The Battery (2012)

Zombi

the-battery_84815Yılın aşırı minimalist post apokaliptik zombi istilası çeşitlemelerinden biri olan The Battery, ABD dolaylarından zombisever sevgi pıtırcıklarına gösterişsiz bir selam çaktı geçtiğimiz sene!

Zombi dostlarımız dünya nüfusunun büyük bir kısmını mideye gömmeden önce aynı beyzbol takımında oynayan, uyumsuzluk ve umarsızlık konusunda birbirleriyle yarışan, istila sonrasında tabiri caizse sudan çıkmış balığa dönen Ben ve Mickey’nin hayatta kalma mücadelesi, örneğine çok sık rastlamadığımız türden bir hayatta kalma öyküsü servis ediyor biz ölümlü zombiseverlere!

Zombi salgını sonrasında New England civarlarına savrulan Ben ve Mickey’nin öyküsü, bu gün abecesini hazmettiğimiz ‘zombi parodisi’ güzellemesine yaklaşımı açısından bambaşka bir noktada duruyor. Öncelikle ilk defa yönetmen koltuğuna oturan ve aynı zamanda da filmdeki Ben karakterine hayat veren taze yönetmen Jeremy Gardner’ın donuk tonlarda gezinen absürt bir dil hedeflediği doğru ama bu absürtlüğü tam anlamıyla parodiye evirme gibisinden bir derdinin olup olmadığı tartışılır. Diğer taraftan uzun planlar, dar mekânlara entegre geniş açılar, karakterlerin izleyiciye sunuluş biçiminden beklenilmeyecek varoluşsal sorular ve sorgular; filmin, bu zamana kadar karşımıza dikilmiş hiç bir zombi parodisine benzemeyen bir parodi anlayışına sahip olduğuna ikna ediyor bizleri!

The Battery1

Malumunuz The Battery, pek çok minimalist salgın filminde olduğu gibi zombilerin grafik vahşetinden ziyade; iki ana karakterinden, onların yeni, cesur, kirli ve hastalıklı dünyada yaşadıkları dazlak şaşkınlığından ve hayatta kalma mücadelesi ekseninde hem birbirleriyle hem de dış dünyayla yaşadıkları kaçınılmaz çatışmalardan beslenen bir film! Mickey, dünyanın yıkılıp gitmesini kabullenmiş gibi görünse de istila öncesindeki yaşantısına özlem duyan, insanları, rahatsız edici, iç bayıcı kalabalıkları, sokakların gürültüsünü özleyen; elinden içinde sağlam bir tracklisti bulunan discmanini, kulağından kulaklığını, yüreğinden de romantizmi düşürmek bilmeyen, standart bir ‘kıyamet sonrası kaybedeni’. Mick en çok da –haklı olarak kadınlara hasret duyuyor. Öyle ki kendisini parçalamak için debelenen dişi bir zombiye bakarak mastürbasyon yapmaya çalışması, Mickey’nin kadın bedenine duyduğu açlığı örnekleyebilmek için yeter de artar bile!

The Battery4

Mickey’nin durumunu göz önüne alırsak, bu iki kişilik ekipte onu dengeleyecek olan Ben’in karakter yapısını tahmin etmeniz hiç de zor değil! Ben, pençesine düştüğü bu yeni dünyanın acımasız şartlarını çoktan kabullenmiş, geçmişi kesip atarak kendine yeni bir rol bellemiş, tam teçhizatlı bir ‘hayatta kalma makinesine’ dönüşmüş adeta! Yeni dünyanın yeni kuralları olduğunu ve bu kurallara göre oynamak gerektiğini kabul etmesi Ben için hiç de zor olmamış! Kendisinin en önemli takıntısıysa bir türlü sorumluluk almayan Ben’in dünyadan soyutlanıp, diskmanine taktığı CD’de akıp giden şarkılarda kaybolması. Ben bu takıntısını biraz daha ileri götürüp, Mick güzellik uykusundayken odasına bir zombi ve bir silah bırakarak, kapıyı üstlerine kilitleyip, kankasının ilk zombi kanını dökmesi için ön ayak olmayı bile ihmal etmiyor!

The Battery3

Gel gelelim, genç yönetmen Gardner, bir ilk filmde denenecek metotlardan herhangi birine sırt dayamak yerine, tercih skalasını biraz daha geniş tutmayı hedeflemiş. Düşük bütçeli emsallerinden alışık olduğumuz gibi, filminin neredeyse üçte birlik kısmı boyunca tek bir zombi bile göstermeyen Gardner, öyküsünü bir telsiz kanalında duyduğu kadın sesinin peşinden koşan ve Ben’i de yanında sürükleyen Mickey’in güvenli bir sığınak arayışı etrafında şekillendiriyor. Nitekim telsizin ucundaki Annie ve beraberindeki güruh, Mick ve Ben’in kendilerine ulaşmaya çalışmamalarını, bu arayışın her iki ekip için de kötü olacağını söyleyerek, Mick’i kendi köşesine itekliyor.

The Battery2

Bu noktadan sonra ikiliyi, amaçsızca oradan oraya sürüklendikleri, epistemoloji sosuna bulanmış bir hayatta kalma öyküsü bekliyor. Özellikle finale doğru patlak veren, ikilinin, zombiler tarafından station bir arabaya kıstırıldıkları zombi kuşatmasından itibaren, hikâyenin tonu biraz daha değişiyor. Fakat hikayenin evirildiği rota, hiçbir şekilde her iki karakterin birden değiştiği, yolculuk tematiğine prim vermiyor. Yaşadıkları mikro ölçekteki hayatta kalma savaşının neticesinde ne melankolisinin üstesinden gelemeyen Mick, sorumluluk alabilen bir babayiğite dönüşüyor ne de Ben, dünyanın başıboşluğunu fırsat bilip soyunduğu kahraman rolünden vazgeçiyor.

Son tahlilde, Gardner’ın ilk yönetmenlik denemesini, minimalizm sularında ayak çırpan bir kıyamet sonrası öyküsüyle yapması, doğru bir tercih gibi görünüyor. ABD dolaylarından önümüze düşse de buram buram İngiliz mizahı kokan The Battery, zaman zaman uzun planların suyunu çıkartma gibisinden ritm problemlerinden mustarip olsa da, türün meraklılarının mutlaka eşlik etmesi gereken bir deneyim!

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir