The Boat That Rocked (2009)

İnternet tarayıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın! Hala dibine kadar fantastik, korku, bilim kurgu ve istismar sineması yazmaktan rezilce bir zevk alan Öteki Sinema karasularındasınız… Bu defa çok mutlu ve hınzır bir filmi yazıyor olabiliriz ama türü ne olursa olsun “Öteki”nin peşindeyiz ve elimizdeki filmde sapına kadar öyle!

Bu filmi sevdim… Hem de çok sevdim. 36 yaşındaki evli ve çocuklu bir adamın ruhunun karanlık bir zindanında terkettiği anarşist genci uyandırmasından başka, “bir zamanlar yaşadığımız dünya”nın aslında şu an binbir sentetik enstrümanla sunulandan çok daha gerçek olduğunu anımsattığı için sevdim. Müzik dinlemenin hayatın anlamı olduğunu ve o anlamın gerçekten kuvvetli bir birleştirici ve özgürleştirici olduğunu hatırlattığı için sevdim. Plak çıtırtıları yüzünden sevdim. Din, otorite ve güvenliğin olmadığı bir izolasyonda dahi tuhaf da olsa ahlakın barınabileceğini gösterdiği için sevdim.

Bu sene Öteki Sinema için bir kaç büyük bütçe film kritiği yaptım; “Splinter”, “Transformers 2”, “Knowing”… Robotlar, uzaylı istilacılar, dünyanın sonu masalları… kocaman, boş, sentetik, naylon kokulu filmler… Bir çocuğun oburca eğlenme dürtüsünün para ile desteklenerek ittirilmiş halleri… İçlerinde taşıdıkları muhafazakar kodları ustaca bize yediren kırmızı elmalı cadılar…

boat_that_rocked_ver7

Oysa “The Boat That Rocked – Rock’n roll Gemisi” tüm bu pisliği bünyeden kezzap içmişcesine atacak kadar kuvvetli bir film… Anarşizm’in her karesine sindiği, sevişmekten, içmekten ve sızmaktan korkmayan karakterlerin üzerinden verilen otoriteye karşı gerçek bir savaş destanı…

Hükümet özgür insanlardan tiksiniyor. (Quentin)

Film, Vietnam savaşı arifesindeki dünyanın soğuk İngiltere’sinde geçiyor; İngiliz pop müziğinin en iyi dönemi olan 1966 yılında BBC haftada sadece iki saat rock’n roll müziği yayınlardı. Ancak açık denizden yayın yapan korsan radyoda günde 24 saat rock’n roll yayını vardı. İngiltere nüfusunun yarıdan fazlasına denk gelen 25 milyon insan her gün korsan radyoyu dinlerdi.

Okuldan atılan Carl (Tom Sturridge), hayatında bir yön bulabilmesi için annesi tarafından büyükbabası Quentin’in (Bill Nighy) yanına gönderilir. Quentin, Kuzey Denizinin ortasından yayın yapan ve kadrosunun tamamı rock’n roll DJ’lerinden oluşan korsan radyo istasyonu Radio Rock’ın patronudur.

Korsan radyoda çalışan DJ’lerin başında radyoculuğun Amerikalı ilahı olarak bilinen, müzik sevgisiyle dopdolu bir adam olan Kont (Philip Seymour Hoffman) vardır. Kont’un yayıncılıktaki en sadık destekçileri şöyle sıralanır: İronik, entelektüel ve komik Dave (Nick Frost); gerçek sevgiyi arayan süper yakışıklı Simon (Chris O’Dowd); gizemli, yakışıklı, az ama öz konuşan Midnight Mark (Tom Wisdom); hobileri folk müzik ve uyuşturucular olan gece DJ’i “Wee Small Hours” Bob (Ralph Brown); insanoğlunca bilinen asgari bilginin sahibi Budala Kevin (Tom Brooke); haber sunucusu “On-the-Hour” John (Will Adamsdale); İngiltere’nin belki de en can sıkıcı adamı olan The Nut Nutsford (Rhys Darby)

Hükümet olmanın en güzel yanı da bu işte. Bir şeyi beğenmezseniz, kolayca onu yasadışı yapacak yeni bir yasa çıkarabilirsiniz. (Sir Alistar Dormandy)

forum resmihttp://i714.photobucket.com/albums/ww142/Derybucket/Boatrocked.jpghttp://i714.photobucket.com/albums/ww142/Derybucket/2009-02-24_061448.jpghttp://i714.photobucket.com/albums/ww142/Derybucket/kk.jpg

73’de doğdum. 70’lere ait olarak hatırladığım bulanık çocukluk hatıralarımdan başka bir şeyim yok. Kendimi bildiğimde 80’ler çoktan gelmişti ve ben bir sıkıyönetim ülkesinde yaşamaya başlamıştım. Dünyada da durum çok farklı değildi. Süper bir devlet olan ABD’yi sahte bir kovboy bir kovboy filmi çekiyormuşcasına yönetirken, demir bir leydi olan Margareth thatcher’da İngiltere’nin canına okuyordu. 60’ların ve 70’lerin özgürlik rüzgarları tamamen yokolmuş, bireyin edindiği tüm haklarının, bireyin güvenliği bahanesiyle yeniden otoriteye geçme zamanları gelmişti. Müzik toplumun nereden nereye geldiğinin önemli bir tesbit aracı… Benim memleketimin 60’ları ve 70’leri de çok güzeldi elbette… Birbirine düşürülmese insanları çok daha da güzel olurdu mutlaka! Moğollar, Dadaşlar, Erkin Koray, Barış Manço, Fikret Kızılok’lu Oben Dörtlüsü, Ferdi Özbeğen Orkestrası, İlham Gencer ve Arkadaşları, Kanat Gür Orkestrası, Mavi Işıklar. Metin Alkanlı, Selçuk Alagöz Orkestrası, Silüetler, Apaşlar, Osman İşmen, Modern folk Üçlüsü ve daha niceleri… Şimdi asla duyamayacağımız kadar güzel ve özel şeyleri bize sundular. Sundukları sadece eğlence değil, bir duygu ve fikirdi ve bu fikir çok güzeldi…

cats

The Boat That Rocked’i çok sevmiş olmamın bir sebebi de 90’ların Türkiye’sinde yaşanan ve muhtemelen bir daha asla yaşanmayacak olan “Özel radyo” heyecanının tam içinde olmamdan kaynaklanıyor. Amatör tiyatro yaparken gelen bir teklifle Kocaeli Mega FM’de yayına başlayışım… O yıllarda epey sükse yapan ve Ankara Gün FM ile İstanbul Energy FM’de de yayınlanan programım “Salçalı Makarna”… Radyonun 90’larda bir kaç yıllığına da olsa TV’nin popülaritesini yere çarpması… Çiller hükümetinin özel radyoların sesini kısmak için attığı sözd yasal taklalar… Radyoları seven binlerce insanın arabalarına taktıkları siyah kurdelalarla yaptıkları eylemler… Bütün bunlar filmi izlerken benim de o ekibin bir parçası olduğumu düşünmeme sebep oldu. Biz de o zamanlar otoriteye karşı verdiğimiz savaşı kaybedip dağılmıştık. Ben hemen peşinden askere gidip iyice sistem adamı olup döndüğümde gördüğüm manzara ise yasalarla iyice tatsızlaştırılmış ve hiç bir heyecanı kalmamış gudik bir yayıncılıktı ve bu küsmüşlükle bir daha asla mikrofona konuşmadım.

Yıl 2009… İnsanların içinde hep bir yerlere yetişmenin ve oraya yetişirken de belli bir statüye ulaşmanın verdiği bir telaş, toplumsal rekabetin ezdiği yüreklerde de bir korku var. “The Boat That Rocked”, 60’ların parti atmosferini bu kasvetin içine hiç hesapsızca sokup en sert yüreği bile yumuşatacak kadar büyülü bir film… Özel efekt numaraları, afilli kamera geçişleri, hiç denenmemiş montajları yok! İçinde sadece müziğe tapan ve ahlak takıntılarının olmayışından dolayı çok ahlaklı insanlar ve onların öyküleri var…

Halen kız arkadaşa izlettirilecek ilk 5 filmden biri olan “Love Actually” ile kalpleri fethetmiş olan yönetmen Richard Curtis, yetenekli ve arıza İngiliz komedyen tayfasını da yanına alarak (Bu adamlar Arzu Film kadrosu gibi olacak benden söylemesi) müthiş bir dönem filmine imza atıyor.

Ayrıca son 10 yılın en iyi soundtracklarından biri de bu albümde. Hazır Divx Planet forumda linki de verilmişken asla ıskalamak olmaz: The Boat That Rocked *OST*

abbey-road-tileFilmin afiş çalışması da Beatles’ın efsane LP’si *Abbey Road’ın kapağına müthiş bir gönderme yapıyor.

Teknik yönden zayıf ama duygu ile yüklü olmasını umduğum bu kritiğimi, muhteşem bir Phillip Seymour Hoffman performansı ile hayat bulan “Kont” karakterinin ağzından çıkan ve eşekherif’in altyazısından alıntıladığım cümlelerle bitirmek isterim.

Tanrı hepinizi korusun. Ve siz bizi yöneten şerefsizler, bittiğini sanmayın sakın. Yıllar geçti, yıllar geçecek… Ve politikacılar dünyayı daha iyi bir yer yapmak için sıçıp sıvayacaklar. Ama tüm dünyanın genç bayları ve genç bayanları… hayallerine hayal katacaklar ve onları da şarkılarına koyacaklar. Bu gece önemli bir şey ölmüyor. Boktan bir gemideki birkaç çirkin adam sadece. Bu gece yaşanan tek üzücü olay, önümüzdeki yıllar… çıkacak bir sürü muhteşem şarkıyı sizlere çalma ayrıcalığına sahip olamayacak olmamız. Ama inanın bana, onlar hâlâ yazılıyor olacaklar. Hâlâ söyleniyor olacaklar ve dünyanın mucizesi olmaya devam edecekler. İşte bu!

Rock’n Roll!

Dipnotlar

Abbey Road: Daha sonra Let It Be adıyla yayınlanacak “Get Back” albümünün kavgalı geçen albüm kayıtları sonrası Paul McCartney, George Martin’e The Beatles albümüyle başlayan kavgalardan uzak eskisi gibi bir albüm yaratma teklifinde bulundu. Martin, kendi fikirlerini uygulayabileceği ortama sahip olması şartıyla kabul etti. Beatles üyeleri de bu albümün son albümleri olacağını hissederek, kavgalı ortamı bir kenara bıraktılar.

Let It Be albüm kayıtları büyük ölçüde bitince, Nisan ayında “Ballad of John and Yoko/Old Brown Show” 45’liği sonrası albüm kayıtları şubat ayında John Lennon’ın Billy Preston ile kaydetmeye başladığı “I Want You (She’s So Heavy)” şarkısı dışında başladı. Albüm kayıtları bittikten sonra “Let It Be”den önce yayınlandı. Eylül 1969’da albümün yayınlanmasından kısa süre önce John Lennon, Plastic Ono Band ile ilgilenmeye başlayarak, gruptan ayrılmanın ilk sinyallerini verdi.

Albümün iki tarafı, iki farkı konsepttedir. Birinci bölüm, tek tek şarkılardan oluşurken, ikinci bölüm kısa ve birbirine bağlı şarkılardan oluşan bir kompozisyondu. Bu konseptin oluşmasının sebebi tamamlanmamış Lennon ve McCartney şarkılarını albümde etkili bir şekilde kullanma düşüncesidir.

Başarı
Abbey Road, Beatles’ın en başarılı albümlerinden birisi oldu. İngiltere’de albüm listelere 1. sıradan girdi ve 11 hafta birinci sırada kaldı. The Rolling Stones’ın Let It Bleed albümünün çıkışıyla bir hafta için 2. olsa da sonraki hafta yine birinci sıraya çıkıp 6 hafta boyunca birinci kalarak toplam 17 haftayı zirvede geçerdi. Top 75 listesinde 92 hafta geçiren albüm, 1987’de CD olarak yayınlanınca listeye 30. olarak tekrardan girdi. İngiltere’de, Abbey Road 1969’dan en çok satan albümü, 1960ların en çok satan dördüncü albümü, 1970’lerin ise en çok satan sekizinci albümü oldu.

Amerika’da ise listelere 178. olarak girdi, ikinci hafta 4., üçüncü hafta ise birinci oldu ve zirvede 11 hafta geçirdi. Billboard 200 listesinde 129 hafta geçirdi ve CD basımıyla 1987’de lsiteye 69. olarak girdi. Amerika’da 1970’lerin en çok satan 4. albümü oldu.

Kapak fotoğrafı

Grup albümün adını “Abbey Road” koymaya karar verince, 8 Ağustos 1969’da stüdyo dışında bir fotoğraf çektirmeye karar verdiler. Kapak tasarımcısı Apple Plak Şirketi’nin tasarımcısı Kosh’tur. Fotoğrafçı ise Iain Macmillan’dır. Macmillan’a fotoğrafın çekimi için 11:30 civarlarında 10 dakika verilmişti. Kapak fotoğrafı müzik dünyasının en ünlü ve en çok kopyalanmış albüm kapaklarından biri olmuştur. McCartney grup üyeleri arasından tek çıplak ayaklıdır. Arka planda caddede duran adam fotoğrafın çekildiğini farketmeyen ve kapak fotoğrafını aylar sonra gören Amerikalı bir turist olan Paul Cole’dur.

Kaynak : Wikipedi

Abbey Road Klonları sergisi

Abbey Road-tile

Korsan Radyo

 

Danimarka, Avrupa’da bilinen ilk “izinsiz” yayının yapıldığı yerdir.   Radyo Merkür adındaki istasyon Danimarka açıklarında uluslararası sularda demirlemiş bir şilepten yayın yapıyordu. Bu yayın 2 Ağustos 1958’de başlamıştı ve Danimarka gazeteleri bu yayıncılık biçimini “Pirate Radio – Korsan Radyo olarak isimlendirerek okuyucularını bilgilendirmişlerdi.

Yasalardan doğan boşlukları kullanan bu yayıncılık anlayışı 1960’ların despot İngiltere’sinde çok popüler oldu. Pek çok grup Kuzey denizinin açıklarında demirlemiş irili ufaklı gemilerden ve platformlardan yayın yaptı. Radyocu denizciler bir komün halinde yaşıyor ve dönemin en iyi müziğini genç dinleyiciye ulaştırıyordu. Fakat hükümetin baskısı ve yeni yasalar doğrultusunda 1967 yılında son korsan radyo da sustu. İngiliz korsan radyo istasyonlarının en ünlüleri Radyo Luxemburg, Radyo Jackie, Radyo Atlanta ve Radyo Caroline’dır. Radyo Luxemburg aslında İngiliz posta idaresinin kablosuz telgraf yayını için İngiltere’nin Lükemburg dükalığına kiraladığı hattı tekrar bu ülkeden kiralayarak kullanan yayınları İngilizce olan bir İngiliz radyosu idi. Diğer tüm korsan radyolarda buna benzer yöntemlerle dinleyiciye ulaşıyordu.

The Boat That Rocked filmine ilham veren korsan radyo istasyonu ise Radyo Caroline’dır.

Radio Caroline, Ronan O’Rahilly adında müzikten para kazanan, Rock’n Roll tutkunu bir  ticaret adamı tarafından kuruldu. Babası gibi hatırlı bir İrlandalı İşadamı idi. O’Rahilly müzik kariyerine erken 60’larda Rolling Stones’un menajerliğini yaparak başladı. Stones ile ayrıldıktan sonra O’Rahilly yeni keşfi George Fame’i n promosyonunu yapmak için kendi kayıt firmasını kurdu. O’Rahilly BBC’ye yeni yeteneğinin plaklarını götürdüğünde aldığı cevap “Biz sadece tanınmış grupları çalarız!” oldu.  “İyi ama o zaman yeni yetenekler nasıl tanınacak?” diye düşünen O’Rahilly Avrupa genelinde en çok pop müzik yayını yapan Radyo Lüxemburg’la görüşmeye başladı. Radyo Lüxemburg’un tüm yayın zamanını hitlere ayırdığını ve onların arasında kendi sanatçılarının pek şansı olmadığını gören O’Rahilly yeni bir şok yaşadı.

Hiçbir radyo O’Rahilly’nin plaklarını çalmıyorsa çözüm basitti; Kendi radyo istasyonunu kuracaktı. Offshore radyo fikri tamamen yeni değildi… O’Rahilly’nin dedesi daha 1916 yılında  Paskalya sırasında radyoda  propaganda yayınları  yapmıştı. Ronan O’Rahilly bu fikirleri aldı ve radyo için yeni bir biçimde modernize etti. Büyük  hayranı olduğu  ABD Başkanı  – John F. Kennedy’nin kızının adını da  yeni radyo istasyonuna verdi; Caroline…

O’Rahilly, Rotterdam, Hollanda’da demirli olan MV Frederica adlı şilebi  nakit olarak  satın aldı ve İrlanda’da ki Greenore  limanına götürdü (bu limanın isim babası O’Rahilly’nin babasıdır.) Gemiyi burada bir radyo istasyonu haline getirerek yayınlarına başladı.

MV Frederica, 1930 yılında Danimarka’da Frederikshavn tersanesi tarafından 760 tonluk bir yolcu vapuru  yaptırılmıştır. Baltık Denizinde Feribot seferleri yapan gemi, çok sert geçen İskandinav kışalrına ve buza dayanacak şekilde inşa edilmişti. Bu seçim MV Frederica’yı, Radyocuların barınması ve yayın yapabilmesi için nispeten istikrarlı ve rahat bir gemi yaptı. O’Rahilly tarafından satın alındıktan sonra gemi MV Caroline adını aldı .  Radyo vericisi 165 feet uzunluğunda bir direkti ve direğin  güverteye bağlı olduğu beton balast 30 tondu. 2 adet 10.000 watt verici İngiliz radyo uzmanı Arthur Carrington gözetiminde takıldı.

MV Frederica, 1964 Paskalyasında yayınlarına başladı ve 1967’ye kadar süren kısa yayın hayatında İngiltere’nin en popüler Rock ve Pop istasyonu oldu. En büyük rakibi ise Radyo Atlanta idi.

Kaynaklar:

http://www.rockitradio.net/pirate.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Pirate_radio

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

5 Yorumlar

  1. Okurken oldukça keyif aldığım bu güzel yazı için teşekkürler..

  2. videodreamproject

    Müthiş! şahane bir yazi ve fılm Murat!
    eline,yüreğine sağlık.

    Saygılar.

  3. harika bir film ve harika bir yazı;

    86 doğumluyum. olan biten “retro” mevzulara yaş itibariyle uzak olmama rağmen cahit oben deyince “canım kardeşim”i hatırlamak, tpao batman orkestrası’nın saykodelik kopuşlarına ritm tutmak bana hiç ama hiç zor gelmiyor.

    bu film de bir bakıma anlatmaya çalıştığımla paralel: o dönemde yaşamadım, şu ana kadar da ingiltere’de bulunmadım- ama her şey öylesine güçlü ve sıcak ki, bu filmin içine girip olup biteni hissedememek için odun olmak lazım.

    kısa kesmek istiyorum, arzu film ekibi benzetmesi fazlasıyla yerinde- sanmıyorum ama umarım öyle ki öyle bir durum olsun- ayrılmasınlar. bill nighy’den iyi münir özkul olur.

    teşekkürler murat tolga şen; ve bu film de fazlasıyla “öteki”, sana katılıyorum.

  4. Harika bir film…Dün akşam izledim ve inanılmaz keyifli zaman geçirdim izlerken.Ben özellikle 60’ları ve 70’leri anlatan günümüz filmlerine bayılırım.Bunun nedeni belki de hiç bir zaman o zamanları yaşayamacak olmam.Güzel zamanları kaçırmışız doğrusu.Şimdiye kadar izlediklerim genelde action ya da gerilimdi (Munich, Der Baader Meinhof Komplex, Bank Job gibi).The Boat That Rocked ise eğlenceli ve o yılların rocknroll kültürünü muhteşem yansıtan,harika oyuncularıyla muhteşem bir film.İzlerken bir yandan çok eğlendim diğer yandan da üzüldüm.O günleri kaçırmak…Belki günümüz teknolojik ve kültürel açıdan milyonlarca kilometre katetti ancak o yılların ruhu da bambaşka birşey.Velhasıl son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden bir tanesi The Boat That Rocked.Bill Nighy,Philip Seymour Hoffman, Rhys Ifans’ın performansları şahane.
    Bir de 2009 yapımı olmasına rağmen ne ara torrent sitelerine düştü şaşırdım doğrusu (Evet biz de korsancıyız (: ).

  5. Masis Üşenmez

    Keyifli bir filmdi. Ancak kadınları çok yüzeysel ele alıyor. Nerdeyse herkes grupie kıvamında, romantik erkekleri aldatıp durdular. Orda deniz kanunu ile kapatılan Radyolar burda da hava yolunu bozuyor diye kapatılmıştı ne garip.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir