Sydney Underground Film Festivali 2015 Günlükleri

Avustralya’ya taşındığımdan beri tam olarak alışamadığım bir şey varsa o da Güney Yarımküredeki mevsimlerin baş aşağı çevrilmiş olması. Halis mulis bir Kuzey Yarımküreli olan şu naçiz bedenim, yıl sonunun yağmur, düşen yapraklar, sonbahar ve müteakip kışla gelmesini istiyor. Fakat Eylül ayı geldi mi ilkbaharı selamlıyoruz bu enlem ve boylamda.

Yeni başlangıçların ve doğuşların mevsimini bu coğrafyada kutlamanın, benim için en güzel yolu, her sene Sydney Underground Film Festivalinin yolunu tutmak, başka herhangi bir sinemada izleme ihtimalimizin olmadığı filmleri izlemek, festivalin gediklileri olan eski dostlarla iki kadeh içip filmleri, hayatı, yeni projelerimizi konuşmak.

Öteki Sinema için yazan Can Yalçınkaya

17-20 Eylül tarihleri arasında cereyan eden SUFF, bu sene de her zamanki gibi bağımsız korku filmleri, marjinal belgeseller, kategori tanımayan çılgın sinematik serüvenler, tür filmi klasikleri, bağımsız/janr sinemasıyla ilgilenenler için pratik atölyelerle dopdolu harika bir program hazırlamış. Festival yönetmenleri Katherine Berger ve Stefan Popescu, “cool” sinemanın nabzını tutmayı bilmişler.

Benim 2015 SUFF maceram geçen senelere oranlar biraz sınırlı olsa da iki gün içinde 6 film izlemeyi başardım. Bu seneki filmlerim, genel olarak festivalin en popüler filmleri arasında olmasa da, kişisel ilgi alanlarım bağlamında seçtiğim işler oldu. Maalesef, açılış gecesinde herkesin çok övdüğü yeni Gaspar Noe filmi Love‘ı üç boyutlu izleme zevkinden mahrum kaldım ve kapanış gecesinde de Eli Roth’un son filmi Knock Knock‘ı kaçırdım. İyisiyle kötüsüyle şöyle bir seyir defteri hazırladım. Hafif sürprizbozanlar içerebilir. Söylemedi demeyin.

18 Eylül Cuma 

Hellions_angel-1150x476

Hellions – Bruce McDonald 

Bruce McDonald, sıradışı bir zombi filmi olan, 2008 yapımı Pontypool ile radarımıza girmişti. Ağırlıklı olarak televizyon dizilerinde çalışan bu Kanadalı yönetmen, görünen o ki vakit buldukça ilginç janr filmleri çekmeye devam edecek. 2015 Sundance Film Festivalinde ilgi çeken yeni filmi Hellions benim için hayal kırıklığı oldu. 17 yaşındaki Dora Vogel’in (Chloe Rose) Cadılar Bayramı günü hamile olduğunu öğrenmesinin ardından sürreal bir kabusa sürüklenmesi konu ediliyor. Dora, evinin kapısına dayanan, ve henüz doğmamış olan bebeğini ondan almak isteyen, ürpertici Cadılar Bayramı kostümleri içindeki bir grup doğaüstü çocuğun saldırısına uğruyor. Film, belirli bir olay örgüsü içinde ilerlemekten ziyade, duyu organlarını zorlayan bir görsel ve ses tasarımıyla izleyiciyi rahatsız edici, bir nevi psikedelik bir yolculuğa çıkarıyor.

Hamilelik, doğum, postpartum depresyon konuları başlı başına bir korku alttürü oluşturabilir. Doğum yapmak ve ebeveyn olmak, yeni bir kuşağın gelip eskisinin yerini alması anlamına geldiğinden belki de, ölümü çağrıştıran deneyimler olarak görülebilir. Hamilelik haberini alan ve bir anda dünyasının yıkıldığını hisseden 17 yaşındaki bir kızın dehşet verici bir grup çocuğun elinde yaşam mücadelesi vermesinin alt metnini de bu ölüm korkusuyla açıklayabiliriz belki de. Yukarıda bahsettiğim görsel ve ses tasarımından dolayı izlemesi bir hayli yorucu bir film, Hellions. Böyle bir “deneyim” sinemasının peşinden gidenler için ilgi çekici bir yapım olacaktır. Öte yandan Pontypool‘u izlemiş ve oradaki öyküyü ve yaratıcı anlatısal fikirleri sevenler, benim gibi hayal kırıklığı yaşayabilirler.

heaven-knows-what3-1150x476

Heaven Knows What – Ben Safdie, Joshua Safdie 

Uyuşturucu bağımlılığını konu alan kitaplar ve filmler ilgimi çeker. Genelde, Requiem for a Dream gibi birkaç örneği saymazsak, filmler uyuşturucu kullanmayı görsel olarak “cool” şekillerde temsil ederler. Halüsinojen uyuşturucularla algının kapılarını açmak, eroin kullanan genç ve güzel kaybedenleri “göstermek” sinemacıların hoşuna gider. Özellikle filmin sonunda eroinman karakter bağımlılıktan kurtulup sevdiği adama/kadına kavuşursa.

Safdie’lerin yeni filmi ilk bakışta bu furyaya dahil edilebilir gibi görünüyor. New York sokaklarında dilenen, sinyal çeken, uyuşturucu satan, hırsızlık yapan genç ve evsiz eroinmanlar etrafında dönen bir aşk üçgenini konu alıyor Heaven Knows What. Yönetmenler, başka bir film araştırma yaparken Arielle Holmes adlı genç bir kadına rastlıyorlar ve onun yaşamöyküsünden çok etkileniyorlar. Senaryoyu, Holmes’un yakında kitap olarak da yayınlanacak olan anılarında yola çıkarak yazıyorlar. Henüz 21 yaşında olan Holmes, uyuşturucu, evsizlik ve kayıplarla dolu bir hayat yaşamış ve başrolünü de oynadığı Heaven Knows What‘ta bundan bir kesite yer veriliyor.

Heaven Knows What, çiğ ve verite bir tarzda çekilmiş, soğuk New York gecelerini iliklerinizde hissetiren, çaresizlik, yoksunluk ve yoksulluk hakkında bir kara sevda hikayesi. Ve her ne kadar yine güzel kaybedenlerle dolu bir film de olsa, bağımlılığın döngüselliğine de işaret eden bir yanı var. Festival favorilerimden biri bu film oldu.

Remake-1150x476 

Remake Remix Rip-Off – Cem Kaya 

Cem Kaya’nın Yeşilçam belgeseli Remake Remix Rip-off‘u, fragmanını gördüğümden beri merakla bekliyordum. SUFF programında yer aldığını görünce çok mutlu oldum. Tabii Cumartesi öğlen 12:00 gibi bir saate yerleştirildiği için kaç kişinin filmi görmeye geleceğinden emin değildim, ama salonda umduğumdan fazla insanı görmek beni sevindirdi. 

Remake Remix Ripoff, yabancı bir izleyici kitlesi için hazırlanmış bir yapım dersek yanlış olmaz. Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan’ın “Fantastik Türk Sineması” olarak tanımladığı, Pete Tombs’un Mondo Macabro serisi içinde “Turkish Pop Cinema” adı altında kısa bir belgeselini çektiği, Yeşilçam’ın janr sineması örneklerine ve bu filmleri yapan kişilere odaklanan bir belgesel. Adından anlaşılacağı üzere, ağırlıklı olarak Türk sinemasının yeniden çevirdiği Hollywood yapımlarına yer veriyor. Kunt Tulgar, Jet Rejisör Çetin İnanç, Yılmaz Atadeniz ve birçok Yeşilçam emekçisi ne şartlar altında filmler yaptıklarını anlatıyorlar. Konuyla ilgilenen ve Yeşilçam sinemasıyla büyümüş kitleler için fazla yeni bir bilgi yok. Fakat iyi yapılmış, Yeşilçam filmlerinden parçaları ustaca kurgulamış, röportajları zevkle dinlenen arşivlik bir çalışma ortaya koymuş Cem Kaya. 

TheyLookLikePeople4-630x300-copy-1150x476

They Look Like People – Perry Blackshear 

Mikro bütçeli bir bağımsız korku filmi olan They Look Like People, festival programında It Follows  ve They Live ile tematik bir akrabalık içinde olarak tanımlandığı için seyir programımda yerini aldı. Filmde, Wyatt adlı genç bir adam, etrafındaki insanların – sevgilisi de dahil – şekil değiştiren yaratıklar olduğunu ve insanlığa karşı büyük bir komplo düzenlendiğini düşünüyor ve henüz bu yaratıkların eline geçmediğine inandığı çocukluk arkadaşı Christian’ın yanına taşınıyor. 

80 dakikalık, kurgusu ve temposu aksamayan, paranoya ve dostluk üzerine eli yüzü düzgün bir film. Beş üzerinden üç yıldız. 

salad-days-main-1150x476

Salad Days: A Decade of Punk in Washington D.C. (1980-1990) – Scott Crawford 

Punk belgeseli izlemediğim bir SUFF, eksik bir SUFF olur benim için. Bu sene de elimiz boş dönmedik ve Washington D.C.’deki punk sahnesinde olan bitenler hakkında fikir sahibi olduk. Genelde artık anaakım olan punk belgeselleri Londra’da ve New York’taki altkültüre odaklanırken, son dönemde Punk’ın çok kültürlü yanını yansıtan (Afro-Punk, Taqwacore, Beijing Punk vs) ve Londra ve New York dışındaki yerel altkültürleri anlatan filmler görüyoruz. 

Washington D.C., Amerikan siyasetinin kalbinin attığı yer olarak, 80’lerde punkların muhalif gürültüler yapması için ideal bir mekan. Thatcher’ın İngiltere’de başa geçmesi sembolik olarak Punk’ın ölümünü simgelese de, Amerika’daki Thatcher muadili Reagan’ın neoliberal ve muhafazakar politikaları, Washington D.C.’deki gençlerin Punk ateşini daha da alevlendirmiş. D.I.Y.  (Kendin Yap) felsefesini benimseyen gruplar, kendi konserlerini düzenliyorlar, birbirlerinin konserlerine gidiyorlar, kendi müziklerini Dischord Records adı altında kendileri yayınlıyorlar. 

Müzik dünyasına Minor Threat, Bad Brains, Fugazi gibi grupları, “Straight Edge” (alkol, uyuşturucu ve sigara kullanmayı reddeden bır punk altkültürü) ve ona tepki olarak doğan “Bent Edge”i veren Washington D.C.’nin hikayesi, Ian Mackaye, Henry Rollins, Dave Grohl gibi ikonik isimlerle röportajları, arşiv fotoğrafları ve konser görüntülerini içeren bu belgeselde layıkıyla anlatılmış. 

Bunny_03-1150x476

Bunny the Killer Thing – Joonas Makkonen 

Finlandiya yapımı bir korku-komedi filmi olan Bunny the Killer Thing, 80’ler korku filmlerine şakayla karışık bir selam gönderiyor. Çılgın bir bilim adamının yaptığı deney sonucu dev bir canavar tavşana dönüşen bir adamın, Finlandiya ormanlarının göbeğindeki bir kulübedeki gençleri tek tek avlamasını konu alıyor. Tabii filmde tavşan genlerine sahip olmak demek bitmek tükenmek bilmez bir cinsel iştaha sahip olmak demek. “PUSSY!” nidalarıyla yeri göğü inleten tavşan adam, kement gibi salladığı penisiyle kadın cinsel organlarına benzeyen her türlü şeye saldırıyor. 

Her ne kadar Finlandiya yapımı bir film olsa da, anadili İngilizce olan çeşitli karakterlerin katılımıyla genel olarak İngilizce diyaloglar içeriyor. Ormandaki bir kulübeye giden azgın gençler klişesi, gençlerin muhafazakar değil de, kendilerinden daha azgın bir canavar tarafından katledilmesiyle alt üst ediliyor. 

Gore festivali, abartılı korku komedileri seviyorsanız eğlenerek izleyebilirsiniz. 

Bunny the Killer Thing benim için festivalin kapanış filmi oldu. Vakit yetse ve imkanlar el verse görmek istediğim diğer filmler, Love, Knock Knock, I Dream of Wires, The Yes Men Are Revolting, He Never Died, Digging Up the Marrow, Theory of Obscurity, Raiders! ve Nina Forever idi. Artık başka sefere…

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir