The Elephant Man / Fil Adam (1980)

Hayat sürprizlerle dolu, düşünün bu yaratığın zavallı annesinin kaderini. Dere yıkıldı ve vahşi bir fil tarafından yere yıkıldı. Sonuç açıkça ortada, bayanlar baylar işte karşınızda korkunç fil adam…


Geçmiş zamanın İngiltere’sinde tek derdi para kazanmak olan bir zavallı yanında her yere taşıdığı ucubesini böyle tanıtır seyircilerine. Kazanacağı parayı düşünerek… Sonrasında atılan çığlıklar, korku ve tiksintiden buruşan yüzler belirir. İnsanlar hem bu şekilsiz yaratığı merak eder hem de onun gibi olmadığı için şükrederler her gördüklerinde ve tabii bedelini ödeyerek. Derken bir gün genç ve heyecanlı doktorumuz fil adamı keşfeder. Sahibine iyi bir ücret karşılığında onu bir süre alıkoyacağını ve tıbbi bir konferansta sunacağını söyler. O da bedelini öder bu gösteri için. Aklında tek bir şey vardır. Yeni keşfinin verdiği heyecan… Onu meslektaşlarına şöyle tanıtır. O bir İngiliz. Tam 27 yaşında. Adı John Merrick.

Sonrasında her şey bittiğinde meslektaşlarının tebriklerini kabul eder ve onu zavallı hayatına geri gönderir. Lakin sahibi onu her zaman ki sinir krizlerinden birinde döverek yaraladığında genç doktorumuz onu çalıştığı hastaneye getirmek zorunda kalır. Hastane yetkilileri tedirgindir. Onun bir bakım evine ihtiyacı vardır. Tedavi edilemez olan durumu hastanede kalmasını engellemektedir. Kurallar kesindir. Fakat genç doktorumuz Frederick Treves bir yolunu bulup herkesi ikna etmeyi başarır. Korkunç görünümlü fil adamımızın zekâ seviyesinin düşük olduğunu ve konuşmayı bile beceremediğini düşünmektedir bu arada. Fakat John bunun tam tersine okumayı ve yazmayı bilmektedir. İşin garip tarafı zekâsı normalin üstündedir ve incecik ipeksi bir ruha sahiptir. Ağır ağır konuşur önce. Sonra okuduğu kitabı ezbere söylemeye başlar. Yanında meleksi bir yüzü olduğunu düşündüğü annesinin fotoğrafını taşımaktadır ve kendisinin onun için utanç kaynağı olduğuna inanmaktadır. İlk olarak hastanenin yöneticisiyle tanışır. Korku tüm benliğini sardığı için konuşamaz başlangıçta. Merhaba der usulca. Benim adım John Merrick. Tanıştığımıza memnun oldum. Sonra davet edildiği bir çayda güzel bir kadın ona sıcacık gülümsediğinde ağlar. Nezaket onun adına yenidir. Sevginin ne demek olduğunu bilmemektedir yıpratılmış ve hükmedemediği bedeni. Özlediği tek şey vardır çoğu zaman, normal insanlar gibi yatağının sıcaklığında kıvrılarak uyumak. Lakin bundan bile mahrumdur bedeni sebebiyle.

O mutluluğu yeniden tattığı anlarda kötülük ve para hırsı tekrar ortaya çıkar. Onun küçücük naif dünyasına sızmak adına. Kaçar. Bağırır, ben hayvan değilim. Ben bir insanım. İnsanım…

Nasıl doğacağımızı seçemeyiz. Yüzümüzü, gözlerimizin şeklini ya da rengini… Boyumuzu kendimiz belirleyemeyiz. Yaratanın bize verdikleri ile doğar ve öyle yaşarız. Ruhumuzun kabuğunu seçemeyiz vel hâsıl. O da seçememişti. Korkunç diye nitelendirilen bir kabukla ve incecik ipeksi bir ruhla doğmuştu. Görünüşünden dolayı kimselerin bilemediği… Bu soruyu hep sorarlar. Güzel bir ruhu mu yoksa güzel bir yüzümü sevebilirsiniz diye. Cevabı duyar gibiyim. Güzel bir ruh deriz çoğumuz. Lakin kader döndüğünde hepimiz güzel bir yüze veririz kalbimizin anahtarını. Göz denilen yanıltıcı pencereye kanarız çoğumuz. Ve fil adam hep fil adam olarak kalır. İçten bir sevgiden ve gülümsemeden uzak…

Bu film bir ibret hikâyesi… İzleyene huzur vermeyen ve aslında beynen inkâr ettiklerimizi gözümüze vuran bir trajedi anı. Gerçek bir hayat hikâyesi…

1980 yapımı 124 dakikalık bu yapım dahi yönetmen David Lynch imzasını taşıyor. Senaryosu Christopher De Vore ve Eric Bergren’e ait. Siyah beyaz ekran eşliğinde huzursuzca artık dinsin bu ızdırap diyerek sizi koltuklarınızdan ayırıyor çoğu zaman. Başroller de Anthony Hopkins ve John Hurt’u görüyorsunuz. Yapım karanlık havasından ödün vermezken size soruyor. Hangisi olmayı tercih ederdiniz? Nasıl göründüğünüzü seçebilir miydiniz?

Hiç, ama hiç bir şey ölmeyecek. Nehir akar, rüzgâr eser, bulut süzülür, kalp çarpar. Hiçbir şey ölmeyecek. Bu bir hikâye… Her zaman iyi olmaya çalışan bir adamın, fil adamın hikâyesi. Güzel bir ruhun masalı… Ve müsaadenizle bayanlar baylar ben de bu yazımı çok güzel bir ruha armağan etmek istiyorum. Bu filmi çok seven ve kendini bu güzelim ruha yakın gören bir ruha. Sevgilerimle…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

4 Yorumlar

  1. Kesinlikle en sevdiğim filmlerden biri!

  2. en iyi dram filmi.

  3. 90’larda da Aslan Adam diye bir dizi vardı di mi? Birden o geldi aklıma…

  4. mutlaka izlenmesi gereken bir yapım. insanın içini acıtan bir dram. arkadaşım yüreğine ve kalemine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: