Sydney Fantastic Planet Bilim Kurgu ve Fantezi Film Festivali Günlüğü

Sydney A Night of Horror Film Festivalinin yaratıcılarından yepyeni bir festival! Festival organizatörleri Dr Dean Bertram ve Lisa Mitchell, 2010’da dördüncüsünü düzenleyecekleri A Night of Horror’a kadar boş durmamaya karar vermiş olacaklar, bu sene ikinci festivalleri olan Sydney Fantastic Planet ile yine şehirdeki öteki sinema kitlesine bir film ziyafeti yaşattılar. Ben de festival boyunca altı uzun metrajlı yedi tane de kısa metrajlı seyretme fırsatı buldum. Kısa kısa bu filmlerle ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

top_banner_date

1. Gün

Festivalin açılışı 30 Ekim’de daha önce Trasharama A-Go-Go festivaline de ev sahipliği yapan Mu Meson Arşivlerinde gerçekleşti. Science Fiction Double Feature prensibinden yola çıkarak iki film birden izledik (ki ben bir de öncesinde Moon’u seyrettiğim için üçlemiş oldum!). Bu filmerden ilki Reynald Bertrand imzalı, 2007 tarihli Fransız filmi La Crème, ikincisi Avustralya yapımı, yönetmenliğini/yazarlığını/yapımcılığını Martyn Park’ın üstlendiği 2008 tarihli 1 and 0 nly idi.

IMG_0446

La Crème, festivale fantezi kontenjanından girmiş, küçük ölçekli, dijital kamerayla çekilmiş bir filmdi. Konusu, işsiz bir adam olan François Mangin’in sihirli özellikleri olan bir yüz kremi bulması ve kremi yüzüne sürdüğü zaman insanların onu meşhur biri olarak algılamaya başlaması üzerine yaşananlara odaklanıyor. Şöhret kavramı üzerine, tabiri caizse light-Godard’vari bir taşlama olarak tanımlayabilirim bu filmi. Oyunculukları başarılı bulmakla birlikte, 80 küsür dakikalık bir filmdense, 10-15 dakikalık bir kısa bir film olarak çok daha iyi işleyeceğini düşünüyorum. Okurlarımızı gülümseteceğini düşündüğüm bir detayı da eklemek istiyorum. Filmin son iki dakikasında DVD takıldı ve ne yaptıysak filmin sonunu izlemeyi başaramadık. Bunun üzerine festival yönetmeni Dean Bertram, kült sinema yazarı Jack Sargeant (bkz Deathtripping, Naked Lens ve daha niceleri) eşliğinde filmin sonunu canlandırdılar/anlattılar. İşte kendini işine adamış festival yöneticiliği böyle olur!

IMG_0448İkinci film 1 and 0 nly, bugüne kadar izlediğim en mütevazı bilim kurgu filmlerinden biriydi sanırım. 4 kişi ve bir kuştan (Sir William Wallace) oluşan bir oyuncu ve teknik ekip kadrosunu sahipti. Oyuncu Christopher Baker (festivalde en iyi oyuncu ödülüne hak kazandı), filmci (filmmaker) Martyn Park dışında bir yapım tasarımcısı, bir de besteci çalışmış filmde. Film Frank James Morley adlı bir bilim adamının, çevreci kaygılar içinde insan DNA’sını yok edecek bir teknoloji geliştirip, tüm insane nüfusunu yok etmesini anlatıyor. Geliştirdiği bir makine sayesinde cisimleri ve canlıları atomlarına ayrıştırıp daha sonra yeniden birleştirebilen Morley, yol açtığı katliamdan sonra bilgisayarında depolanan veriler sayesinde kendi atomlarını yeniden bir araya getiriyor, ama beklenmedik bir şekilde bilgisayarın da bu deneye müdahil olduğunu öğreniyoruz. Bir nevi siberpunk niteliği de kazanıyor film böylece, adındaki 1 ve 0’dan anlaşılabileceği üzere.

1 and 0 nly seyircinin kolay dahil olabileceği türden bir film değil. Filmin çoğunda hiçbir konuşma yok, sadece hipnotize edici bir elektronik müzik eşlik ediyor sahnelere. Filmde neler olduğunu Frank James Morley’nin tek tük monologlarından öğreniyoruz. Ve yukarıda anlattığım konuya bakmayın, yok olan insane nüfusu, atomları ayrıştıran makine, kendi bilincini kazanan bilgisayar gibi şeyleri sadece Morley’in anlatımından biliyoruz. Yani aslında bahsedilen şeyler sadece onun hayal ürünleri de olabilirler. Filmin sonunda gerçekleşen soru-cevap kısmında da yönetmen Park ve oyuncu Baker filmin bu niteliğini vurguladılar. Farklı şekillerde yorumlanacak bir film bu. Belki de deli bir bilim adamının insanlığı yok etmesini değil sadece bir akıl hastasının kafasından geçenleri görüyoruz. Açıkçası, ikinci yorum filmi benim için daha ilgi çekici bir hale getiriyor. Çünkü, her ne kadar özel efektlerden çok hikayeye baksak da, ilk yorumu inandırıcı kılabilecek bir görsellikten yoksun bir film 1 and 0 nly. Philip K. Dick’in Valis gibi romanlarını hatırlatan bir yapısı var – bilim kurgu, metafizik, psikolojik çağrışımları olabilecek bir senaryo. Kim bilir, belki de bir roman olarak daha etkileyici olabilirmiş.

2. Gün

Festivalin Mu Meson Arşivlerindeki ön açılışından sonra, asıl açılış gecesi 30 Ekim’de Newtown semdtindeki Dendy sinemalarında gerçekleşti. Avustralya yapımı, 2009 tarihli Eraser Children’ın prömiyeriydi aynı zamanda bu gece. Ben sinemaya bir yarım saat erken vardığımdan gösterim öncesi birtakım aktivitelere de şahit oldum. Örneğin, filmin oyuncularından Jonathan Welsby’nin külotlu çorapları, altın rengi ceketi, makyajlı suratı ve elinde tabanca şeklinde bir mikrofonla – muhtemelen DVD ekstraları için – filmin yapım ve oyuncu kadrosuyla röportaj yapışını ve festival organizatörlerinden Dean Bertram’ın distopik polis kıyafetleriyle ve filmden bir replik olan “Hail Misner” sloganıyla seyircileri sinema salonuna kışkışlayışını gördüm.

Nathan Christoffel’ın yönettiği Eraser Children, Misner adlı bir çok uluslu şirketin tüm dünyayı yönettiği distopik bir gelecekte geçiyor. Misner şirketi, daha efektif çalışanlar elde etmek için insanların hafızalarını siliyor ve kadınlar ve çocukları erkeklerden ayırıyor. Topluma hakim olan, aralarında rüya görmek ve özgün düşüncelere sahip olmak gibi maddeler de bulunan, uzun bir yasaklar listesi var. Bu yaşayış şekline karşı çıkan insanlar Direniş adı altında bir araya gelmiş ve yeraltına çekilmişler. Finnegan Wright (Fionn Quinlan) Misner’da çalışan düşük rütbeli bir işçidir. Görevi Maximum Blizzard (Jonathan Welsby) tarafından yazılan yasakların düzeltisini yapmaktır. Bir gün direniş hareketinin mensuplarından Alfred Fleemort (Shane Nagle) tarafından kaçırılır. Alfred, Finnegan’ı Misner öldürmeye ikna etmek için ona hafızalarını geri kazandırmaya çalışır.

Film, distopik bilim kurgu janrının başyapıtlarından 1984 ve Brazil gibi filmlere bariz referanslar barındırıyor. Filmin sonundaki soru cevap bölümünde de, yönetmen Christoffel Brazil’in başlıca ilham kaynaklarından olduğunu da belirtti. Yani mesaj bağlamında, Eraser Children’ın yeni bir şey söylediği yok – uluslararası bir şirketin yönettiği, başında Hitler’i hatırlatan bir adam olan (“Hail Misner!” totaliter bir rejim… Fakat sürekleyici hikayesi ve anlatısal ve görsel kimi detayları filmi izlenmeye değer kılıyor. Filmin içine serpiştirilmiş reklamlar seyirciye Misner’in dünyasında yaşamanın nasıl olabileceğiyle ilgili bir fikir veriyor. Ayrıca rüya sahnelerinde kullanılan super 8 kamera da görsel olarak kimi nefes kesici sahnelere yol açmış. Bu bağlamda, görüntü yönetmeni Adrian Kristoffersen’i de tebrik etmek gerek.

Günün bir sonraki seansı, benim için festivalin incilerinden biri olan İngiliz yapımı Strigoi oldu. 2008 tarihli ve Faye Jackson’ın yönettiği film Romanya’da geçiyor bir çoğumuzun daha önce adını duymadığı, filme adını veren canavarı bize tanıtıyor. Strigoi, Romanya halk hikayelerinde adı geçen vampir benzeri bir yaratık. Strigoi (kelimenin hem çoğul hem tekil hali bu), mezarlarından kalkan ölü insanlar da olabiliyor (strigoi mortii), strigoi olarak doğmuş hala hayatta olan insanlar da (strigoi vii). Film, İtalya’da yaşamakta olan Vlad adlı bir gencin, Romanya’daki kasabasına geri dönüp kendini içine kasaba rahibinin, belediye başkanının, zengin toprak ağalarının ve polisin de karıştığı bir toprak sahipliği komplosunun içinde buluyor. Bu arada köyde bazı gizemli ölümlerin olduğunun ve bazı ölü kasaba sakinlerinin strigoi olarak geri döndüğünün de farkına varıyor. Strigoi geceleri kasaba halkına müsait oluyor, kanlarını içiyor ve buzdolaplarında ne var ne yoksa silip süpürüyor! Genç Vlad kasabadaki bu gizemleri çözmeye çalışırken kendisi ve ailesi hakkındaki bir başka gizemin de farkına varıyor.

“Hah, bir bu eksikti, bir vampir filmi daha” diye düşünenler olabilir. Ama Strigoi şu günlerde alabildiğine tüketilen, ve “vejeteryenleştirilen” bu türe yeni bir soluk getiriyor. Romanya’da geçiyor olması, oyuncuların Romanyalı olmasi ve o coğrafyaya has, batı dünyasında çok bilinmeyen bir miti kullanması filme bir otantiklik duygusu katıyor. Ayrıca korku filmlerinde nadir rastlanan iyi bir mizah dengesi yakalamayı da başarmış bu film. Şöyle bir sahne hayal edin. Gecenin bir yarısı, ölmüş komşularınızdan birini mutfağınızda buzdolabındaki bütün yemekleri son derece grotesk bir şekilde yerken görüyorsunuz. Siz o bir yandan yerken, bir yandan daha fazla yemek pişiriyorsunuz, çünkü biliyorsunuz ki evdeki yemekler güneş doğmadan biterse, komşunuz sizing kanınızı emecek! Aynı anda hem güldürüyor hem de tüylerinizi ürpertiyor bu film… Bu açıdan, bana en sevdiğim filmlerden biri olan Cemetery Man’i (Dellamorte Dellamore) hatırlatıyor. Kanımca o filmi seven bunu da sever.

3. Gün

5 Kasım Perşembe günü, Fantastic Planet film festivalinde iki seansa gittim. Bunlardan ilki yedi kısa filmden mürekkep Shorts Program #4: Future Attacks, diğeri Kurando Mitsutake imzalı “sushi western” Samurai Avenger: The Blind Wolf idi.

Gösterimdeki ilk kısa film, festivaldeki görsel anlamda en etkileyici filmlerden biri olan (keza, en iyi görsel efektler ödülünü kazandı festivalde), Michael David Lynch imzalı Burden’dı (2009). Film, Calik adlı süper güçlü bir ‘izleyicinin’ dünyayı işgal eden dünya dışı varlıklara karşı savaşmaya başlamasını konu alıyor. Michael David Lynch – böyle ismi olanın film endüstrisinde sırtı yere gelmez! – filmini tanıtmak ve soruları cevaplamak için sahneye çıktı. Filmin bir ögrenci projesi olduğunu, 50.000 dolara patladığını ve uzun metrajlı bir film için sponsor bulmak amacıyla çekildiğini öğrendik. Film hakkındaki bilgilere http://www.burdenthemovie.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Burden’ın arkasından, yarı animasyon, yarı gerçek oyunculardan ve kuklalardan oluşan ve 1950’lerin Amerikan bilim kurgu filmlerinin parodisini yapanSpaceman on Earth’ü izledik (Shant Hamassian, 2009). Arkasından Ryan Nagata’nın yönettiği ve 1950’ler bilim kurgusuna benzer bir yaklaşımı olan Marooned? (2009) geldi. Siyah beyaz çekilen bu filmde, yabancı bir gezegende mahsur kalan iki uzay seyyahının başına gelenlere şahit oluyoruz, ve beklenmedik bir senaryo hamlesiyle, film dehşet dolu bir amnezi, cinayet ve ‘geek’lik öyküsüne dönüyor.

Amerikan yapımı ilk üç filmden sonra, doğuya doğru gidip, 26 dakikalık Tayvan yapımı Intoxicant’ı (John Hsu, 2008) seyrettik. Film bir internet forum ortamını, içinde gerçek insanların olduğu gerçek bir oda olarak tasarlamış. İnsanlar odanın içindeki ilan tahtalarına notlar asıyorlar ve etraftaki moderatörler onların hareketlerini ve notlarını kontrol ediyor. Bu mekan, bir hacker tarafından tehdit edilince, moderatörler forumu korumak için harekete geçiyor. Film, hakkıyla, en iyi kısa film ödülünü kazandı.

Simon Bovey imzalı, ve İngiliz yapımı The Un-Gone, ‘ışınlanma’ teknolojisinin geliştirildiği bir gelecekte geçiyordu. Fakat filmin kahramanı Julian Salinger’ın acı bir şekilde öğreneceği gibi, bu seyahat biçiminin arkasında karanlık bir sır yatıyordu. Akabinde, Avustralya yapımı, Oxygen’ı (David Norris, 2008) izledik. Dünyanın oksijen stoklarının kısıtlı olduğu ve insanların dışarıdaki zehirli havadan korunmak için sızıntı yapmayan evlerde yaşadığı distopik bir gelecekte geçen filmde, Xavier adlı bir işçinin hükümetin bir komplosunu keşfetmesi anlatılıyor. Başarılı bir set dizaynı ve kostüm çalışması olan film benim favorilerim arasındaydı. IMDB’de filmin tamamını izleyebilirsiniz.

Seansın son filmi Ispanya yapımı, The Attack of the Robots from Nebula-5’dı (Chema García Ibarra, 2008). Film özürlü bir gencin dirayetle ailesini Nebula-5’ten gelecek robotların saldırısına karşı uyarmaya çalışması hakkındaydı.

Kısa filmlerden sonra sıra Samurai Avenger: The Blind Wolf’a (2009) gelmişti. Festival programında filmin “steroid almış Kill Bill” olarak tanımlandığını gördükten ve fragmanı izledikten sonra filmi dört gözle bekliyordum. Son derece temel bir hikayesi olan bu intikam filminde, isimsiz bir Amerikalı Japon karakter, karısını (tecavüz ettikten sonra) ve kızını öldüren, kendisini de kör ettiren Nathan Flesher adlı bir adamı öldürmek üzere yola çıkıyor. Nathan Flesher hapisteyken, adsız adam (Kurando Mitsutake) samuraylığın inceliklerini hatmediyor ve körlüğüne rağmen bir kılıç ustası oluyor. Flesher’ın hapisten salınacağı gün onu karşılamak için harekete geçiyor, fakat yolda onu bekleyen yedi ölümcül fedai olduğunu öğreniyor. Yolda, kendisine “Drifter” diyen Amerikalı bir kılıç erbabıyla karşılaşıyor ve kendisini ona “Blind Wolf” olarak tanıtıyor. Böylece ikisi birlikte fedailere karşı savaşıp Nathan Flesher’a doğru ilerlemeye başlıyorlar.

Yazar/yönetmen/başrol oyuncusu Kurando Mitsutake filmi, ilhamını uzak doğu dövüş sanatlarından, spagetti western’lerden ve 70’lerin istismar filmlerinden alan bir sushi western olarak tanımlıyor. Filmin sonundaki soru-cevap bölümünde etkilendiği filmler arasından Lone Wolf and Cubve Djanfo gibi filmeri saydı. Uzak Doğu filmi/Western karışımı olan, ve ‘restore edilmiş grindhouse filmi’ estetiğini benimseyen Samurai Avenger’ı rahatlıkla Quentin Tarantino’nun Kill Bill ve Death Proof gibi “saygı duruşu” filmleriyle kıyaslamak mümkün. Fakat, Mitsutake 2004’te,Samurai Avenger filmine kaynak teşkil eden Samurai Avenger Lone Wolf Blood – Episode 24 adlı bir film yaptığıni ve ‘restore edilmiş film’ görünümünü ve kurgusunu Death Proof’tan önce düşündüğünü söyledi. Orijinallik meselesi bir yana, Samurai Avenger, istismar filmi sevenlere 90 dakikalık bir aksiyon, komedi, gore fırtınası vaat eden bir yapım. Gerçeküstü şiddet sahneleri (samurai kılıcıyla sezaryen doğum!), litrelerce fışkıran/püsküren kan, zombiler, cadılar ve envayi çeşit samuray kılıç tekniğinin, sahneler arasında uzun uzun anlatıldığı, flashback’ler, bilerek yapılan kötü oyunculuk – ki çok iyi – ve klişe replikler filmi izlemeye değer kılıyor. Mitsutake ilham kaynakları arasında saymasa da, Blind Wolf’ün kostümü, çöl atmosferi ve geneline sinen sürreal hava filme bir El Topo tadı vermiş…

Bütçenin “yarım milyon doların bayağı bayağı bayağı altında” olduğunu öğrenmek şaşırtıcı oldu (Mitsutake, kontrat icabı bütçenin aslını açıklamaya yetkili değilmiş). Zira özel efektler bir hayli etkileyiciydi. Fakat öğrendik ki filmde çok sayıda gönüllü ve stajyer çalışmış; bu da durumu açıklıyor, sanırım. Film, festivalde en iyi film ve en iyi özel efektler ödüllerini kazandı. Ben de gösterim sonrası Kurando Mitsutake’yle ayaküstü sohbet edip resim çektirme fırsatı buldum. Ama fotoğrafı çeken arkadaş pek başarılı olamamış maalesef.

4. Gün

Fantastic Planet Film festivalinin bir sonraki günü, 6 Kasım Cuma, aynı zamanda son günüydü. Kapanış gecesinin filmi Britanya yapımı, Gerald McMorrow imzalı Franklyn idi (2008). Festival katalogunda film “kısmen steampunk fantezisi, kısmen süper kahraman serüveni, kısmen aşk hikayesi olan Franklyn, sizi fantezi ve gerçekliğin bulanıklaştığı emsalsiz bir sinema yolculuğuna çıkaracak” şeklinde tanımlanmıştı.

Franklyn, günümüz Londra’sında ve steampunk/fantezi/super kahraman serüveninin vuku bulduğu kurmaca bir şehir olan Meanwhile City’de yaşayan dört karakterin hikayesini anlatıyor. Jonathan Preest (Ryan Philippe) Watchmen’in kült karakteri Rorschach çakması bir maskeli intikamcıdır. Meanwhile City’nin sayısız dinle yoğrulmuş kent dokusunda Individual (Birey) adlı baş düşmanını aramaktadır. Milo (Joy Division biografisi Control’dan hatırlayacağımız Sam Riley), sevgilisinden kötü bir şekilde ayrılmıştır ve ilkokul aşkını bulmaya çalışmaktadır. Emilia (Eva Green), sorunlu ve intihar eğilimli bir sanat öğrencisidir ve bir yandan annesiyle olan ailevi sorunlarını çözmeye, bir yandan da son derece kişisel olan bir sanat eserini tamamlamaya çalışmaktadır. Peter (Bernard Hill), akıl hastanesinden kaçmış oğlunu bulmaya çalışmaktadır. Bu karakterlerin hayatları gerilimli bir final sahnesinde bir araya gelecektir.

Franklyn, vaat edilen steampunk/süper kahraman serüvenininden biraz daha fazla nasiplenmek isteyenler için bir nebze hayal kırıklığına yol açabilir, ama fantezi katkılı bir psikolojik drama arayanlar için doğru bir seçim olacaktır. Meanwhile City’nin betimlendiği sahneler görsel anlamda son derece başarılı, ve ayrıntılı bir konsept tasarımının izlerini taşıyor. Oyunculuğun genel olarak vasat olduğu göz önünde bulundurulursa, Londralı karakterlerin dramatik yaşamlarında ziyade mevzubahis Meanwhile City sahnelerini görmeyi istiyor gönül – fakat söylemek gerekir ki, alışılmışın dışında bir senaryo/film var burada, ve belki de ikinci bir kere seyredilmeyi hak ediyor.

Gösterimden sonra ödül törenine ve festival partisine de katıldım ve organizatörlerle ve yönetmenlerle biraz sohbet etme fırsatı buldum. Güzel bir festivale güzel bir son oldu. Artık gelecek seneki A Night of Horror ve Fantastic Planet festivallerini beklemekten başka bir çaremiz yok.

Fakat bu esnada (Meanwhile City!)

Ödül Kazananlar

Kısa Filmler

  • En iyi animasyon: Deconstruct
  • Avustralya’nın en iyi kısa filmi: Oxygen
  • Seyircinin Seçimi: The Drawing
  • En iyi kısa film: Intoxicant
  • En iyi Görsel Efektler: Burden

Uzun Metrajlı filmler

  • En iyi özel efektler: Samurai Avenger: The Blind Wolf
  • En iyi performans: Julie Carlson ve Jadin Gould (Cryptic)
  • Avustralya’nın en iyi performansı: Chris Baker (1 and 0 nly)
  • En iyi yönetmen: Faye Jackson (Strigoi)
  • Avustralya’nın en iyi filmi: Eraser Children
  • En iyi film: Samurai Avenger: The Blind Wolf

En iyi (filme çekilmemiş) senaryolar

  • Kısa: Kitten
  • Uzun metraj: Time and Again

Yazı ve fotoğraflar: Can Yalçınkaya

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

2 Yorumlar

  1. videodreamproject

    Sayende bende bu ziyafet sofrasina katilabiliyorum.
    tesekkurler! Can Yalcinkaya.Detaylandirma bicimine bayiliyorum.

  2. Tesekkurler sevgili videodreamproject : ). Bu vesileyle bu gunlugu yakin zamanda tamamlayacagimi da soyleyeyim. Cok yogun bir donemden gectim son iki uc haftadir. Ama onumuzdeki gunlerde biraz daha rahatlayacak programim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: