The 100: İlk İzlenimler

the 100 posterKimlerin haberi var bilmiyorum ama Amerikan televizyon kanalı The CW, geçen hafta Arrow’un ardından yeni bir TV dizisini yayına sokmaya başladı. Kanalın yeni bilimkurgusu The 100 hakkında ne reklama denk gelmiştim, ne de hakkında konuşulduğunu işitmiştim, bu sebeple kafamda soru işareti bol oldu. Gene de ilk bölüm olmasından ötürü kendimi akıntıya bırakmakta sakınca görmedim. Açıkçası ortaya çıkan işi nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kararsızım. The 100’ın ikinci bölümünü kesinlikle seyredeceğim, ama bunun sebebi diziyi ya da hikayeyi kaliteli bulmam olmayacak. Bilakis, bence 2010’lara yakışmayacak kadar zayıf bir çalışmayla karşı karşıyayız. The 100 benim gözümde “o kadar kötü ki seyredilmesi gerekli” dizilerden. En azından ilk bölümün ritmiyle devam ederse seriyi ileride böyle anacağıma eminim.

Meselemiz gelecekte,  büyükçe bir nükleer savaşın takriben yüz sene sonrasında geçiyor. Nükleer füzeler dünya yüzeyini yaşanmaz hale getirince, insanlık çareyi uzaya koloni yollamakta bulmuştur. Geçen yüzyıl sürecinde, uzaya yollanmış on iki koloni istasyonundan hayatta kalmayı sadece “Ark” isimli olanı başarmıştır. Ark’ta yaşamak zordur; kaynaklar kısıtlıdır ve eğer on sekiz yaşından büyükseniz, her türlü suçunuz ölümle cezalandırılmaktadır. Hikayemiz bu ön bilgileri ışık hızında verdikten sonra bize kahramanımız güzeller güzeli Clarke’ı tanıtır. Clarke, işlediği suçtan ötürü infaz edilmeyi beklemekte olan genç bir kadındır. Ailesinin Ark yönetiminde üst düzeyde olması genç mahkumumuzu kurtaramamış, bilakis (ilerki sahnelerde öğreneceğimiz üzere) yakalanmasının esas sebebi olmuştur. Clarke öldürülmeyi beklerken  Ark’ta son anda yeni bir karar alınır ve yönetim tarafından, tüm genç suçluların dünyaya gönderilmesi emri verilir. Koloni uzayda bir varoluş mücadelesi vermektedir ve birilerinin  yerkürenin yaşanabilir olup olmadığını acilen araştırması gerekmektedir. Bu araştırma için en feda edilebilir ekip de, genç suçlulardan oluşan (ve dizimize adını veren) yüz kişilik küçük grubumuzdur. Sonrasında bu grup yeryüzüne iniş yapar ve olaylar gelişir…

the 100 1

The 100’ın hikayesi kötü mü? Çok parlak olmadığını kabul etmek gerek. Oradan buradan araklanmış bir sürü öğeyi bir kenara koyalım, diziyi izlerken ne kadar uğraşsanız da hikayedeki mantık hatalarına kafayı toslamadan edemiyorsunuz. İnsanlığın son temsilcilerinin olduğu bir gemi, niye bir ölüm görevine en genç üyelerini gönderir? Haydi dizi bu olayı bir şekilde gerekçelendirmeyi deniyor diyelim, nükleer felaket sonrasındaki dünyanın bir anda dev bir yağmur ormanına dönmesi ne kadar inandırıcıdır? Bize yıllar boyu anlatılan uçsuz bucaksız çöllere ne oldu? Gençlerin Ark’ın istasyonuna yaşadıkları bilgisini veren tek şeyin bileklikleri olması da ayrı bir sorun. Vücut ısısını ve nabız bilgilerini fezaya anında yollayabilecek teknolojiye basit bir iletişim yolu (mesela SMS) eklemek çok zor olmasa gerek. Her şeyi geçtim; o kadar uzak gelecektesiniz, kocamamn nükleer savaş olmuş, buna rağmen insanları yüzeye yollamadan önce radyasyon ölçümü yapmanız hiç mi mümkün değil? Dizi gerçekten çok çocuksu bir bilimkurgu mantığına saplanmış durumda.

Blimkurguda toyluğu (aslında hiç gerekmemesine rağmen) bir şekilde affedebilirim. Ancak The 100’in her şeyi çok hızlı ve özensiz anlatma derdinde olması, insanda hataları hoşgörme isteğini de tamamen yok ediyor. Zaten tahtaları oynak bir bilimkurgu temelindesiniz, bari bize görece iyi bir drama ya da anlatı sunun, değil mi? Ama dizi bunu da yapmıyor. Her şey (sanki kasıtlı yapılıyormuş gibi) abartı ölçüde yapay ve inandırıcılıktan uzak. Karakterlerin de çok etkileyici olduklarını söyleyemeyiz. Evet, erkekler yakışıklı ve kadınlar çok çekici, ama hiçkimse akılda kalıcı değil. Daha da kötüsü, akılalmaz derecede tutarsızlar. Baş karakterimiz Clarie, dizinin başında karizmatik buz kraliçesi takılırken ilk bölümün sonlarına doğru hemen kendini romantizme veren bir yeni ergene dönüşüveriyor. Diğer karakterlerde de durum pek farklı sayılmaz.

the 100 2

Tabii elmalarla armutları karıştırmamak lazım. The 100, özünde genç seyircileri tavlamak için yapılmış, alanında harikalar yaratmaktan ziyade sektöre Eliza Taylor, Marie Avgeropoulos ya da Thomas McDonnell gibi yeni kapak kızları/oğlanları kazandırmayı planlayan bir dizi. Ancak bunun farkındalığı da dizinin seyrini kolay kılmıyor. “Neden parmak ısırtan bir drama seyredemiyorum?” diyerek ağladığımı düşünmeyin, beklentileri düşük tutsam bile dizi elimde kalıyor. Hunger Games ekolünün daha iyi taklitlere kapı açmasını beklerdim açıkçası.

Son olarak söylemeden edemeyeceğim, dizinin isminin  2004-2007 yılları arasında yayınlanmış 4400’den arak olması, insanı resmen isyan çığlıkları atmaya zorluyor. The 100 tüm bu ucuzluğunu, vasat performansını ve inandırıcılıktan uzak hikayesini gelecek bölümlerde de sürdürürse, ileriki yıllarda kendisinden bahsederken “Televizyon tarihinin Battlefield Earth’ü” şeklinde benzetmeler yapacağız. Özetle vaktiniz kıymetliyse hiç bu topa girmeyin, ille de bir bilimkurgu dizisi izlemek istiyorsanız, ikincisi başlamadan Under the Dome’un ilk sezonunu seyredin. The 100’dan her şekilde daha iyi bir seçim olacağı aşikar.

Not: The 100’de Lost hayranları için bir adet Desmond’umuz (Henry Ian Cusick), bilgisayar oyunu Red Alert 3 hayranları için ise bir adet Suki Toyama’mız (Kelly Hu) mevcut. Varlıkları diziyi kurtarmasa da biraz daha katlanılır kılıyor.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir