Modern Bir Çocuk Masalı: The Florida Project (2017)

Çocukluğumuz, tıpkı dalgaların ıssız bir kayaya çarpıp geri çekilmesi gibi, serüvenlerimizin oradan yola çıkıp yeniden oraya döndüğü bir yerdir. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı kitabının ilk cildinde; “Ama sonra, hatıra denen şey henüz bulunduğum yerin hatırası değilse de, daha önce yaşadığım ve şimdi de içinde bulunabileceğim yerlerden birkaçının hatırası kendi başıma içinden çıkamayacağım bu boşluktan beni çekip almak üzere gökyüzünden uzatılmış bir yardım eli gibi, bana geri dönerdi.” der. Hatıraların diğer hatıraları çağrışım metoduyla âdeta bir ayine çağırması daha güzel özetlenemezdi. Bağımsız sinemanın medarıiftiharı Sean Baker’ın küçük bir çocuğun gözüyle karanlık bir dünyayı aydınlattığı son filmi The Florida Project (2017) de bana bazı çocukluk hatıralarımı anımsatan bir yardım eli gibi uzandı.

Bundan 26 yıl kadar önce, gün boyu arkadaşlarıyla oradan oraya koşturup âdeta bir masal âleminde yaşayan küçük kardeşim babamın yöneticilik yaptığı dinlenme tesisinde ortadan kayboldu. Öğlen saatlerine denk gelen ilk dakikalarda durumun vahametini tam kavrayamadık çünkü elimizde onu bulmayı umduğumuz yerlerin küçük bir listesi vardı: Oyun parkı, havuz kenarı, disko, halı saha ve insanların gecelediği bloklar. Yani hemen her gün oynadığı yerler. Hem başka nereye gidebilirdi ki? Ama zaman ilerleyip umutlar tükenmeye başladıkça, dinlenme tesisindeki serinkanlılığın yerini endişe almaya başladı. Saatler sonra ise tesis ve civarındaki büyük bir yayda derin bir kaygının kuşattığı onlarca kişilik bir tür sürek avı yaşanıyordu. Aramaların sonuç vermesi akşam saatlerini buldu. Üç yaşındaki kardeşim ve altı yaşındaki arkadaşı, eğlence olsun diye tesisin dışına çıkıp yandaki otelin sahiline inmişler, oradan buldukları bir sandalla oyun olsun diye denize açılmışlar. Sonra akıntı onları denizin ortasına sürüklemiş. İki yaramaz saatlerce çaresizce kurtarılmayı bekledikten sonra harap ve bitap düşmüş hâlde denizin ortasında bulunmuşlardı. Her iki çocuk da sağ salim kurtulduğu için o gün bugündür bu hikâye aile meclislerinde espri konusu olarak anlatılır. Ben de oldum olası (özellikle büyük çocuğu kastederek) acaba hangi akla hizmet denize açıldılar, neydi onları oraya sürükleyen şey diye düşünmüşümdür. The Florida Project, özellikle saflığı ve masumiyeti kutsayan o dokunaklı finaliyle bana bu konuda bazı cevaplar veren bir film oldu. Tıpkı François Truffaut’nun 400 Darbe’si (Les quatre cents coups, 1959) gibi.

Disney’in, çocukluk düşleriyle yoğrulan Walt Disney World adlı eğlence kompleksi Florida eyaletinin Orlando şehrinde 1971 yılında açılmış. Bu masal diyarının inşaat aşamasındaki adı Florida Projesi’ymiş (The Florida Project), film adını oradan alıyor. Doğal olarak, dünyanın dört bir tarafından hâli vakti yerinde olanların ziyaret ettiği bu bölgede, bütün önemli turizm bölgelerinde olduğu gibi fiyatlar zamanla tırmanışa geçmiş. ABD’de 2008’de yaşanan ekonomik krizin ardından gelen durgunluk, ülke çapında artan işsizlik ve karşılıklı olarak tetiklemeye devam ettiği konut kredisi (mortgage) krizi, her eyaleti olduğu gibi Florida’yı da vurmuş. İşsizlik yüksek, birçok insanın evi hatta sosyal güvencesi bile yok. Hayat pahalılığı almış başını yürümüş (filmde dandik bir otelin bile günlüğü neredeyse 40 dolar). Orlando’nun en önemli gelir kaynaklarından biri halen turizm. Sean Baker, hikâyesini işte böyle bir zeminde yapılandırıyor.

Orlando şehrindeki masal diyarının gölgesinde düşük bütçeli, üç katlı bir motel var, adı da zamanında turistleri cezbetmek için konulmuş olsa gerek, Magic Castle (Sihirli Kale/Şato). Bu dökülmekte olan kenar mahalle motelinin artık iyiden iyiye solan mor bir rengi (muhtemelen bir zamanlar maviymiş) var. Tadilat istediği kesin. Burada kalanlar genelde zar zor geçinen, yoksul kimseler. Bir şekilde ayakta kalmaya ve hayata tutunmaya çalışan bu zavallı insanların çoğu, otel ücretini bile ödemekte güçlük çekiyor. Hikâyemizin merkezinde; 6 yaşındaki kız çocuğu Moonee (Brooklyn Kimberly Prince), Moone’nin ufak tefek suçlar da işleyen, sağı solu pek belli olmayan 22 yaşındaki bekâr annesi Halley (Bria Vinaite) ve motelin çalışkan, oldukça aksi ve evhamlı ama şefkatli müdürü Bobby (Willem Dafoe) var.

Aslında The Florida Project bir masal şeklinde kurgulanmış. Moonee; Magic Castle adlı bu sihirli krallığın, aklına ne eserse yapan, ele avuca sığmaz prensesi. Moonee’nin aynı motelden Scooty ve sokağın karşısındaki Futureland Inn’den (Gelecek Diyarı Oteli) Jancey adında iki de macera arkadaşı (“suç ortağı” mı desek?) var. Prenses Moonee ve arkadaşları gün boyu başıboş dolaşıp yaramazlık yapıyorlar. Tıbbi bir ihtiyacı bahane ederek (yani yalan söyleyip) turistlerden para sızdırıp dondurma almak, metruk bir evi ateşe vermek, arabalara tükürmek, motelin elektriğini kapatmak, çeşitli haylazlıklarla (yerlere dondurma dökmek, ters ters cevap vermek vb.) müdürü kızdırmak vb. Bu afacanlarda ne ararsanız var. Dur durak bilmiyorlar. Ama o kadar mutlular ki… Onları yağmurda dans ederken, neşe içinde umarsızca koştururken ya da gülerken görünce, bu masalın kötü kalpli ejderhasının yoksulluktan (ve sosyal hizmet görevlilerinden) çok, can çekişmekte olan hayal güçlerimiz ve yaşama sevinci olduğunu anlıyoruz. Moonee ve arkadaşlarının sahip oldukları şeylere sımsıkı sarılışları bizi hem büyülüyor hem kıskandırıyor.

Starlet’te (2012) sıra dışı bir arkadaşlığın içli bir şiirini yazan Sean Baker, çoğu aslında oyuncu bile olmayan amatör isimlerle ve cep telefonu kamerasıyla gerilla usulü çektiği bir önceki filmi Tangerine’de (2015) aynı anda hem dramatik hem de pozitif anlamda enerjik olmayı başaran ve yüreklerimize işleyen dengeli bir çalışma ortaya koymuştu. Şahsi kanaatimce, her iki filmin de en büyük başarısı, Baker’ın doğallığı yakalamaktaki ustalığıydı. Baker, özellikle John Cassavetes tarzı bir serbest kamera kullanımıyla sahici anlar yakalamakta son derece başarılı, filmlerinin ritmine bakıldığında sezgilerinin çok güçlü olduğu anlaşılıyor. Baker, The Florida Project’te sinematografik açıdan kalitesini bir adım daha ileriye götürmeyi başarmış. Mesela, Moonee gittiği her yeri âdeta güneş gibi aydınlatıyor. Onun yer aldığı bütün sahneler rengarenk, parlak ve capcanlı. Sanki yıldız parıltılarıyla ışıklar serpiyor etrafa bu şirin kız. Öte yandan sosyal hizmet görevlilerinin ortaya çıktığı sahnelerde ya da Bobby’nin otelin duvarlarında başlattığı tadilat sahnesinde olduğu gibi, Moonee’nin olmadığı bölümler bir hayli karanlık resmedilmiş. Yer yer çarpıcı renklerle müthiş kontrastlar yakalıyor Baker. Dramatik anlarda (Bobby’nin ciddi konuşmaları, çocukların kendi aralarında büyük laflar ettikleri konuşmalar vb.) harika bir zamanlaması var. Planları ne kısa ne uzun tutuyor Baker, o yüzden hiç sıkılmıyorsunuz.

Baker’ın The Florida Project’teki asıl başarısı, Tangerine’de de yaptığı gibi, bıçak sırtı hikâyesini melodram bataklığına düşme tehlikesinden çıkarmaktaki ustalığı olsa gerek. Baker, dramatik kırılma anlarında (dokunaklı final dahil) seyircisinin göz yaşlarına oynamak yerine, filmi ağdalı bir melodram olmaktan kurtaracak dokunuşlar yapıyor. Hemen bütün kırılma anlarında birdenbire sahneye bir tür umut ve enerji şırınga ediyor. Karşımızda sayısız örneğini gördüğümüz, soluk ve karamsar büyüme hikâyelerinden ya da işsizlikten ve yoksulluktan kırılan insanların boğazımıza yumruk gibi oturan hayat hikâyelerinden biri yok, hümanist nitelikler taşıyan, bir umut, mutluluk ve dayanışma filmi var. Sadece Bobby’nin kişisel değişimi ve onun merhametinin sade ama şık dışavurumları değil, Jancey’nin büyükannesi ya da ihtiyaç sahiplerine gıda yardımı yapanlar da bize umut veriyor. Koşullar ne olursa olsun, işini iyi yapmaya çalışan insanlar, kızına düşkün anneler, torununun üzerine titreyen büyükanneler ve arkadaşlarını mutlu etmeye çalışan çocuklar görüyoruz, tıpkı normal hayatta olduğu gibi.

Komedyen Robert Schimmel kanseri atlattıktan sonraki ilk stand-up şovunda çok etkileyici bir söz sarf etmişti: “Yaşam, fırtınada hayatta kalmak değil, yağmurda dans etmeyi öğrenebilmektir”. The Florida Project yağmurda dans ediyor hatta daha da güzeli, dans etmeyi öğretiyor. Bu yaşam dolu dansı kaçırmayın. İyi seyirler…

Not: İlk kez Rabarba Dergi’nin 2018 Şubat sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir