Suyun Genişliğinde Arınma: Angela (1995)

Bir çocuğun gözünden ”işaret” aramanın mekanı çevreleyen her objeden, her figürden ve her bireyden bir parçayı çocuğun alanına sokmak gibi bir zorlamayla sıfıra doğru tükenişi niteleyen bir alandır taşra.

Ancak taşranın gözlemciliğinde evler ve kapalı mekanlar birbirinden ne kadar uzaksa, ”işaretler” de bir o kadar yakındır birbirlerine ve çocuğun alanında (açık ve de kapalı) bir yer teşkil etmektedirler. Kilisede ağlayan bir anne ile uyuyan kız kardeş kadar çocuktan ebeveyne uzanan bir uçurum da mevcuttur bu bölgelerde. Annenin hala eski şarkı söylediği günlere dönme arzusuyla bir ev kadını olmayı becerememesi ile her kaynaktan arınmaya gidecek bir işaret bekleme arasında da bir uçurum mevcuttur ve de en sonunda annenin bileklerini keserek intihara kalkışması kadar nehirde boğulabilmeye müsaittirler. Arınmanın arkasında suçlu bir beden ve günah ilişkisini aramak kadar, bir o kadar da ebeveyn ihmalkarlığının bir parçasını bu arınmaya zorla sokmak isteyen bir düzen çocuğun isteğinin dışında kurulmuştur ne yazık ki… Sırada her hangi bir figürün Lucifer ya da Pan olarak betimlenme zorunluluğu vardır ki bu düzenin içinde naifçe dile getirilen ”beni alma, annemi al” söylemi ile perçinlenen çocuğun alanına giren mahkumiyet, kendini ailenin, ebeveynin dışında, oyuncak bebeklerle örülü bir kutsal zincire olduğu kadar nehre doğru da yol alır ve suyun içinde arınma yahut boğulmaya teşvik eder çocuk bireyi; aile ve ebeveynlerin dışında ona en yakın saflığa sahip suyun içinde…

Şayet, annenin ağzından ”kızlara karşı bütün hislerimi kaybettim” gibi bir cümle duyuyorsak, bir depresyonun habercisi olan bu sözleri küçük bir kıza zorla sokan bir dış etken de genişliktir. Öyle ki on saniyede bir posta kutusunu kontrol eden bir kadının küçük kıza bir melek olduğuna dair verilecek işaretler bir kedinin hareketlerinden yön bulmaktadır ve çocuğun alanına annenin uzaklığından pay alarak istem dışı girmektedir. Çocuğun alanınıne kadar daraltmak istediğinin farkına varamayan ebeveynler alanları daha da genişletmekte, bir uçuruma çevirmektedirler. Halbuki alanın içinde Bakire onlara görünene kadar beklemeye kararlı iki küçük kız çocuğunun güven payını oluşturan oyuncak bebekler ve nesneler bu ebeveyn alanın açıklığını gözler önüne sermektedir.

O halde açık bir alan olan su ile karşılaşma kadar ve suyun içinde boğulup gitmek kadar çocuğa yönelik adil bir çözüm sunamamışlardır; ne taşra ne de ebeveynler. Lucifer‘in de ”beni alma, annemi al” sözlerinin ve de söyleminin hemen ardından bir dilek cini gibi okuduğu kitabı şak diye kapatması Lucifer‘i bir çocuk mitosu haline getirmekteki payı bir kez daha ebeveynlere yükler; özellikle kızların yeniden yakınlaşmak istediği anneye. Lucifer asla annenin bileklerini kesmesini sağlayan kötücül bir efsane değildir. Lucifer bir dilek cinidir küçük bir kızın gözünde ve bu sözlerinin ardından dileğini geri almak isteyen küçük bir kızı nehirde arınmaya yönelten de Lucifer değildir. İlle Lucifer‘e kötücül bir anlam yüklemek istersek, metnin içinde onun bir yatak altı canavarı olmaktan öteye gidemeyeceğini göreceğiz. Bu söylem genişliğinin ardında küçük kız kardeşin kayaların üzerinde yükselmesi kadar doğal ve fantastik bir imge yatamaz. O halde şöyle bir şablon çıkarmamız doğru olacaktır:

Taşra ile anne çok uzak, baba ile kızlar yakın, anne ile kızlar uzak, genel olarak aile ile kızlar uzak, işaretler ile kızlar çok yakın, su ve arınma ile ise en yakın!

Angela 3

Taşranın genişliğinde annenin şehir hayatına dönme arzusu ile pekişen depresyona bağlı olarak ev kadını rolünü üstlenmesi için ısrar eden bir baba ile bu genişlik daha ne kadar uzayacaktır? Doğum yapmayı bekleyen ve de tam da bakıcılığı sırasında doğum suyu gelen bir bakıcı kadın, taşranın sınırlı yaşamında çocuklara evden kaçabilmesi için bir fırsat sunacaktır. Birbirine kenetlenip kenetlenmediği belli olmayan bir karı koca ile ev işlerine mahkum tutulan, ev kadını rolünü üstlenmesi istenen kadın bir bağ kurulabilecek midir birbirleriyle? Yoksa bu fırsattan istifade eden küçük kızlar daha fazla mı dar alan peşinde koşacaklardır?…

Suyun genişliğinde içinde boğulunup gidilen bir girdabın tüm bu dar alan arzusunu pekiştirdiğini gözlemleyebiliriz ancak ”işaretlere” yakın olmak isteyen ve bu ”işaretlerin” zorla alanlarına girdiği iki küçük haklı çocuğun özünde ne ”beni alma, annemi al” kadar zalimce, ne de o zincirleme dizilmiş bebeklerin ortasında saatlerce bekleme dürtüsü vardır. Beyaz bir kısrağı da bir ”işaret” olarak gören küçük kızlar, masal kahramanlarını yahut yatak altı canavarlarını öyle bir gerçekliğe uyarlarlar ki bu genişliğin içinde taşranın kedileri, kısrakları, deli komşuları bir mitosun payını farkında olmadan alt üst edip, mutlu sonlu kahramanları bile mutsuz sona sürüklerler.

Arınmadan kasıt bütün depresyonu kendi üzerlerine alan kızların bu düzeni yeniden inşa edebilme arzusuydu ve genişlik kadar uçuruma varan bu düzenin içinde tıpkı bakıcı kadın gibi zoraki bir karı kocalığa nazaran istekli, arzulu ve de tutkulu bir ebeveynliği istemenin karşılığını arınmayla; Angela‘nın kendi isteğiyle arınmasıyla, yok olmasıyla, yitip gitmesiyle ödediler.

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir yorum var

  1. karalama ile eleştiri uzak, kalem ele yakın, olmak ile öyle gibi görünmek yakın gibi, genelde kotarma çok uzak!
    yaptım; sonuna kadar birşey anlaşılacakmı? Ne kadar sürecek? Nasıl bağlanacak? Arkası mı yarın?…
    ama son tahlilde “bunu yazma, kumda oyna” işaretini gözlemledim. o genişlikte arınamadım. genişlik uzadı, uçurum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: