Kült Filmler Zamanı: The Devil Rides Out (1968)

 

Bir Hammer klasiği dahil etmeden “kült filmler yazı dizisi” mi olur be? Yazacağım kült filmler için liste hazırlarken “Singapore Sling”den hemen sonra bu filmin adını not almıştım. İlk kez iki yıl önce izledim, anında hastası oldum.

the-devil-rides-out-movie-poster-1968-1020432720Kült filmler yazı dizisinde ilk olarak Nikos Nikolaidis’in “Singapore Sling: The Man Who Loved a Corpse”unu (1990), ikinci olarak Nobuo Nakagawa’nın “Jigoku”sunu (The Sinners of Hell, 1960) son olarak da Benjamin Christensen’in “Haxan”ını (Witchcraft Through the Ages, 1922) ele almıştım. Şimdi size meşhur İngiliz Yapımevi Hammer’in bugün efsane mertebesine erişmiş korku filmlerinden birini tanıtacağım. Yazı dizimizdeki dördüncü kült filmimiz “The Devil Rides Out” (1968).

“The Devil Rides Out”u (1968) seyretmeniz için o kadar çok sebep sayabilirim ki. Herşeyden önce film bir Hammer filmi. Ne demek Hammer? Bence Hammer iyi stüdyo, iyi kadro, iyi prodüksiyon demektir. Hammer filmleri hem yaratıcı, hem merak uyandırıcı, hem de heyecan verici olur. Gotik hikayelerinin (Gorgon, Frankenstein, Dracula vb.) bile maksimum düzeyde inandırıcı olması için ellerinden geleni yapmışlardır. Hammer yapımcıları, dönemine göre uçlarda (şiddet, cinsellik) gezinmeleri için yönetmenlerine büyük imkanlar (set ve sahne tasarımı, makyaj vb.) sunarlar. Bu korku filmlerinde, şiddetin ve dehşetin pik yaptığı unutulmaz sahneler vardır. Bir Hammer filmi her zaman şaşırtıcı deneysel öğelerle doludur, kurgu dinamiktir, gereksiz sahne yok denecek kadar azdır, bugün bile kıymetini korumalarını bir ölçüde bu özelliklerine borçludurlar. “The Devil Rides Out”da da eser miktarda dinamik, şaşırtıcı, şok edici sahne mevcut.

the-devil-rides-out (1)

Filmi seyretmeniz için sayabileceğim ikinci sebep, İngiliz Korku ve Dehşet Sineması’nın şahsi kanaatimce en büyük ismi ve tek auteur’ü olan Terence Fisher’ın yönettiği bir film olması. Bence bu özellik bile tek başına yeterli. Terence Fisher hakkında ayrıca bir yazı yazmayı düşündüğüm için çok fazla detaya girmek istemiyorum ama fantastik Avrupa sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri olduğunu, o meşhur “The Curse of Frankenstein” (1957), “Dracula” (Drakula’nın Ölümü, 1958) ve “The Mummy” (1959) başta olmak üzere iki düzineyi aşkın Hammer klasiğine imza attığını söylemekle yetineceğim. “The Devil Rides Out” (1968) da hiç kuşkusuz Hammer için çektiği en önemli, en çarpıcı filmlerden biri.

f22104b8-0cbb-4cb7-82d2-0b373f43685fFilmi seyretmeniz için bir başka sebep de filmin başrolünde Christopher Lee’nin olması. Lee, varlığı bile başlı başına olay kabul edilmesi gereken bir oyuncu. Ekran varlığı onun kadar güçlü kaç tane aktör vardır ki? Fantastik sinemanın birkaç önemli figüründen biri olduğuna hiç kuşku yok. Bu filmde de ‘Duc de Richleau’ (Richleau Dükü) rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini veriyor, imdb’ye göre kendisinin de en sevdiği Hammer filmi “The Devil Rides Out”muş. Üstelik, Dennis Wheatley’in eserlerinden birini sinemaya uyarlama fikri de onun tarafından Hammer yetkililerine verilmiş yani filmin fikir babası da Christopher Lee. Bu arada ben Mocata rolündeki Charles Gray’e de bayıldığımı söylemeliyim. Buradaki şeytanî rolünün üstesinden başarıyla gelmesinin “James Bond: Diamonds Are Forever”daki (1971) Blofeld rolüne onu taşıdığını düşünenlerdenim. Mocata rolü için ilk etapta “James Bond: Goldfinger”da (Altınparmak, 1964) ‘Altınparmak’ı canlandıran Gert Fröbe’nin düşünüldüğünü de bu vesileyle belirtelim. Gray rolüne cuk oturmuş, çok iyi oynamış, laf ettirmem. Simon’ı oynayan ve bıçaksırtı rolüne büyük bir inandırıcılık katmayı başaran Patrick Mower’ı da çok beğendiğimi not düşeyim.

Gelelim filme. Film, hayli dikkat çekici satanik simgeler, semboller ve illüstrasyonlarla (Pentagram, Mendes Keçisi vs.) giriş yapıyor. Jenerikte gördüğümüz şeylerin hikayenin muhteviyatı hakkında fikir verdiğini, nelerle karşılaşacağımıza dair bir tür ısındırma işlevi gördüğü açık. Bu arada fonda harika bir müzik çalıyor. Bundan sonra ‘Duc de Richleau’ adıyla anacağım Nicholas (Christopher Lee) ve Rex (Leon Greene) buluşuyorlar. Ama anladığımız kadarıyla orada olması gereken arkadaşları, Simon Aron (Patrick Mower) yok. Hatta aylardır ona ulaşılamadığını öğreniyoruz. Üç yakın arkadaştan ikisi, diğer arkadaşlarının başına ne geldiğini merak ettikleri için Simon’ın yeni taşındığı devasa malikanesine ani bir ziyaretle adeta baskın veriyorlar. Bu evin astronomi araştırmaları amacıyla kullanılan muhteşem bir gözlem odası var. Camdan, muhteşem bir kule-oda. Duc de Richleau ve Rex, Simon’ın yeni aldığı malikanesine geldiklerinde evde küçük bir parti olduğunu görüyorlar. Yanlarına gelen ve endişeli olduğu her halinden belli olan Simon, küçük bir astronomi topluluğuna katıldığını, bunun da (partiden çok) minik bir buluşma olduğunu söylüyor. Simon arkadaşlarını topluluk üyeleriyle tanıştırmaya başlayınca, film boyunca içimizi ürpertecek, şeytanın hizmetkârı Mocata ile de tanışma şerefine nail oluyoruz. Mocata rolündeki Charles Gray son derece güçlü bir ekran kişiliği ortaya koyacağını daha ilk dakikalardan itibaren jest ve mimikleriyle belli ediyor. Bayan Carlisle’nin dudaklarından süzülen “13 kişiden fazla olmamamız gerekiyordu” sözünün ardından tüm Hammer filmlerinde olduğu gibi yağ gibi kayan, boşluksuz bir kurguyla hikaye birden alevleniyor, gözlemevi (observatory) sahnesinde Duc de Richleau’nun Simon’ın karabüyüyle uğraştığını keşfedip, arkadaşının “insanoğlunun bildiği en tehlikeli oyunu” oynadığını ilan etmesinden itibaren finale kadar da, dur durak bilmeden, sürekli dozajı artan bir şiddet ve dehşet içinde ilerliyor.

The_Devil_Rides_Out_t00.mkv_snapshot_00.43.04_2012.11.11_12.52.29-620x348

Hammer ekolünün en önemli özelliklerinden birisi kurgu çalışmasıdır. Düşük bütçe ve sıkı yapımcı denetimi, savruk olmayan, kompakt filmlerin ortaya çıkmasına uygun zemini hazırlar. Bu nedenle, Hammer filmleri süratli bir şekilde ilerler, handiyse gereksiz tek bir sekans bile yoktur, nihai kurguya giren tüm sahneler hikayeye hizmet etme işlevi taşır. Son hamleye kalmış Jenga kulesi gibidir bu filmler, nihai kurgu aşamasından sonra bir Hammer filminden tek bir sekansı bile çekip çıkaramazsınız. “The Devil Rides Out”ta da durum aynı. O nedenle ben buradaki başarının asıl sahibi olarak kurgucu Spencer Reeve’den ziyade, yönetmeni ve senaristi görüyorum. Bu arada; filmin ritmine önemli katkılarda bulunan bir başka isim ise müzikleri yapan James Bernard. Bernard’ın müzikleri, özellikle kemanları kullanma biçimi ve zamanlaması, korku ve dehşetin zirve yaptığı sahnelere büyük bir kolaylık sağlıyor.

Film sinemasal açıdan da üzerine düşeni yapıyor. Başından sonuna ilgiyi dik tutmayı başaran, maceranın yavaşladığı anlarda bile bir olgunluk gösterisine dönüşen bir anlatımı var filmin. Yer yer Terence Fisher şov yapmayı, oyunculardan ve hikayeden rol çalmayı da ihmal etmiyor. Örneğin; filmin ikinci sahnesindeki Duc de Richleau’nun Simon’ın uşağını yumrukladığı planda olduğu gibi kamerayı titretme/sallama numaraları, ya da üçüncü sahnesinde Dük’ün malikanesindeki odasında aniden gözünü açan Simon’a yapılan kamera zoom’u gibi sayısız sinemasal trük var. Bu ve oyuncunun çevresinde hareket edip kavis çizen kameranın hafiften zoom-out yapması gibi meşhur Terence Fisher uygulamaları filme çok büyük gerilim ve dinamizm katıyor. Ama benim sinemasal açıdan filmde favori sahnelerim çok net bir şekilde, Duc de Richleau ve arkadaşlarının Mocata’nın karanlık ilimlerinden kurtulmak için çizdikleri büyülü savunma/korunma çemberi içinde yaşadıkları korku verici olaylar. Filmde dehşet verici ayinler, korkunç imgeler gırla gidiyor, özellikle de Mendes Keçisi’nin (bizzat Şeytan’ın kendisi) gözüktüğü sahne, kendinden geçen topluluğun orji sahnesi, filmin finalindeki iyiliğin ve kötülüğün çarpıştığı sahne gibi ama hiçbiri dev tarantulanın ve kanatlı siyah atıyla gelen Simon’ın canını almaya gelen Ölüm Meleği’nin yerini tutamaz. Ölüm Meleği sahnesi sinema tarihinin en güçlü imgelemlerinden biri olarak ön plana çıkıyor. Bugün artık bir klasik. Aslına bakarsanız “Mendes Keçisi” de öyle.

10a93780-156e-4b68-809a-ef09b0e81071

Tabii burada hakkını teslim etmemiz gereken önemli bir isim de senarist Richard Matheson. Dennis Wheatley’in aynı adlı romanından uyarlanan film için o kadar güzel kısayollar, formüller ve yeniden-yazımlar yapmış ki, hayran olmamak elde değil, adeta iyi bir uyarlama nasıl olurun dersini vermiş. Açıkçası ben filmin uyarlandığı, 1935 tarihli Dennis Wheatley romanını okuduğum için bu kıyaslamayı gönül rahatlığıyla yapabiliyorum. Bu giriş niteliğindeki yazıda çok fazla detaya girmek istemiyorum ama, Matheson, Simon ile Dük arasındaki yaş farkı için (romanda bu ikisi Rusya’da yaşanılan bir maceradan dolayı yakın arkadaşlar), Mocata’nın hikayeye dahil ediliş biçimi için (romanda, daha henüz Dük, Simon’ın evine gitmeden önce birkaç aydır Mocata’nın Simon’ın evinde misafir olarak kaldığını biliyordur) çok güzel formüller bulmuş. Romanı uyarlanabilir yapmak için de, çeşitli budamalar yapmak zorunda kalmış (Rex’in Amerika’dan uçakla gelişi gibi). Kısacası, “The Devil Rides Out”, bugüne kadar gördüğüm en iyi uyarlamalardan biri.

“The Devil Rides Out” (1968) ile ilgili bilmeniz gereken en önemli detaylardan biri de şu. Film, Polanski’nin satanik temalı “Rosemary’s Baby” (Rosemary’nin Bebeği, 1968) adlı korku şaheseriyle aşağı yukarı birkaç hafta arayla gösterime girmiş ama bir etkilenme söz konusu değil. Aynı dönemde farklı coğrafyalarda çekilmiş filmler bunlar. “Rosemary’s Baby” ilk kez 12 Haziran 1968’de Amerika Birleşik Devletleri’nde, “The Devil Rides Out” ilk kez 20 Temmuz 1968’de İngiltere’de gösterime girmiş. Yani “Rosemary’s Baby” Amerika’da gişeyi sallamaya başladığında “The Devil Rides Out”un çekimleri çoktan başlamış bile. “The Devil Rides Out”un Amerika’da 1968 yılının Aralık ayında gösterime girdiği ismi “The Devil’s Bride”, bunun sebebi pek tabii ki “Rosemary’s Baby”nin gişe başarısı. Bu bir dağıtımcı hilesi… Onun dışında bir esinlenme kesinlikle yok. Birçok kaynakta Polanski’nin filminin olağanüstü gişesi nedeniyle oluşan furyaya dahil edildiğini yazıldığını görüyorum, o bilgi/kanı yanlış, bunun özellikle bilinmesini isterim.

“The Devil Rides Out” hakkındaki son sözlerime gelince. Nedir bu film, neyi anlatıyor? Hokus pokus, mambo jambo, batıl inanç? Hayır. “The Devil Rides Out”; o “en sonunda herşeyin bir rüya olduğu” sahte ve korkak filmlerden biri değil, karanlık sanatların varlığına inanan ve bunu görselleştiren, ezoterik öğretiler, şeytanî tarikatlar, okültizm, kara büyü, insan kurban etme, Mendes Keçisi, İblis, Şeytan ve Şeytanın hizmetkârlarına dair birbiri ardına yığılan hikayelerle dolu, birinci sınıf bir korku ve dehşet sineması klasiği. Kült bir başyapıt!

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir yorum var

  1. Yazınızı keyifle okudum. Ve biz de geçen hafta derste izledik. Ve sanırım sınavda da çıkacak :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: