Tiki-Taka, Guardiola ve Barcelona: Take the Ball, Pass the Ball (2018)

“Barcelona’ya karşı oynarken kaybetme ihtimalinizin,
kazanma ihtimalinden çok daha fazla olduğunu bilirsiniz.”

Tarihin en iyi futbol takımı kim sorusuna vereceğiniz cevap ne olur? Zidane, Ronaldo, Figo, Carlos, Beckham ve daha nice yıldızı barındıran Los Galacticos, Van Basten-Gullit-Rijkaard üçlüsü ile arşa yükselen Milan ya da modern futbolun temellerini atan Johan Cruyff önderliğindeki Ajax muhakkak ki bu soruya verilecek yanıtlardan olacaktır. Ancak sorunun doğru cevabını bulmak için çok da uzaklara gitmeye gerek yok. Nitekim tiki-taka anlayışı ile günümüz futbolunu sarsan ve tüm rakiplerini sürklase eden Guardiola’nın Barcelona’sı ben dâhil birçokları için tarihin açık ara en iyisi! İşte bu eşsiz takımı merkezine alan ve Barcelona’nın çağımızdaki yerini duru bir dille irdeleyen Take the Ball, Pass the Ball, harikulade bir futbol belgeseli olarak karşımızda.

Eğri oturup doğru konuşalım; “en iyi kim?” sorusu her daim beraberinde koca bir tartışmayı da getirir. Bu sporda da böyledir, sanatta da! Çünkü en başta sorulan soruya verilecek cevap görecelidir. Burada önemli olan nokta yiğidi öldürmeden hakkını teslim etmekte… Evet, “tarihin en iyi futbol takımı kim?” sorusu fazlasıyla alternatif cevabı bünyesinde barındırıyor. Ancak burada yadsınamayacak bir gerçek var ki o da kültürü ve oyuna kattıklarıyla bir futbol takımından daha fazlası olan Barcelona.

Take the Ball, Pass the Ball bir yandan Barcelona’nın 2008-2012 yılları arasında Pep Guardiola ile yakaladığı başarılara eğilirken, öte yandan takımın geldiği noktanın tesadüften daha fazlası olduğunu açık bir şekilde resmediyor. Tabii bunu yaparken tarihsel süreçten efektif bir şekilde faydalanması ve daha da önemlisi Barcelona’nın ne denli büyük bir takım olduğundan ziyade oynadığı oyunu betimleme çabası, şüphesiz ki belgeselin cazibe merkezi oluşturuyor. Evet, Barcelona gerçeği futbol ile ilgilenen ya da ilgilenmeyen herkesin malumu. Şimdi Messi’nin futbol yeteneğinden, Xavi-Iniesta ikilisinin dehasından bihaber kimseye rastlamak mümkün mü? Peki ya Barcelona’nın oynadığı özel oyun? Tüm rakiplerini çaresiz bırakan o tiki-taka… İşte Take the Ball, Pass the Ball’un en özel noktası da burası. Nitekim belgesel, paralel ilerleyen kurgusu ile her sonucu temellendirerek, bugünlere gelişinin müthiş bir plan program dâhilinde olduğunu özetliyor. Bununla da yetinmiyor, oyunun kendine has sırlarını da açıkça gözler önüne seriyor. Hal böyle olunca film, futbol meraklıları için bulunmaz bir Hint kumaşı niteliğine bürünüyor.

Peki, Take the Ball, Pass the Ball yalnızca futbol ile yatıp kalkanların mı zevk alacağı bir belgesel? Tabii ki de hayır! Film, hiçbir ayrıntıyı es geçmeyen öylesine sade bir dile sahip ki, hayatında hiç futbol müsabakası izlememiş birinin bile Barcelona’nın geçirdiği evrelere hayran gözlerle tanıklık etmesi mümkün. Üstüne üstlük bu oyunun ne denli müthiş bir zihin bulmacası olduğu gerçeği ile yüzleşmek de cabası! Evet, bakıldığı zaman futbol en basit tabirle 22 sporcunun meşin yuvarlığın peşinde oradan oraya koşuşturduğu bir oyun. Peki ya o 22 sporcunun o sahaya çıkana kadar geçen süreci? 90 dakika boyunca uyguladığı strateji?

 Dillere pelesenk olmuş bir söz öbeği vardır: Zevk veren futbol. Yeri geldiğinde o kadar yerli yersiz kullanılıyor ki bu, insan hayret etmekten kendini alamıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse zevk veren futbol tanımlamasının sözlük karşılığı Barcelona’dır. Oynadıkları oyun milenyumda çığır açmış, ekran başına geçen her bir futbolseverin de en heyecanlı dakikaları yaşamasına vesile olmuştur. Pas oyununa dayalı bu sistemin bilinen adı tiki-taka. İşte Take the Ball, Pass The Ball Guardiola’nın gelişi ile birlikte zirve yapan tiki-takaya parantez açarken, futbolun ardında yatan devasa strateji denizine de geniş yer ayırıyor. Futbolun basit bir oyundan daha fazlası olduğunu, uygulamaya geçecek doğru bir stratejinin uzun periyotlar sonrası sağlıklı olabileceğini de net şekilde izleyicisine aktarıyor. Film, tüm bunları yaparken futbolun matematiğine öylesine basit bir dille iniyor ki, anlatıyı sıradan bir spor belgeseli olmakta çıkarıp herkesin gönül rahatlığıyla idrak edebileceği bir konuma yerleştiriyor. Bu da filmi geniş kitlelere hitap eden, öğretici bir belgesel olarak tanımlamamızın önünü açıyor.

Take the Ball, Pass the Ball bir yandan tiki-takanın kendine has aurasını ve geldiği noktaya eğilirken öte yandan Mourinho vesilesiyle oluşturduğu çatışma noktasıyla da sürükleyici bir filme evrilmeyi başarıyor. Malum, Pep Guardiola’nın Barcelona’da başarıdan başarıya koştuğu yıllar Avrupa futbolunda da bir Mourinho gerçeği hüküm sürüyordu. 2008’de Inter’in başına geçen ve 2010’da Barcelona’yı yarı finalde saf dışı bırakıp Şampiyonlar Ligi kupasını müzesini götüren Mourinho, her ne kadar büyük bir futbol ikonu olsa da keskin ve tahrik eden söylemleriyle her daim tepki çeken bir isim. Bu dün de böyleydi, bugün de… Tabii o dönem Mourinho’nun uğraştığı meslektaşlarının başında ise Guardiola gelir. İkilinin tatlı-sertten agresife dönen rekabetini nokta atışı zamanlarda izleyicisine sunan film, bu vesileyle yer yer belgeselin öğretici kalıpları içinden sıyrılıp adrenalin dozajını yükseltmeyi de başarır. Esasen bu bile anlatıyı, klasik bir futbol hikâyesinden ayıran ve merak uyandıran bir haletiruhiyeye yerleştiren en önemli detay olarak öne çıkmaktadır.

Take the Ball, Pass the Ball’u seyre değer kılan etmenlerden biri de şüphesiz ki kurgusu. Film, lineer bir akış yerine, zamanda yolculuğa başvurarak Barcelona’nın geçirdiği evrimi net bir şekilde temellendiriyor. Bu, hem anlatılan hikâyenin boşluğa mahal vermemesine hem de filmin dinamik bir şablonda arz-ı endam etmesine fırsat tanıyor. Nitekim filmi izlerken yer yer heyecanlanmak nasıl mümkünse, sabrın sonu selamettir söyleminin de kanlı canlı karşımıza gelmesi Barcelona kültürüne bir kez daha hayran olmanın önünü açıyor. Düşünsenize, Johan Cruyff’un 88’de takımın başına geçmesi ile başlayan bir değişim sürecinden bahsediyoruz. Üstüne üstlük Messi, Xavi, Iniesta, Puyol, Pique, Valdes gibi takımın as oyuncularını çıkaran La Masia isimli altyapı sistemi de tüm bu yükselişin en önemli değişkeni olarak başrolde. Eh tabii filmin de tüm bu ana etmenlere eşit süreyle yaklaşması ve hak ettiği değeri vermesi, hem anlatının gücünü yükseltiyor hem de Barcelona kültürünün neden bu kadar değerli olduğunu dosta düşmana ispatlıyor.

Take the Ball, Pass the Ball’un başrolü ya da bir başka deyişle 2008-2012 dönemindeki yükselişin asıl mimarı kim sorusunun cevabı şüphesiz ki Guardiola. Hatırlayalım, o yıllarda Ronaldinho, Deco ve Eto’o gibi yıldızlarla çıtayı oldukça yükselten Rijkaard ile yolları ayıran Barcelona dünyadaki her teknik direktörü getirebilecek güce sahip bir kulüptü. Ancak ilginç ve o dönem eleştirilen bir tercihle B takımın teknik direktörü Guardiola’yı A takımın başına getirmişti. Bunun da tek bir amacı vardı, o da Pep’in, Cruyff’un pas oyununu yeniden şahlandıracak isim olduğuna inanılışı. Keza onun takımın başına gelir gelmez yaptığı radikal değişimler de geleceğin değişeceğinin habercisiydi. Ronaldinho ile yollar ayrılmış, Eto’o kızağa çekilmişti. Hem de tüm çatlak seslere rağmen! Geriye dönüp baktığımızda bu kadar keskin kararları verebilmenin, ne denli büyük başarı olduğu gerçeği ile yüzleşmek pekâlâ mümkün. İşte belgeselin bir başka çekici noktasındayız. Film, o dönem yaşanan sarsıcı hadiselerin, ekrana yansımayan tarafını izleyicisine aktarmakla kalmıyor, üstüne üstlük Guardiola’nın attığı her adımın kafasındaki projeye ne denli hizmet ettiğini de açık şekilde ortaya koyuyor. Bir başka deyişle Guardiola da yönetmen Duncan McMath de başından beri kafasındaki plana sadık. Bu da filmin, en az Barcelona kadar sistematik bir şekilde karşımıza geldiğinin yegâne göstergesi.

Tiki-takayı tüm dünyaya kabul ettiren yakın tarihin en fantastik futbol takımını ve Guardiola’nın futbol dehasını tüm çıplaklığıyla merkezine alan Take the Ball, Pass the Ball müthiş bir futbol belgeseli olmasının yanı sıra Barcelona kültürüne de anbean saygı duymamıza vesile olan benzersiz bir anlatı. Hayatta hiçbir şeyin rastlantıdan ibaret olmadığını ve sistematik atılan adımların ne denli büyük başarılara gebe olduğunu bizlere anımsatan film, yalnızca futbolseverlerin değil, ekran başına geçen herkesin keyifle izleyeceği ufuk açıcı bir yapım.

Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bak bunu da seversin...

Kral Arthur’la Akraba Çıkıyor: Hellboy (2019)

Hellboy, süresine yetmeyen hikayesi ve parasının yettiği kadar yapılan CGI efektleri yüzünden başarısız bir reboot olarak karşımızda duruyor. Bu senaryonun nasıl ve niye onaylandığını anlayabilmiş değilim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir