisi olarak görülmekte ve kendisine yapılacak bir “saldırı” karşısında Hizbullah’ı İsrail’e saldırtabileceği değerlendirilmektedir. Filmde, Muir’in peşine düştüğü “şeyhin” Hizbullah lideri olduğu söylenmese de, mülteci kampına yardımlarda bulunan kişinin Hizbullah’ın “adamı” olduğu söylenerek bu bağlantı ima edilir. Şeyh’e suikast düzenlenmesi İran’a açık bir gözdağıdır ve operasyonun yüzlerce “masum insanın ölümü” pahasına gerçekleştirilmesi bu durumu daha da korkunç hale getirmektedir. Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanın öldürülmesi, sakat bırakılması ve göç ettirilmesi, amaca ulaşmak için her şeyin göze alındığını gözler önüne sermektedir. Hizbullah liderine, 1985 yılında Lübnan’daki evinin yakınlarında bomba yüklü bir arabayla suikast girişiminde bulunulmuş, patlamada 80 kişi hayatını kaybetmiş ancak filmde anlatıldığının aksine Fadlallah saldırıda ölmemiştir.

“İran Güney Lübnan’da Hizbullah’ı daha militan eylemlere girişmeye teşvik edecektir. Hizbullah’ın Hayfa’yı ve kuzey İsrail’deki başka yerleşim birimlerini vurabilecek, büyük miktardaki karadan karaya füzelerine karşı İsrail’in güçlü bir yanıt vermesi beklenmelidir, bu da kriz atmosferini derinleştirecektir. Hizbullah’ın askeri bir harekâtı, İsrail’in güçlü askeri karşılıklarıyla sonuçlanacaktır.” (Bülent Gökay-Paul Rogers, Irak, İran ve Petrodoların Soru)

Belki konu dışı olacak ancak filmden çıkarılması gereken önemli derslerden biri de, insanlar emekli olacakları gün bile işe gelmeye ve çalışmaya devam ederler, son aylarını izin, rapor, istirahatle geçirmezler olmalıdır. İnternette haber sitelerini dolaşırken, gazete okurken veya TV izlerken her an, her dakika ve her saniye “nasıl erken emekli olunur”, “nasıl çalışmadan emekli olunur”, “nasıl fazla ikramiye alınır” ve benzeri “başlıkların” gözümüze sokulmasının vahim olduğunu söylemeliyim. Zorunlu olanlar dışında tek bir kitap dahi okumadan yaşayan ve ölen, günlerini üretmeden geçiren, birileri zorlamazsa iş yapmaktan kaçınmayı maharet gören, beyni egemenlerin kendisine dayattığı filmler, diziler, magazin, evlilik, spor programları gibi kültür endüstrisi ürünlerini izlemekten pelteleşmiş “kitlelerin” zihniyetinin topluma egemen olması acı vericidir. Üretmeden ve çalışmadan tüketmeyi seçen bu kitlenin “aklını kullanma cesareti göstermesi” ve “ders alması” kolay olmasa da, ümitsizliğe kapılmamak ve mücadeleden kaçılmaması gerektiğini söylemeliyim.

Tom Bishop mülteci kampındayken, bir çocuğun vücudundaki kurşun yarasını görünce ilk anda irkilir hatta korkar ancak hızla toparlanarak fotoğraf çekmeye başlar. Dışarıdan bakan istisnasız tüm gözler çocuğun fotoğrafının çekildiğini düşünür çünkü fotoğrafı çeken de, böyle bir algı oluşturacak şekilde hareket etmektedir. Oysa maksadı “kullanmayı düşündüğü” doktorun fotoğraflarını çekmektir. Mülteci kampları güç gösterisi mekânları halinde dönüşürken emperyal güçlerin de yaptığı tam olarak bu değil midir? Nasıl filmdeki ajan yardıma muhtaç insanlar için kurulan mülteci kampında piyonu haline getireceği doktorla ilgileniyorsa, egemen güçler de insan hakları, demokrasi, ifade özgürlüğünün ardına sığınarak işbirliği yapabileceği piyonlarla ilgileniyor diyebilir miyiz? Çocuğun vurulma gerekçesi de manidardır. Yiyecek bulmak için kampın dışında çıkmak isterken vurulduğu söylenir. Böylece Batı’nın ve işbirlikçilerin kendilerine biçtiği “sınırların” dışına çıkmak isteyen büyük, küçük herkesin gözünün yaşına bakılmadan kurşunu yiyeceği vurgulanır.

“Egemen sınıfın düşünceleri, her cağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikri güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani o bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir; yani, onun egemenliğinin düşünceleridir.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Fotoğrafçı, gazeteci veya doktor kılığındaki casusların, işleyen rüşvet çarklarının, arabaların peşinden koşan yoksul, kimsesiz ve çaresiz çocukların, ihtiyacı olanlar için değil kendi çıkarları uğruna mülteci kampına yardım götürenlerin, “gelişmiş” ülkelerdeki çocukların tüm paketine sahip olduğu, canının istediği kadarını yediği hatta kalanını çöpe attığı şekerlerin mülteci kampındaki çocuklara birer birer dağıtıldığı ve küçücük bedenine mermi isabet etmiş çocukların varlığının, gerçekte Batı’nın emperyalist planlarının ve sömürgeci yapısından kaynaklandığı unutulmamalıdır.

İşinin ehli bir dinleme teknisyenini oynayan Gene Hackman’ın sürüklediği Francis Ford Coppola filmi The Conversation (1974), Robert Redford’un çaylak bir CIA analizcisi olduğu Sydney Pollack filmi Three Days of the Condor (1975), genç bir ses efekti uzmanını canlandıran John Travolta’nın oynadığı Brian de Palma filmi Blow Out (1981), Will Smith’in acar bir avukat rolüne büründüğü Tony Scott filmi Enemy of the State (1998) filmlerinde kahraman tesadüfen tanık olduğu bazı olaylar neticesinde üst düzey yöneticilerin de dâhil olduğu bir takım “gizli” işleri açığa çıkardığı, sistemin çürümüşlüğü değil de tıkanıklığını ortaya koyan, ünlü isimlerin yer aldığı bu filmler seyircide büyük ilgi uyandırmayı başarmıştır. Bu tür filmlerde aşırı yozlaşmış ve kötü olanın sermaye ve iktidar değil elde ettiği gücü kötüye kullanan kişi olduğu iddia edilir. Doğası gereği “iyi” olan sermaye ve kurumları “yozlaştırmak” için harekete geçse de yozlaşan kendisi olur ve cezalandırılır. Böylece bozulmadan kalan sermaye ve iktidar yeniden üretilerek doğallaştırılmış olur.

Özellikle 1970’li yıllardaki araştırmalar kapitalist toplumlarda bir güven bunalımı yaşandığını, yönetici ve liderlere duyulan güvensizliğin hızla arttığını ortaya koymasına karşın kurumlara olan inancın –sermaye ve iktidar- halen sürdüğünü iddia edilebiliyordu. Bu büyük güven bunalımını aşabilmek için devreye giren egemenler ve kültür endüstrisi ürünleri, “sistemin” değil, sistemi kendi çıkarları için kullanan “insanların” sorunlara sebep olduğu topluma aşılamaya çalışıyor ve gerçekler gizleniyordu. Bu dönemde ünlü isimlerle çekilen filmlerle “sistemi” değil, sistemin işleyişini bozduğu iddia edilen ‘’çürük elmalar’’ deşifre ediliyor ve gerçeklik yeniden inşa ediliyordu.

‘’Kendi kötücül çıkarları için var olan sistemi amacı dışında kullanan birey’’ fikri Hollywood için vazgeçilmezdir. Başkanın bile dâhil olduğu –tabii başkan bunu yüksek vatanseverliğinin gereği olarak yapmaktadır- kötü yöneticiler ifşa edilerek, halkın sistemin işleyişine güven duyması sağlanır. Anayasanın bilmem kaçıncı maddesine göre başkanı görevinden alacak yürekli başkan yardımcısı (24 adlı TV dizisi) veya nükleer savaşa yol açabilecek komutanı enterne ederek komutayı devralacak cesur ikinci komutan (Crimson Tide) mutlaka vardır. Son dönemin popüler dizilerinden The Last Ship benzer temayı “başarıyla” işlemektedir. “Çürük elmaları temizlemek’’ deyince ilk akla gelen yapımlardan biri The Corporation (2003) isimli belgesel olmaktadır. Spy Game ise bu tür filmlere bir karşı çıkış olarak görülebilir çünkü “çürük elmanın” kişiler değil kurumlar olduğu iddia edilir.

Muir başına buyruk, acımasız, duygularını işe karıştırmayan, etkili sonuçlar almayı her şeyin üstünde tutan, “kovboy” olarak tanımlanan ve pek sevilmeyen eski kuşağın son temsilcisidir. Ancak devir değişmiş, günün birinde tanık kürsüsüne çıkmaktan korktuğu için çekingen davranan bir yönetim tarzı teşkilata egemen olmuştur. Muir’in, Vietnam’da yaptığı gizli operasyonları anlatırken, adamlarını korumak yerine harcamak peşinde koşan “yeni” yönetimin, kendisini hayretle dinlemesi ve “bunu yapmak için izniniz var mıydı” diye sorması, ülkenin çıkarlarını korumak için zor şartlarda görev yapan “ajanları” sıcak koltuklarında oturarak suçlamanın moda olmasına yapılan kuvvetli bir eleştiridir.

Aksiyon çılgınlığına kapılmadan, sınırları zorlamadan, ilk andan itibaren seyirciyi içine çeken sıkı dokunmuş senaryosu, hiç düşmeyen temposu, akıcı kurgusu ve muazzam müzikleriyle etkileyici olmayı başarabilen filmde, yönetmen kendi doğrularının peşinden gitmekten çekinmediği görülüyor. Yabancı bir ülke ile yapılacak ticaret anlaşmasının sekteye uğraması halinde ülkesinin büyük zararlar görecek olmasına hatta yıllarını verdiği teşkilatın Başkan karşısında zor durumda kalacak olmasına karşın Muir’in tarafını tutan yönetmenin, özellikle 11 Eylül’ün ardından “gidelim, vuralım, asalım, keselim” diyen “şahinlerin” sözcülüğünü yaptığını ve başta “iktidar” olmak üzere kurumların üzerine düşeni yerine getirmediği için eleştirildiğini söyleyebiliriz.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir