The Crow’a Şiirsel Bir Güzelleme…

Bir zamanlar…İnsanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüler ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama kimi zaman çok kötü bir şey olduğunda ölüm korkunç bir kederi beraberinde getirir ve ruhu huzura kavuşamazdı. Bazen, sadece bazen karga ruhu yanlışları düzeltmesi için geri getirirdi.


The Crow’un yönetmenliğini filmi başarıyla götüren Alex Proyas yapmıştı. Filmi Brandon olmadan onun görüntülerini kullanarak tamamlayıp onun anısını yaşatmayı başarmıştı. Sonunda onun adının geçmesi de ayrı bir yürek burukluğudur.

1994 yapımı bu film aynı zamanda başrol oyuncusu olan Brandon Lee’nin filmin çekimlerinin bitmesine sekiz gün kala kör bir kurşuna kurban gitmesinden dolayı da ayrı bir değer ve hüzün taşır. Babasının gözlerine ve naif yapısına sahip bu genç yetenek daha kendini kanıtlayamadan lakin bize kült olma hakkını kazanmış bu filmi bırakarak aramızdan ayrılmıştı. 31 Mart 1993 de. Henüz yirmi sekiz yaşındaydı.

Film aynı adlı çizgi romandan James O’Barr, David J. Schow ve John Shirley’nin kaleme aldığı senaryo eşliğinde bize sunulmuştu. Brandon Lee’ye Rochelle Hudson, Ernie Hudson ve Michael Wincott gibi zamanının başarılı isimleri de eşlik etmişti. Filmin müzikleri de başarılı ve çarpıcıydı. Dinlendiğinde kendinizi katedralden Eric’le beraber içeriye girerken ya da karanlık sokak da kötülüğe karşı dururken hayal edebilirdiniz. Filmin müziklerini Graeme Revell ve soundtrack şarkısı olan ıt can’t rain all the time adlı parçayı ise buruk sesiyle Jane Siberry seslendirmişti. Hala kulaklarımda olan sesiyle…

Ben bu filmi ilk seyrettiğim andan itibaren gözümün önünde yüzü beyaza boyalı bir kahraman vardı. Sevdiğine sonuna kadar sahip genç bir adam…

Film bir intikam öyküsüydü ve başarılıydı. Aslında her karakter tek tek anlatılmaya değer bir hayat hikâyesi taşıyordu. Daha sonra çekilen tekrar filmleri ise ilk filmin başarısını yakalayamasa da bize bu efsaneyi tekrar hatırlama fırsatı tanıdı.

İhanet gece gelir… Gelir ve masum bir aşkı da beraberinde götürür. Kamera gecenin karanlığında ilerlerken darmadağın edilmiş bir eve yönelir. Yıkılmış hayaller ve dağılmış bir aşkın evine. Polisler için yalnızca cadılar bayramında yaşanmış bu hazin olay beraberinde haklı bir intikamı da getirecektir. Sarah ve Eric için hayat beraber başlamıştır ama bazen kötülük başlayan bir hayali yıkabileceği gibi onlarında hayatını alt üst eder. Eric sevgilisinin ve verilen sözlerinin intikamını almak için bir karganın daha doğrusu kuzgunun gözleriyle mezarından çıkacak ve alınmış hayallerini bir şekilde geri kazanacaktır. Efsane böyledir çünkü.

Bir bina meşale gibi yanar, geriye kalan sadece küllerdir. Ama şimdi biliyorum der küçük anlatıcımız Sarah… Bazen aşk iki kişinin beraber olması gerektiğini kanıtlar, o zamanda hiçbir şey onları ayıramaz.

Yağmur damlaları düşerken Eric titreyerek mezarından çıktığında aklında yalnızca bunlar vardır. Bir kadına duyduğu aşk ve ona zararın en büyüğünü veren yüzler. Ardına gizlendiği makyajla yapmak istediği tek şey kadının geriye almaktır. Bu sayede hem kendine olan saygısını hem sevdiği kadını hem de küçük bir kıza annesini ve aslında hayatta hiçbir amacı kalmamış bir polise amacını de geri kazandıracaktır. Kuzgun kindardır. Unutmaz. Bekler ve zamanı geldiğinde saldırır. Ve bu yıkılmış adam gücünü kuzgundan almaktadır.

Film de kullanılan sözler de manidardır bu açıdan. En kötü anlarımızda kara bulutlarıyla dökülen yağmura bakıp hiç durmayacağını düşündüğümüz de belki de Eric’in söylediği şu şarkının sözlerini hatırlarız.  It can’t rain all the time… / Yağmur her zaman yağmaz ki.

Belki de kötülüğün en dibine vurmuş hayatta başka bildiği olmayan kirli bir ruhun Azraili ile karşılaştığında söylediği şu sözleri hatırlarız. Seni tanıyorum. Seni tanıyorum. Seni tanıdığımı biliyordum. Ama sen öldün. Oradan dönüş yoktur. Burası gerçek dünya… Oradan dönüş yoktur.

Gerçek dünya nedir? Birini sonsuz sevmek mi? Kim olduğunu bilmediğiniz ve saklı olan hayatların içine dalıp onları sonlandırmak mı? Hangi güç bir hayatı ellerinizin arasına alma hakkını size tanır?

Eğer sevdiğimiz kişiler bizden çalınmışsa, onları yaşatmanın yolu, onları sevmeyi bırakmamaktır. Binalar yanar, insanlar ölür ama gerçek sevgi sonsuza kadar sürer. Sonsuzlukla…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

5 Yorumlar

  1. izlersiniz, yıllar geçer bir daha izlersiniz, sonra bir yazıda “yağmur her zaman yağmaz ki” ve “binalar yanar, insanlar ölür ama gerçek aşk sonsuzdur” repliklerini duyunca son zamanlarda çok popüler bir hale geldiği için soğuk bakmaya başladığınız halde yine de derinden gelen bir aşkla sevdiğinizi anlarsınız the crow’u…

  2. “Twilight” seven yeni nesil romantiklere bir de bunu izletmek lazım..Defalarca izlense de tadı bozulmayan filmlerden.

  3. The Crow, Spawn gibi iki dünya arasında kalmış kahramanları severim .Bu durumda iyi adam olmak dahada zordur.Hele birde intikam duygusuyla yüklüyseniz.Sevdikleriniz elinizden alınmışsa.,
    Spawnı çok sevmiş olmakla birlikte The Crow un yeri çok çok farklıdır.
    Brandon Lee belki babası gibi sıradışı bir atletik performans gösterip,savaş sanatlarında ekol oluşturacak kadar özgün yorumlar katıp sinemada yeri bence hala doldurulamamış babadan kalma bir tahtın sahibi olamayabilirdi.
    Ama farklı bir krallığın kapılarını açabilecek tarzıyla özgün bir idol olacak gücü vardı.Ne yazıkki buna zamanı olmadı.
    Babasının tamamlayamayıp ölmünden sonra farklı bir şekilde çekilen Game of Dead filminin bir sahnesini akıllara getirir bir kaza ile hayatını kaybetmiş olması ayrıca üzücüdür.
    Öteki sinema referansıyla Bolo Yeung ile Brandon Lee nin birlikte çalışma planlarını öğrenmek benim için sevimli bir supriz oldu.Bazen tamamlanmamış projeler ve dileklerde hoş şeyler anlatır.
    İçinizde yaşayan kahramanın hep var olması dileğiyle…

  4. melahat yılmaz

    içimizde büyüttüğümüz kahramanlarımız olmasaydı hayat ne de zor olurdu diye düşünürüm bu filmi her seyrettiğimde. bende ki yeri ayrıdır. başım her sıkıştığında mırıldanırım. her zaman yağmur yağmaz…

  5. Benim favorim Burn ;
    Don’t wake at night to watch her sleep
    You know that you will always lose
    Tousled bird mad girl
    But every night I call your name
    Every night I burn…
    Bu şarkıyı mırıldanarak olmasada,kulaklarımda ,albumü geri sara sara,Konur sokakta,ve yüksel caddesinde az gezmedim,hemde uzun pir pardüseyi savura,savura hüzünün kırılgan gruruyla boyanmış bir yüzle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: