Strange Days (1995)

One man’s mundane and desperate existence is another man’s Technicolor.

Popüler sinemada asla çözemediğim bulmacalardan biri Kathryn Bigelow’un Strange Days’i olmuştur, muhtemelen daha uzun süre de olacak. Bu film neden bu kadar kıyıda köşede? 1995 yılında vizyona girdiğinde neden bütçesinin altıda birini bile çıkaramadı (7.000.000 dolar)? Haydi Ralph Fiennes o zamanlar şimdiki gibi bir ilah değildi, kimse mi Angela Bassett’i, Juliette Lewis’i, Tom Sizemore’u görmek için gitmedi bu filme? Her şeyi geçtim insan James Cameron adını görünce bir yutkunur, bir gidesi gelir değil mi? Alakalı alakasız onca film Tarantino, Rodriguez, Del Toro imzasını afişlerine yapıştırıp seyirci toplarken Strange Days neden şu kadarcık makyajı yapamadı? Sorularımız bol, cevaplarımız kısıtlı. Ama öte yandan şimdiki gibi bir zaman değildi 90’lar, hep beraber yüzyılın sonunu, dünyanın çöküşünü beklemiyor muyduk?

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

1999 yılının son günlerinde, Los Angeles’tayız. Şehir, artan suç oranından ötürü polis ve askeri güçlerle çevrilmiş, adeta modern bir savaş alanı halini almış. Cennete uzanan gökdelenlerde CEO’lar şampanya yudumlarken, şehrin sokaklarında irili ufaklı onlarca çete sonsuz bir alev yakıyor. Dev bir histeri karanlık şehrimizi saradursun,  yeni bir eğlence/uyuşturucu yeraltında kök salmakta: SQUID (Superconducting Quantum Interference Device). İnsanlar artık yaşadıkları anıları tüm detaylarıyla (görsel, işitsel, hissel vb…) kaydedip sonra tekrardan yaşayabiliyor ya da başkalarına yaşatabiliyorlar. Başka birinin hayatından bir kesiti saniyesi saniyesine yaşamak mümkün, yeterli miktarda parayı sunduğunuz sürece tabii. Kahramanımız Lenny Nero, eski polis yeni SQUID karaborsa satıcısı, yakışıklı ve romantik bir kaybedendir. Hala aşık olduğu eski sevgilisi Faith’i şehrin müzik endüstrisinin lideri Philo’ya kaptırmıştır, işleri genel olarak kötü gitmektedir ve koca şehirde bodyguard Lorette ile dedektif Max’ten başka dostu yoktur. Muhtemelen yılbaşını Faith’i düşünerek sarhoş geçirmeyi planlayan Lenny’nin hayatı, telekız Iris’in arabasına bıraktığı SQUID kaydı ile yepyeni bir yola sapacaktır. Sebebini bilmediğimiz bir şekilde polisler Iris’in peşindedir ve Lenny’e verdiği kayıt Los Angeles’ın kaderini değiştirecek bir bilgi taşımaktadır. Lenny’nin önündeki birkaç gün; polisler, Philo’nun çetesi ve esrarengiz bir katili de içinde bulunduran cehennemden çıkma bir macerayı barındıracaktır.

Strange Days neden yeterince bilinmiyor? Bunun cevabını veremediğim bir soru olduğunu söylemiştim. Peki ufacık bir hayran kitlesinin mensubu olarak ben neden bu filmi seviyorum? Bigelow-Cameron evliliğinin bu güzide çocuğu 1995 yılında anaakım bilimkurgu sineması için öyle önemli adımlar atmış ki, filmi öylece gözardı etmek imkansız. Strange Days, 1990’larda cyberpunk’ın gerek hikaye gerek atmosfer olarak sağlam sıçrama tahtalarından. Bilimkurgu filmlerinde cyberpunk güzel bir çeşni de olsa çok az film yapımcısı elini taşın altına sokmayı denemiş. Bunda 80’ler ve 90’larda siberkültürün hem sanatçılar hem de izleyiciler tarafından tam idrak edilememiş olmasının da etkisi büyük. Bir yandan çekici bir yandan da ne olduğu bilinmez bir alan cyberpunk (Ekşisözlük’te de belirtildiği üzere 1983 yılının büyük blockbuster’ı Wargames’te bir kez olsun “hacker” kelimesinin kullanılmaması bile türün nasıl bir emekleme  süreci yaşadığını özetler cinsten). Strange Days atmosferini yaratırken (Dijital teknoloji ile distopik metropolün karanlık birlikteliği), anime estetiği ve kültüründen yüksek ihtimalle etkilenmiş bir film. Çok kültürlü ve katatonik bir Los Angeles fikri insanın aklına  bir Neo-Tokyo (Akira) getirmiyor değil. Tabii referanslar için ille de Amerika’dan dışarı çıkmaya gerek yok, elimizde sağlam bir esin kaynağı olarak Blade Runner da bulunmakta. Strange Days’in Los Angeles’ı mitolojik göndermeler içermeyen, zaten bu filmler gibi geleceği çok uzakta da görmeyen, daha gerçekçi bir metropol.

Filmin hikayesine geldiğimizde elimizde neo-noir bir dedektiflik hikayesi bulunduğunu söyleyebiliriz (Bu açıdan Strange Days tekrardan Blade Runner’ı hatırlatıyor). Gizemli bir kaset, büyük komplo teorileri, kafası karışık bir adam, kurtarıcı kadın, femme fatale, rüya sekansları dışında ışık yüzü görmeyen bir şehir…  Filmin içerdiği aşk üçgeni ise bugün için klişeler barındırsa da anaakım Hollywood bilimkurgusunda çok da alışık olmadığımız bir yapı var karşımızda. Afro-amerikan Lorette ile beyaz Lenny arasındaki duygusallığın gittikçe öne çıkması, Faith’in adım adım Lenny’nin saplantılarındaki tahtından inişi filmi dönemi için önemli kılan temel öğe. Elbet etnik farklılıklar bilimkurgu sinemasında ilk kez işlenmiyor, ancak blockbuster olmayı hedefleyen bir filmin bu aşk üçgenini kendinden ödün vermeden ekrana taşıyabilmesi takdire şayan.

Tabii pek çok insanın aklına takılan bir diğer nokta da Strange Days’in bir bilimkurgu olup olmadığı. Filmin aşırı gerçekçi yapısı ve SQUID teknolojisinin hikayenin kaderinde bir video kasetten farklı bir rol oynamaması kafaları karıştıran bir nokta. “Bilimkurgu nedir?” tartışmalarının sonu olduğunu düşünmediğimden bu yazıda konuyu genişletmeyeceğim ama Strange Days’teki SQUID’in zekice ve güzelce eklemlenmiş bir MacGuffin olduğunu söyleyebiliirim. Tür ne olursa olsun, iyi bir MacGuffin içinde bulunduğu filmin sinemasal değerini her şekilde yükseltecektir. Strange Days’in bu türü konusunda muğlak yapısı onu zayıflatmayan, tersine kronik bilimkurgu hayranlarına da bilimkurgu sevmeyenlere de hitap etmesini sağlayan tamamen kendine has bir özelliği. Çok az filmde başarılı oluyor böyle formüller.

Filmin bütçesini yükselten en büyük sebeplerden biri, filmde az ama doyurucu sayıda rast geldiğimiz SQUID bölümleri. Filmin açılışı, şehirdeki bir soygun anını soyguncunun gözünden bize sunan çok zor ama alabildiğine gerçekçi bir çekimden oluşuyor. Filmin ileriki kısımlarında gördüğümüz diğer SQUID kayıtlarının kalitesi de bu açılışı aratır cinsten değil. Bigelow’un 1995’te harcadığı emeği görünce kolay yoldan para kazanma peşindeki found footagecılara daha bir kızıyor insan. SQUID kayıtlarının düzenlenmesi filmin post-prodüksiyonunu bir sene uzatmış ama değmiş.

Her şeye rağmen itiraf edilmesi gereken şeyler de var. Strange Days çok şey anlatmaya çalışmış ve karmaşık hikayesini finaline kadar taşıyamamış bir film. Son anına kadar büyük bir heyecan ve sürükleyicilikle seyircisinin gönlünü çelen film son yirmi dakikada  adeta bayır aşağı yuvarlanıyor. Bu kadar iyi düşünülmüş karakterler, çağının ötesinde tenik denemeler ve müthiş atmosferi ile aslında 90’ların bilimkurguda mihenk taşı olabilecek bir filmin son anda çuvallaması insanı sadece üzüyor. Keşke anaakımdan bu kadar şiddetli bir şekilde aforoz edilmeseydi de kendi büyük ve üretken fan kitlesi olsa, distopik Los Angeles’ta geçen yan hikayeler tecrübe etseydik. Dünyanın tüm çizgiromancıları size sesleniyorum!

Ve müzikleri… Filmi seyredip de soundtrack’e özellikle kulak kabartmamış insan tanımıyorum. İtinayla hazırlanmış bir liste sözkonusu, tamamen atmosfere uygun hatta onu büyük ölçüde besleyen şarkılar hepsi. Skunk Anansie’den Selling Jesus mı desem Lords of Acid’ten The Real Thing mi bilemedim. Haydi bunlar gözden kaçabilir ama filmin vasat finalini gene de duygu yüklü kılmayı başaran Fall in the Light (Lori Carson ve Graeme Revell) ve ardından kapanış jeneriğinde çalan While the Earth Sleeps (Peter Gabriel ve Deep Forest) insanlığa filmin en büyük armağanlarından değil de nedir?

Doksanların umutsuzluğuyla beslenmiş de olsa her dakikasından duygu taşan bir film Strange Days. Seyredilmeli, mümkünse iki üç belki beş senede bir. Tercihen yılbaşına saatler kala…

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

4 Yorumlar

  1. Eline saglik ben de filmden unutamadigim bir sahne ve sarkiyi ekliyim de tam olsun.
    Bir Pj Harvey bestesi ve huzurlarimizda en kiskirtici haliyle Juliette Lewis ve I can Hardly Wait:
    http://youtu.be/HKnlo7sLfa0

  2. Strange Days, Johnny Mnemonic, Se7en, 12 monkeys, Judge Dredd, Dead Man (ki Jarmusch özellikle takdir edilesidir kişisel olarak)The City of Lost Children, Memories, dahil olmak üzere 1995 ilginç şekilde verimli bir yıl olmuş. Biraz daha zorlasak blog olmasa bile en azından bir blogumsu çıkabilir bu yıldan.

  3. bence çok hakkı yenmiş bir film.

    ilk izlediğimde bana verdiği hazzı çok az film bana verebildi.

  4. 1995 yılındaki efsanevi filmler konusuna katılıyorum. o yılda yapılan çoğu film , izlediğim yüzlerce silik (izlendiğinde güzel olsa da beynim de kendine yer etmeyen) filmin yanında hafızama kazınmıştır.

    gelelim strange days filmine. bu filmle 90’lı yıllarda cine 5 izlediğim bir akşam tanıştım. tabi o zamanın ergen aklı ile sadece çarpıcı sahneleri aklımda kaldı. o acayip gözlük yıllarca aklımı kurcaladı acaba gerçek midir vs. tarzında. geçtiğimiz yıllarda yine aklıma yine bu film düştü adım adım imdb’de keywordler ile ve google da aratarak filmi buldum.

    sanatsal yorum konusuna girmeyeceğim fakat bu tarz filmleri izleyip etkilenen kitleden biriyim ve ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.

    ek olarak 90’lar sinemasından unutulmayan bir kaç etkileyici filmi yazarak yazımı bitireyim.

    -spoiler içerebilir-

    Demolition Man (1993) filminde , stallone nin “insan dondurma” makinesinden yılar sonra çıkıp bir marlboro istemesi.

    Judge Dredd (1995) filmi , diğer bir efsanevi karakter ve kapanışta çalan the cure – dredd song.

    12 Monkeys (1995) filmi , gene zaman makinaları gelecek – geçmiş döngüsü.

    Escape from L.A. (1996) filmi ni de unutmamak lazım.

    Total Recall (1990) filmi , mars atmosferi ve dünya ile benzerlikleri ve günümüze eleştiri konusunda başarılı bir film.

    Johnny Mnemonic (1995) filmi , ilginç bir konusu ve sürükleyici atmosferi vardı

    -spoiler içerebilir-

    karma karışık oldu ama anladınız siz 90’lar ruhu , bilim kurgu , soba üstünde pişen kestaneler :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: