Sydney Graphic Festivali 2013 Güncesi

Sydney’de her sene üç festivali kaçırmamaya gayret ediyorum. Birincisi Fantastic Planet/A Night of Horror Bilim Kurgu, Fantezi ve Korku Filmi Festivali, İkincisi Sydney Underground Film Festivali, üçüncüsü de çizgi roman, animasyon, bilgisayar oyunları ve müzikle ilgilenenler için benzersiz deneyimler vaat eden Sydney Graphic festivali.

graphic_2013_1

Ne yalan söyleyeyim, geçen senenin Graphic Festivali biraz sönük geçmişti benim için. Bilgisayar oyunlarından pek anlamayan (tamam yuhlamayı kesebilirsiniz), çok seyrek animasyon izleyen bir ademoğlu olarak, sadece alternatif çizgi romancı Peter Bagge’in konuşması ilgimi çekmişti programda. Bu senenin programı açıklandığındaysa dibim düştü. Sanki geçen sene hayal kırıklığına uğramış olan çizgi roman okurlarının gönlünü almak için uğraşmışlardı bu sefer. Maus’un yaratıcısı Art Spiegelman, New Yorker dergisinin kapak editörü ve Spiegelman’ın eşi Françoise Mouly, Amerikan çizgi roman endüstrisinin en efsanevi yazarlarından Grant Morrison, Umbrella Academy serisiyle ilgi çeken, My Chemical Romance frontman’i Gerard Way, Sandman kapaklarıyla ve sıradışı çizgi romanlarıyla tanınan Dave McKean, Swamp Thing ve Wolverine karakterlerinin yaratıcısı Len Wein, İngiliz alternatif çizgi roman piyasasının yükselen yıldızları Nobrow Press ve çizerlerinden Luke Pearson, ve Avustralya’nın çizgi roman piyasasının güzide isimleri çeşitli etkinliklerle festivalde yer alıyorlardı. Bunun dışında, animasyon dünyasında kendilerine ayrıksı bir yer edinmiş olan Robot Chicken ekibi ve Seth Green, Cinematic Orchestra ve Ludovico Einaudi gibi müzisyenler de festivale özel  programlar hazırlamışlardı.

Açılış gecesi 4 Ekim Cuma

Pat GrantDoktora esnasında tanıştığım çizgi romancı arkadaşım Pat Grant (Top Shelf’ten çıkan grafik romanı Blue tavsiyemdir) festivaldeki etkinliklerden birinde sunum yapacağı için açılış gecesi partisine davet edilmişti; +1’i olarak da beni davet etti. Önce Sydney ve Melbourne çizgi roman tayfasıyla, grafik dizayn, illüstrasyon, çizgi roman ve aynı zamanda matbaa olarak işler yapan Blood and Thunder stüdyosunda buluştuk ve biraz muhabbet ettik. Blood and Thunder kısa bir süre önce ikinci çizgi roman antolojisini yayınlamıştı. Underground çizgi romanların ve Raw gibi antoloji dergilerinin izinden giden ve sadece anlatısal değil grafik açılardan da ilginç işler üretmeye çalışan bir ekibin elinden çıkıyor. Her sayfasını elleriyle, binbir özen göstererek bastıkları bu antolojiyi hayranlıkla okudum.

Blood and Thunder stüdyosundan çıkıp, partinin olduğu Sydney Opera Binasının yolunu tuttuk. Partide Lars the Viking Goes to the End of the World çizgi romanının yaratıcısı Matt Taylor ve Hilda çizgi romanlarıyla tanınan Luke Pearson’la konuştuk. Grant Morrison, Dave McKean, Art Spiegelman ve diğerleri ortalıkta gezinip kokteyllerini yudumluyordu. Bu parti pek uzun sürmedi. Akabinde Robot Chicken’ın gösterisi vardı; lakin benim takıldığım ekipten kimsenin oraya gidesi yok gibiydi. Çıkıp yakındaki bir bara gittik. Biralar ardı ardına yuvarlanırken, bir yandan da herkesin katkıda bulunduğu doğaçlama bir çizgi roman çiziliyordu. Fazla geç olmadan evin yolunu tuttuk, zira ertesi gün gidilecek yığınla etkinlik vardı.

5 Ekim Cumartesi

Pub and Ed (Prudence Upton)Cumartesi günü en iddialı etkinliklerin yer aldığı gün oldu. Açılışı, Françoise Mouly, Len Wein, Blood and Thunder antolojisinin editörü Leigh Rigozzi, Nobrow ekibinden Luke Pearson ve Sam Arthur’un katıldığı The Arts of Publishing and Editing paneliyle yaptım.

Marvel ve DC’de yazarlık ve editörlük yapmış olan Len Wein’in elbette anlatacak çok hikayesi vardı. Watchmen’in editörlüğünü yapmış olan Wein, serinin son sayısında Alan Moore’la bir anlaşılmazlığa düştüğünü, hikayenin bitiş şeklini beğenmediğini (çünkü yakın geçmişte yayınlanmış olan bir TV dizisinin finaline çok benzediğini), Moore’u vazgeçirmeye çalıştığını anlattı. Moore, Wein’in önerisini kabul etmeyince Wein son sayıda projeden ayrılmış ve onun yerine gelen editör Alan Moore’dan korktuğu için finale karışmamış. Böylece Moore’un istediği olmuş. Wein, editör olarak öğrendiği en önemli dersin, yaratıcılara kendi vizyonlarını ortaya koyma konusunda destek vermek, değiştirilmesi gerektiğini düşündüğü şeyler olduğunda kendi fikirlerini mümkün olduğunca savunmak, fakat gerektiğinde “peki, öyle olsun” demeyi de bilmek olduğunu söyledi.

Françoise Mouly, Art Spiegelman’la birlikte Raw dergisini nasıl çıkarmaya başladıklarını, oradan New Yorker’ın kapak editörlüğüne geçişini ve kapak seçimlerini nasıl yaptıklarını anlattı. Radarlarını sürekli açık tuttuğunu, illüstrasyon, grafik tasarım ve çizgi roman dünyasını yakından takip ettiğini ve yeni sanatçılar bulmak için çaba sarfettiklerini belirtti. Bu noktada Luke Pearson da yeni başlayan çizerlerin işlerini internete koymalarının öneminden bahsetti. New Yorker için de bir kapak çizmiş olan Pearson’ın işleri, Mouly’nin ilgisini ilk kez internet üzerinden çekmiş. Leigh Rigozzi de kendi editörlük deneyiminde, kafasında belirli bir tarz ve vizyon olduğunu ve bu çizgiye yakın işler üreten insanları projesine dahil ettiğini söyledi. Benzer şekilde Sam Arthur da Nobrow Press’i kurduklarında belli görsel tarzlara yakın bir çizgi tutturmayı hedeflediklerini ve kendilerine gönderilen işlerde bu çizgiyi tutturan kişilerle çalıştıklarının altını çizdi.

Wordless (Prudence Upton)Panelden çıktıktan sonra Art Spiegelman’ın prömiyerini yapacağı Wordless! Adlı gösterisinin yolunu tuttum. Bilenler bilir, Art Spiegelman 80’li yıllarda bir çığ gibi büyüyen “çizgi romanlar büyüyor!” furyasının öncüllerinden biridir ve zaman zaman “grafik romanın babası” olarak anılır (fakat kendisi bu hususta bir DNA testi yapılması gerektiğini söyler). Annesiyle babasının Auschwitz’de nazilerin elinden çektiklerini ve sonra da kurtulup Amerika’ya yerleşmelerinin öyküsünü anlatan Maus adlı grafik romanı (Türkiye’de de İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır), Pulitzer ödülünü kazanmış ve Amerikan çizgi romanının en bilinen işlerinden biri olmuştur. İki sene önce çıkan Metamaus kitabını okuyanlar, Spiegelman’ın gerçek bir entelektüel olduğunu fark etmişlerdir. Kitap Spiegelman’ın Maus’un üretim sürecinde yaptığı araştırmaları anlatıyor ve kendini sanat tarihi ve çizgi roman/karikatür tarihi içinde nasıl konumlandırdığını gösteriyor.

Wordless! da Spigelman’ın çizgi roman akademisyenliğinin bir parçası olarak görülebilir. 20. Yüzyılın ilk yarısında yayınlamış “picture novel” (resim roman) olarak bilinen çeşitli işlere değinen bir sunum hazırlamış, Spiegelman. Bu romanlar, geleneksel anlamıyla roman ya da çizgi roman olarak görülmeyebilirler. Genelde gravür tekniğiyle, her sayfaya bir resim gelecek şekilde üretilmiş bu kitaplar, herhangi bir yazı barındırmıyorlar ve hikayelerini sadece resimler aracılığıyla anlatıyorlar. Yakın zamanda Lynd Ward adlı sanatçının 6 resim romanının kutu set olarak çıkmasına katkıda bulunan Spiegelman koleksiyonundaki kimi resim romanları slayt şov olarak sundu ve seyirciye sanatçılar, teknikleri ve hikayeleri konusunda bilgiler verdi. Hikayeler perdeye slayt olarak yansırken, meşhur caz sanatçısı Philip Johnston ve ekibi de canlı olarak “film müziği” yaptılar ve resimlerdeki aksiyonu sesle tamamladılar. Bir bakıma çizgili anlatıları bir sessiz film gibi yorumladılar denilebilir. Spiegelman’ın gösterdiği işlerdeki noir havayla, Johnston’ın müziği birbirlerini mükemmel şekilde tamamladı.

ArtÇizgilerin, sinemanın, müziğin buluştuğu bir diğer iş, Dave McKean’in 9 Lives adlı gösterisiydi. Dave McKean, çizgi roman dünyasına Neil Gaiman’la beraber, Violent Cases, Black Orchid gibi çizgi romanları, Grant Morrison’la efsanevi Batman öyküsü Arkham Asylum’u ve Sandman’in dillere destan kapaklarını çizerek girdi. Çok yönlü bir sanatçı olan McKean, fotoğraf, resim, kolaj, heykeltraşlık gibi türlü sanatları harmanlayarak çizgi romanlar üretti ve anaakım çizgi roman anlayışlarının dışında kaldı. Neil Gaiman’la beraber yaptıkları uzun metrajlı film Mirror Mask’ın yanısıra kısa filmler ve animasyonlar da üreten McKean’in işlerinde sürreal bir tat yakalamak mümkün.

9 Lives, McKean’in tüm yeteneklerini sergilediği bir iş olmuş. Bir rönesans adamı olarak nitelenebilecek McKean, 9 Lives’da kendi çektiği (yazdığı, yönettiği, resmettiği, animasyon yaptığı, kurguladığı vs) işlere piyano çalarak ve şarkı söyleyerek eşlik etti. Yıllar önce müzisyen olmakla sanat okuluna gitmek arasında kaldığını, sanatçı olmaya karar verdiğini fakat müzik aşkının bitmediğini söyledi. Birkaç sene önce yerel bir pub’da açık mikrofon gecelerine gitmeye başlayan McKean, 9 Lives’daki şarkıları da burada tanıştığı diğer müzisyenlerle başlattıkları “her ay bir beste yapalım” geceleri sayesinde yazdığını anlattı. Daha sonra imzasını alırken kısaca sohbet ettiğimizde, 9 Lives’ın DVD olarak da çıkacağının müjdesini verdi. Büyülü gerçekçilik/modern fantezi şeklinde tanımlayabileceğimiz bu hikayelerde, iz bırakmadan kaybolan adamlar, her gece bir görünüp bir kaybolan hayaletler, korkunç bir selde sular altında kalan evler ve başka hüzünlü şeyler var.

Grant Morrison

Cumartesi gecesinin son etkinliği Grant Morrison and Gerard Way idi. Rengarenk saçlarıyla, kostümleriyle, Umbrella Academy kitaplarıyla My Chemical Romance hayranları, çığlık çığlığa salonu doldurmuşlardı. Grant Morrison’ın internette dolaşan videolarını ya da Talking With Gods belgeselini izleyenler Morrison’ın sahnede izlemeye değecek bir şeyler yapacağını tahmin edebilirler. Morrison sahneye çıktı ve yarım saat/kırk dakikalık bir şiir/metin okudu. Süper kahramanlar, tanrılar, Avustralya’nın yeni seçilmiş muhafazakar başbakanı Tony Abbott, bir kıyamet havası, opera binası ve türlü acayiplik şiirde yerini almıştı. Morrison’a bir çello ve bilgisayarda yapılmış ses efektleri eşlik etti. Akabinde Gerard Way sahneye çıktı ve Grant Morrison onunla müziği ve çizgi romanlarıyla ilgili bir röportaj yaptı. Morrison’ı hocası olarak gören Way, alçakgönüllü cevaplar verdi ve My Chemical Romance’in dağılmasından sonra yeni müzik ve çizgi roman projelerinden bahsetti. Umbrella Academy’yi okumamış olduğumdan ve My Chemical Romance’i dinlemişliğim olmadığından, bu kısım pek ilgimi çekmedi. Çıkışta Morrison’dan imza almak için sıraya gireyim dedim, fakat kuyruk o kadar uzundu ki, beklemeye üşendim ve günü bu şekilde tamamladım.

6 Ekim Pazar

Sabah ilk iş kalkıp saat 10’daki Len Wein atölyesinin yolunu tuttum. Sadece 15 kişinin katıldığı bu atölyede olmaktan dolayı heyecanlıydım. Opera binasının arka odalarından birinde, Batman şapkası ve Swamp Thing tişörtüyle Len Wein bizi bekliyordu. Soru-cevap şeklinde ilerleyen atölyede, Wein yazma sürecinde neler yaptığından, roman, film, TV, bilgisayar oyunu, çizgi roman senaryosu yazmaktaki farklılıklardan bahsetti. Ben, Marvel’da yazarken meşhur “marvel metodunu” mu kullandığını sordum – Stan Lee’nin geliştirdiği Marvel metoduna göre, yazarlar çizerlere hikayenin bir taslağını verirler ve çizerler kare planlamasını bu taslaktan yola çıkarak kendileri yaparlar – Wein bu metodla çalışmadığını, çizerlere her zaman kare dağılımını yaptığı senaryolar gönderdiğini belirtti. Çizgi roman dünyasında tartışma yaratan “Before Watchmen” serisine nasıl dahil olduğunu sordum. Bunu kendisinin planlamadığını, fakat DC’nin kendisinden mini serilerden birini yazmasını istediğini söyledi. Ozymandias mini serisini yazan Wein, böylelikle yıllar önce Alan Moore’la yaptıkları Watchmen tartışmasından sonra, hiç değilse böylelikle Watchmen’da kendi vizyonunu biraz göstermeyi başardığını söyledi (bu arada Watchmen’ın film uyarlamasının finalini çizgi romandan daha çok beğendiğini belirtti).

Len Wein Workshop (Daniel Boud)

(Sağ köşede beni pürdikkat dinlerken görebilirsiniz)

Tutacak bir çizgi roman karakteri yaratmak için ne yapmak gerektiği sorulunca, böyle bir formülü kendisinin de bilmediğini, Swamp Thing karakterini sadece bir kısa öykü için yarattığını, fakat bu kısa öykünün popüler olması üzerine uzun bir seriye dönüştüğünü söyledi. Ayrıca yarattığı başka bir dolu karakterin de unutulmuş olduğunu belirtti.

Batman’deki Lucius Fox karakterinin de yaratıcısı olan Wein, o dönemki editörünün ısrarıyla Fox karakterinin telif hakkını aldığını söyledi. İlk başta “yahu, takım elbiseli normal bir adam işte, bunun telif hakkını ne yapacağım” dese de, Nolan’ın Batman filmlerinden gelen telif ücretleri sayesinde yeni bir ev aldığını anlattı. Bir buçuk saat kadar süren muhabbetin ardından kitaplarımızı imzalatıp, bir sonraki panelin yolunu tuttuk.

Creation Myth panelinde Grant Morrison, Dave McKean ve Len Wein kariyerlerinden, birlikte yaptıkları işlerden, yaratma süreçlerinden bahsettiler. Len Wein’i üçüncü izleyişim olduğundan kimi hikayelerini üç kez dinlemiş oldum, ama yine de güzel bir paneldi. Grant Morrison, Len Wein’a bir saygı duruşu yaptı ve onun Swamp Thing gibi işlerindeki şiirsel yazım tarzının kendisini ve Britanya’dan gelen diğer çizgi roman yazarlarını derinden etkilediğini söyledi. Ekip, çizgi romanlarda artık üçüncü tekil şahıs/anlatıcı bakış açısının kaybolmaya başladığını, anlatı balonlarında sadece karakterlerin iç seslerinin yer aldığını ve bunun üzücü bir gelişme olduğunu söylediler.

Dave, Len, Grant (Daniel Boud)Morrison, yazdığı karakterlerin kişiliklerinin onun kişiliğine de etki ettiğini, Süpermen’i yazarken kendini güçlü ve insanlık konusunda iyimser, Batman’i yazarken karamsar ve şüpheci hissettiğini söyledi. Kendini kaos majisyeni olarak niteleyen Morrison, zaman zaman çeşitli varlıkların kendisiyle temasa geçtiğini hissettiğini ve ona hikayeler için ilham verdiklerini anlattı. Dave McKean, pek çok şeyden ilham aldığını, Amerikan çizgi roman piyasasıyla artık çok ilgilenmediğini ve kendisini çeken hikayelerin rüyalardan, bilinçle bilinçaltının kesiştiği tuhaf yerlerden geldiğini belirtti. Len Wein da “ne diyor yahu bunlar?” dercesine onlara baktı.

Panelin ardından bu kez hızlıca imza kuyruğuna girdim. Sıra bana gelince Grant Morrison’a şu sırada üzerinde çalışmakta olduğumuz kollektif projemiz #dirençizgiroman’dan bahsettim. Morrison yanımda götürdüğüm The Invisibles cildine “To Can, Resist Comics!” yazarak imzaladı ve başarılar diledi. Bu arada Batman: Arkham Asylum cildimi de hem Morrison’a hem de Dave McKean’e imzalatmayı ihmal etmedim, tabii!

Dave, Can, Len

Katılacağım son etkinlik, Avustralyalı yazar ve çizgi romancıların işbirliğiyle ortaya koydukları Radio With Pictures’dı. Bu gösterinin amacı, çizgi roman, kısa hikaye ve müzik birlikteliğinden güzel işler üretmekti. Cuma gecesi tanıştığım çizgi romancı tayfası, ve arkadaşım Pat sahneye çıktılar. Anlatılan (ve perdede resimleri gösterilen öyküler arasında Bangladeşli eşcinsel bir mültecinin Avustralya bürokrasisinden çektikleri, bir yazarın yaşadığı tıkanıklık ve Pat’in vefat etmiş olan alkolik babasıyla ilgili otobiyografik çizgi romanı vardı. Hikayeler Avustralya’nın ulusal radyosu ABC’de yayınlanmak üzere kaydedildi. (Dileyenler şu linkten dinleyip izleyebilirler:)

Radio with Pictures(Pat Grant’in babası için yazdığı dokunaklı çizgi roman Toormina Video şu adresten okunabilir)

Gösterinin ardından Pat’le Opera binası barında bira içmeye gittik. Çizgi roman yapmak, yazmak, sanatla iştigal etmek, hayat, aile sorumlulukları üzerine derin bir sohbete giriştik. Güneş yakmadan ışıldıyor, rüzgar esiyor, dalgalar tatlı tatlı oynaşıyordu. Bir Graphic Festivalinin daha sonuna gelmiştik.

Not: Fotoğraflar Graphic Festivali Facebook sayfasından alınmıştır.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir