The Mist / Öldüren Sis (2008)

“Tek kelimeyle berbat bi film. bikaç bilimkurgu filimlerindeki canavarları birleştirip bi filim yapmaya çalışmışlar. ama çok kötü olmuş. boşuna zamanınızı harcamayın”

“Arkadaşlar Frank Darabont ve Stephen King yapacağını yaptı yine… Müthiş bir uyarlama korku gerilim ve çaresizlik dolu dakikalar… ne diyebilirim ayakta alkışlıyorum. Mutlaka görün, son yıllarda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biri!.”

Beyazperde, net ortamında vizyon filmlerinden haberdar olmak için takip ettiğim, beğendiğim bir sinema sitesidir. Filmlerin kendilerine ait sayfaların altındaki okur yorumları da her zaman eğlenceli ve farklı okumalara sahiptir. Yine de yukarıda iki örneğini gördüğünüz üzere, bir sanat eseri (Sinema 7. sanat mıdır konusuna hiç girmeyelim) üzerinde, özellikle de kendi ürünlerinden yeni referanslar üreten ve klişelerini yıllardır yeniden ve yeniden tüketen korku, fantastik sineması söz konusuysa, anlaşmak pek mümkün değil…

The Mist” filmi, ki filmi yazarken Türkçe uydurulmuş Öldüren Sis ismini asla anmayacağım çünkü böyle bir filme verilebilecek en uyduruk, en özensiz ismi kimin seçtiğini çok merak etmekteyim! Atilla Dorsay, yıllar önce yazdığı “The Games” filminin eleştirisinde, sürpriz bir finale sahip bu filmin isminin neden “Haris Kocanın Tuzağı” olarak Türkçeye çevrildiğini sorgulamaktaydı… Görünen o ki, aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen gişe rahatsızlığı hâlâ böyle abuk sabuk isimler seçilmesine sebep olabiliyor. Ne diyelim; Allah ıslah etsin!

Tekrar filme dönecek olursak; “The Mist”, başından beri merak ve ilgiyle izlenen, beklenen bir proje oldu çünkü ortada daha önce “Esaretin Bedeli – The Shawsank Redemption” , “Yeşil Yol – Green Mile” gibi her sinefilin arşivinde mutlaka bulunan iki müthiş filme hayat vermiş yazar Stephen King ve yönetmen Frank Darabont ortaklığı vardı. Bizdeki Yavuz Turgul, Şener Şen projelerine benzer bir ilgi uyandıran film, vizyon görene kadar kitabın hayranları tarafından ilgiyle takip edildi. Stephen King’in “Skeleton Crew” isimli kitabındaki bir hikâyeden uyarlanan senaryoda: Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdadırlar.

Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz ve içerdeki tehdit, dışarıdakinden daha korkunç sonuçlar doğuracak hale gelir.

Film ilk algılama ile sizi envai çeşit Dünya dışı yaratıkla korkutmaya çalışan bir korku gösterisi gibi gözükse de aslında minik bir toplum modelinin dışarıdan gelen bir tehditle nasıl değişebileceğine ve bazı bireyler için nefes alma imkânı bırakmayacağına dair bir deney olarak da yorumlanabilir. Din unsurunun insanı nasıl etkisine alıp şekillendirebileceği ve korku ile baskı kuran bireylerin meczupluktan bir anda peygambere dönüşebilecekleri 2 saat boyunca izleyene, özellikle 2008 Türkiye’sinde yaşayan bizlere acı ve sert bir şekilde gösteriliyor. Bu bakımdan düşünce olarak “The Mist”i, yine yakın zamanda seyrettiğim tamamen farklı ülkelere ve türlere ait iki film olan “Persepolis” ve “Uçurtma Avcısı – The Kite Runner”a yakın buldum. Bu arada filmin hemen başında bizi çok hoş bir haberci sürpriz beklemekte; baş karakterimizin işi sinema afişi çizmektir ve çalıştığı atöl-yede duvara asılı afiş daha önce sinemaya uyarlanmış The Thing filmidir (2009 da yeniden çekilecek) ve o anda Kara Kule filminin afişi üzerinde çalışmaktadır. Buradan Kara Kule ve kahramanı Roland’ın serüvenlerinin beyazperde de gözükmesinin yakın olduğu izlenimini edindim ve oldukça sevindim.

Frank Darabont, King uyarlamalarını seven ama onun canavarlarından ziyade yarattığı karakter ve mekânlarla ilgilenen bir yönetmen… Açıkçası ben bile “Esaretin Bedeli”nin bir King öyküsü olduğunu duyduğumda vaktiyle oldukça şaşırmıştım. Çünkü ülkemizde, Stephen King yakın zamana kadar hayalet, canavar öykülerinden başka bir şey yazmayan modern bir Amerikan edebiyatçısı olarak biliniyordu. Darabont iki duyarlı King öyküsünü sinemalaştırdıktan sonra bu defa arada kalmış bir öykü olan korkutmaktan geri kalmazken bir dram yaratabilen The Mist’i seçmiş ve Guillermo Del toro gibi Avrupalıların rahatlıkla yapabildiği gibi filmini tek bir türe ait algılamaya mahkûm olmaktan kurtarmış. King’in kitabını okuduğumda öyküyü 50’lerin atom, radyasyon, uzaylı istilası serilerine yakın bulmuştum ama anlatılan birey çatışmaları da oldukça ilgimi çekmişti. Darabont, öykünün içindeki küçük öykü kısmını daha çok önemsemiş ve doğru bir tercih yapmış…

Seyrederken anlayacaksınız ki, The Mist’de size saldıran yaratıklardan çok daha fazlası var. Fazla ipucu vermeden, erkek çocuğu olan babaların bu filmden çok fazla etkilenerek, hatta duygusal bir şoka uğrayarak çıkacaklarını belirtmeliyim. Son olarak; “The Mist” seyirciyi korkutma görevini başarıyla yerine getiren, zeki ve farklı bir senaryo ve Hollywood için oldukça aykırı bir sona sahip ve iyice klişeleşmiş fantastik, bilim kurgu ve korku sinemasına farklı bir dokunuş ve katkı sağlayan güçlü bir film… Çarpıcı finalde fonda duyduğunuz etkileyici müzik ise “Dead Can Dance” grubuna ait…

Hepinize sevgiler ve bol fantastikli günler diliyorum.
Murat Tolga Şen

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

12 Yorumlar

  1. Uzunları yakmayı unutmayın, hava çok “Mist”ic.

    Filmi az önce izledim. Gerçekten mükemmel bir film. Böyle bir film ancak Stephan King’in düş gücünden doğabilirdi. Hayatımda izlediğim ikinci harika sisli filmdi ( birincisi John Carpenter’ ın “SİS” i ).Korkutan ölü tayfalar yok ama içerdeki panik dışardakine göre daha “mist”ik.
    Bağlantı

  2. görece kapalı bir mekan, her şeyi değiştiren dış etken, insan halleri… görünüşte klasik bir yöntem, ama etkili olduğu da bir gerçek. orhan pamuk “kar” romanını bu yöntemle inşa etti, aynı şekilde sinemaya da uyarlanan jose saramago’nun “körlük” romanı da böyle. her birinde dış etken (kiminde bütün yolları ve iletişimi kesen doğa olayı, kiminde herkesi kör eden gizemli bir virüs, kiminde de böcekler alemini dev canavarlara dönüştüren gizemli bir sis) insan’ın bir halini, ruhunun karanlık bir yönünü, ahlaki ya da ideolojik tavrını aşırılıştararak önümüze koyuyor.

    the mist filminde merkezde din yer alıyor. doğanın karşısında hâlâ çaresiz ve cahil olan insan tahammül edemediği bilinmezlik karşısında nasıl dine sarılıyor ve bu kaçış nasıl da dogmatik kör bir yapıya kavuşabiliyor? benim basit ve kabaca geçtiğim bu sorular derinleştirilebilir elbet.

    sonuç olarak zevkle seyrettim bu filmi; hem alt okumasının hem de üst okumasının iyi olduğunu düşünüyorum. süper marketteki korku, gerilim, endişe, çaresizlik gibi duygular ve düşünceler iyi yansıtılmış. sorun filmin sonundan kaynaklanıyor sanırım; (filmi seyretmeyenler için sonunu anlatmayacağım, ama) insanda gereksiz bir boşluk ve hayalkırıklığı yaratıyor, yine de beni filmi toptan mahkum etmeye sevk etmedi bu durum. (gereksiz bir şekilde) filmin mutlaka etkileyici bir finalle bitmesi gerektiği baskısı yapımcılardan kaynaklanmış olabilir.

  3. çoğu insanın beğenmesine rağmen, aşırı gülerek izlediğim filmdir kendisi. kitapta belki çok iyi işlenmiş olabilir, ama bilinmeyenden korkarak dine sığınma filmde – bana göre – ziyadesiyle abartılıydı, belkide kör gözüne parmak şeklinde düşünülmüştür, ama bir süpermarket dolusu insandan (sanırım 100 kişi kadarlardı) toplasan 5-10 aklı selimin çıkması, genele oranlarsak daha bir düşük gibi, sosyologda değilim gerçi, ama neredeyse film boyunca susmayan bir kadının, ve hemen hemen saçmaladığı da gayet anlaşılır olan bir kadının peşine kalabalığın %90 ının katılması biraz tuhaf geldi açıkçası, belkide amerikanyalılarda böyledir bilemiyorum.

    zira kadın çok müthiş karizmatik – etkileyici anlamında değil, kitleleri peşinden sürükleme gücü anlamında – değildi sonuçta, hatta oldukça iticiydi. denize düştük yılana sarılalım durumu olunca da, hadi %40-%50 tamamdır, ama %90lar bilemiyorum çok uzak gibi geliyor.

    bunun ötesinde, birde süpermarkete böcek saldırısı esnasında, yani bir akıllı adam çıkmadı, – yine amerikanyalılarda bu oran daha düşük olabilir tabii – ama herkes mi salak ile avanak gibidir. üç-dört böceğin vereceği zararın 100 mislini kendilerine verdiler. yani en azından bir iki kişi cama böcekler yapışmadan çok daha evvel, “birader, hava karardı, ışıkları söndürelim, bunlar böcek ışığa gelirler” der. yani ben olsam ilk aklıma gelecek şey ışıkları kapatmak olurdu ki ortalama zekada bir insanım.

    heleki sonu, belkide literatüre girecek kadar absürddü bence, spoiler vermeden anlatması zor o yüzden burdan sonrasını filmi seyretmeyenler – yada sonunu bilmeyenler – okumasın diyerek…

    kısaca özetlersek, filmin sonu, aaa benzin bitti, eee naapcaz, hımm kendimizi vuralım mı ? olurr…

    yahu bu amerikanyalılarda, bir intihar saplantısı yoksa – ki olduğundan hiç şüphem yok gerçi – normal şartlarda, insan bi oturur beş-10 dakka düşünür, “elinde silah var zaten, böcekler araca saldırınca vururuz abi kendimizi acelesi yok ” der, yani ben o kadar takla atıp, süpermarketten çıkmayı başarıp, saatlerce yol gittikten sonra, adamın biri kafama silahı dayasa, ilk diyeceğim bu olur, yada ” manyak mısın lan ” da diyebilirim duruma göre artık.

    bildiğim kadarıyla kitabın sonuda farklıdır zaten, sonuçsuz bırakılmış diye biliyorum, gerçi rivayete göre stephen king sonunu beğenmiş gerçi. ama bir düşünün, kaçınız o durumda intihar etmeye çalışır…

  4. filmin bir şaheser mertebesine erişememesinin sebeplerini sıralamış aybars badur: evet, filmin epey bir eksisi var, ama bütün bunlar filmi topyekün mahkum etmemize sebep değil diye düşünüyorum. ayrıca insanların gayet antipatik ve sürekli kafa şişiren kadının kuyruğuna bu kadar kolay takılabilmesini yadırgamamak gerektiğini belirteyim: amerikanya’da vaiz tipinin bir temsiliydi o kadın, kablolu yayınlarda yer alan hristiyan kanallarını biraz seyreden biri için hiç de yadırganmıyor. hele “there will be blood” filmindeki vaizi de düşünürsek bunu bir amerikanya gerçeği olarak görmek daha da kolaylaşır…

  5. Ben de filmi genel olarak beğensem de dialogları ve oyunculukları lise müsameresi gibi buldum. Ayrıca romandan aklımda kalan bir sevişme sahnesi filmde verilmemişti oysa ki romanda çok can alıcı bir gelişmeydi o. Yıllarca John Carpenter’ın fog’unu sis sanmış biriyim, bunu da belirtmek isterim.

  6. Ben filmi beğenmedim ama kitabı güzelse almak isterim… Okuyanlardan yorum bekliyorum.

  7. Film son derece klise, sacma ve yer yer sikici olsa bile Lovecraft-vari ahtapot kollar ve muhtesem bir son 15 dakika ile bir saygiyi hakediyor… bence…

  8. Stephen King’in Sis hikayesi çocukken okuduğum beni en çok etkileyen hikayelerden biridir. O yüzden hala arada bir okuduğum oluyor. O yüzden Darabont’un versiyonundan beklentilerimi ya da daha doğru bir deyimle beklentisizliğimi tahmin edersiniz. Ki kendisinin kolunun altında yabana atılmayacak The Woman In The Room, The Shawshank Redemption ve Green Mile gibi King uyarlamaları var. Bir de bendeki öldürecek merak. Lafın kısası beklentimin tam tersine filmi çok beğendim. Stephen King her ne kadar film gibi kitap yazdığı söylense de, sahip olduğu, kimi zaman yerinden yerler esen kara mizah anlayışı nedeniyle aksini düşünüyorum. Bu filmde ise bu mizahı hissettim. Tabii kahkahalarla güldüren, bakın ben ne komiğim diyen bir mizah değil bu. Ayrıca, hikayedeki ucu açık finali bir adım ileri götüren o çok tartışılan finaline, yani Dead Can Dance eşliğinde hem bize hem de karaktere yapılan kocaman eşek şakasına basbayağı üzülecek kadar bayıldım. Hem baksanıza, King’in kendisi bile memnunmuş. Şu bir kaç yıl içerisinde merakla beklediğim ve beni mutlu eden bir avuç ender filmden biri The Mist.

  9. The Host of Seraphim parçası filmin finalinin etkileyiciliğinde gerçekten çok büyük bir yere sahip… Filmde ilk duyduğumda daha bilinmeyen, özgün bir parça olamaz mıydı diye düşünmüştüm ama finalin ruhunu daha iyi yansıtabilecek bir şarkı olamayacağına kanaat getirdim. Genelde yorumlarda filmin finali söz konusu ediliyor ama bana göre film “Something, in the mist” repliğinden başlayarak son anına kadar oldukça sürükleyici bir anlatıma sahip.

    Söz konusu Stephen King filmleri olunca pek tarafsız bakamıyorum televizyon için çekilenler bile benim için çok büyük değere sahip ama The Mist bambaşka bir yere oturdu. Eve her gelen arkadaşla tekrar tekrar izlenecek bir filmim daha oldu :)

  10. Ben ‘host of Seraphim’i yıllar önce Sinan Çetin’in ‘Bay E’ filminin finalinde duyup aşık olmuştum. Adını bilmediğim bu parçayı yıllarca arayıp bulmayı başaramamışken ‘The Mist’in finalinde karşıma çıkınca bir tuhaf oldum.

    Ayrıca ‘The Mist’i izlerken aynı yaşta bir çocuğa sahip bir baba olarak çok etkilendiğimi itiraf edeyim.

  11. sisin ve yaratığın olayı nedir, nerden gelir nereye giderler konularının askda klamsı haricinde güzel bir film. özellikle finali çok iyi düşünülmüş bir film. marketin içinde yaşananlar ve insanların dini konular söz konusu olunca çok çabuk galeyana gelebileceğini bir kere daha göstermesi bakımından başarılı bir film.

  12. Kitabını okumadım, akıcılığını hikayede bölümler arası geçişi kişide uyandırdığı hisleri nedir bilemeyeceğim. Ama filme baktığımda klasik şu TV filmlerinin daha ötesine geçtiğini düşünmüyorum, hani başlarını izlersiniz, sonra gider çayı demlersiniz sonra çekirdeği arayıp bulur gelirsiniz, gelip devam ettiğinizde hâlâ birşeyleri kaçırma eksikliği yaşamazsınız.
    Filmin sonuna gelince, öyle abartı bi başarı olduğunu düşünmüyorum. Yazarın hikayeyi oluştururken tek amacının klasik gidip farklı bir sonla bitirmek olduğunu böylece başarı elde edeceğini planladığını düşünüyorum. Bu baz alınarak da kaliteli film yapılmayacağı düşüncesindeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: