The Gate (1987) ve Gate 2: The Trespassers (1990)

Video kaset furyası döneminde The Gate filminin VHS ya da Beta kopyasını raflarda gördüğümü hatırlamıyorum, denk gelmemişim demek ki. Sanırım ilk defa seneler sonra günlük bir gazetenin yanında bedava dağıtılan bir VCD kopyadan izledim. O zaman filmden çok etkilenmemiştim ama stop-motion ‘minionlara’ bayılmıştım.

Hiçbir zaman eskimeyen/eskimeyecek zamansız filmleri bir kenara bırakıp daha ticari filmleri baz alırsak şöyle bir önermede bulunabiliriz sanırım: Her filmi zamanında izlemek lazım. Hele bir de hedef kitlenin yaş aralığındaysanız, o film hayatınızın en önemli filmlerinden biri olabilir, hatta belli bir türü daha çok sevmenizi sağlayabilir. Ama o treni kaçırıp yıllar sonra tekrar yakalamaya çalıştığınızda aynı etkiyi sağlaması pek mümkün olmaz. The Gate ile yaşadığım kişisel tecrübe üç aşağı beş yukarı böyle bir şeydi.

Seksenli yıllarda güvenli bölgede kalmayı tercih eden ve daha çok korku filmi seven çocuklara ve ergenlere hitap eden, korku sinemasının mühim örneklerinden kes yapıştır aldıklarıyla belli oranda mizahı karıştırıp sunan, başkahraman(lar)ın çocuk, ergen ya da büyüyememiş çocuk ruhlu yetişkin olduğu, enteresan filmlerle sıkça karşılaştık. Örneğin Steve Miner’ın yönettiği House (1985) böyle bir filmdir. The Gate ile yaşadığım talihsizlikten neyse ki nasibini almayan House (ve devam filmleri) ile tam vaktinde karşılaştığımdan duygusal bağlar kurduğum doğru ama filme objektif gözle baktığımızda tam bir çorba ile karşılaşırız. Yüksek bütçeli Fright Night (1985) ve The Lost Boys (1987) ile düşük bütçeli Trick or Treat (1986) gibi aynı kulvarda yer alan filmler, korku sineması adına fazla bir önemi olmayan, dönemin gençliğine hitap eden, çıtır çerez filmlerdir. (Evet, doğruya doğru, kimi çocukların korku filmlerine ilgi duymasını sağlamak gibi bir faydaları olmuştur.) Hiçbiri ne tam olarak korku filmidir, ne de komedi filmi, hatta korku komedi olarak sınıflandırmak bile tam olarak mümkün değildir. Güvenli bölgede kalmayı şiar edinen bu tip filmlerin günümüzdeki yansıması olarak Twilight (Alacakaranlık, 2008-2012) serisini gösterebiliriz. Değişen yeni nesle hitap eden seri, hedef kitle tarafından ölçüsüzce göklere çıkartılırken, eski nesiller tarafından yerin yedi kat dibine gömülmüştür. Nasıl ki bugün korku sinemasının önde gelen filmlerini sayarken Fright Night ya da House aklımıza bile gelmiyorsa, Twilight da benzer kaderi paylaşacaktır. Ancak nasıl ki o dönemin gençleri için The Lost Boys vb. başkaca bir öneme sahipse, yeni nesil için de Twilight o derece önemli olacaktır.

The Gate (1987)

Seksenli yılların Kanada korku sinemasının gişe hitleri 41 milyon dolar hasılatla The Fly (1986) ve 15 milyon dolar hasılatla Prom Night’tan (1980) ibarettir. Macar kökenli yönetmen Tibor Takacs imzalı The Gate, 15 Mayıs 1987’de gösterime girer ve Kanada korku sinemasının seksenlerdeki gişe şampiyonlarından biri olur. Yaklaşık 2,5 milyon dolarlık bütçesine karşılık dört haftada yaklaşık 14 milyon dolarlık gişe hasılatı elde eder.

Devamlı kâbuslar gören (ve bir parça tırsak denebilecek) 12 yaşındaki Glen ve kendisinden birkaç yaş daha büyük yakın arkadaşı Terry, vakitlerinin büyük çoğunluğunu beraber geçirmektedir. Glen’in yaşadığı evin yeniden düzenlenen arka bahçesinde kesilen ağacın kökünün geride bıraktığı çukur kapatılır ve üzerine hazır çim ekilir. Fakat bizim afacan ikili, çukurun üzerini temizleyip tekrar ortaya çıkarttıklarında derinlere doğru giden kocaman bir delik ile karşılaşırlar. Glen’in anne babası üç günlüğüne gittiklerinde ev, Glen ve 16 yaşındaki ablası Alexandra’ya kalır. Alexandra, arkadaşlarıyla evde parti verirken; Glen ve Terry, deliğin ardında neler olduğunu keşfetmeye çalışır.

Girişte bahsettiğim kalıba uygun biçimde iki çocuğun başkahraman olarak yer aldığı film, çocukların başka bir boyuta açılan bir geçit bulmaları, birtakım aksiliklerle yanlış giden işler yapmaları ve bir heavy metal albümündeki şarkı sözlerinden feyz alarak hatalarını düzeltmeleri üzerine kurulu. Bu arada diğer boyuttaki iblislerden bahsederken “eski tanrılar” tabiri kullanılarak Lovecraft’ın Chtulhu mitine ucundan azıcık da olsa temas ediliyor.

Filmin en güçlü yanı tartışmasız özel efektleri. Açıkçası biraz ağır ilerleyen film, kırk beşinci dakikadan sonra iyice rayından çıkıyor ve Randall William Cook’un el işi göz nuru canavarları sahne almaya başlıyor. Kimi zaman stop-motion, kimi zaman animatronik kuklalar, kimi zaman da ‘minion’ kıyafeti giymiş dublörler kullanılarak kotarılan özel efektler kelimenin tam anlamıyla muhteşem! Finalde karşılaştığımız Jeod isimli “eski tanrının” tasarımı ise gerçekten komik derecede kötü ama kullanılan stop-motion tekniğine hayran olmamak elde değil. (Bu arada bugün bile birçok kolu bulunan Jeod’un boynunun hemen altından çıkan ve hiçbir yere yetişmeyen minik kollarının ne işe yaradığını, ne akla hizmet öyle tasarlandığını anlayabilmiş değilim.) Daha önce John Carpenter (The Thing, 1982), Larry Cohen (Q, 1982) ve Ivan Reitman’ın (Ghostbusters, 1984) canavarlarına hayat veren Cook’un, sonrasında The Lord of the Rings üçlemesiyle üç yıl art arda en iyi görsel efekt Oscar’ını kazanan ekipte yer aldığını da hatırlatalım. The Gate’in özel efekt ekibindeki diğer isimler de boş değil: Daha önce The Funhouse (1981) ve Poltergeist (1982) gibi filmlerde çalışmış makyajcı Craig Reardon, iblislerin dünyasının ve işgal altındaki banliyönün arka plan resimlerinden sorumlu ekipte yer alan Syd Dutton, Bill Taylor ve efsane Albert Whitlock. Bütün bu isimlerin Kanada yapımı ucuz bir korku filminde çalışmış olması gerçekten inanılmaz. Günümüzün düşük bütçeli korku filmlerindeki çok ucuz CGI çöplüğü düşünüldüğünde, bütçesizlikten yer yer oyuncak hamurla yapılmış gibi görünse bile pratik efektlerin kullanılması kesinlikle her korkuseverin tercihidir ve filme artı değer katar, hazır yeri gelmişken bunu da tekrar hatırlatmış olalım.

The Gate’in çok eğlenceli kısımlarından biri de heavy metal dinleyen Terry’nin favori gruplarından Sacrifyx üzerine kurulan efsane. Filmde Sacrifyx isimli grubun, ‘demonoloji’ ile yakından ilgili olduğundan bahsediliyor. Albümü de insanları “eski tanrılara” karşı uyarmak için çıkarmışlar. The Dark Book (Karanlık Kitap) ismini taşıyan albümleri de ilk ve son albümleri çünkü albüm çıktıktan kısa bir süre sonra hepsi bir uçak kazasında ölmüşler. Zaten albümdeki şarkıların sözleri, bir metin olarak okunduğunda, içeriğin tamamen diğer boyutta yaşayan “eski tanrılar” ve onları bu tarafa nasıl çağırırız tarifleri hakkında olduğu görülüyor. Böylece Lovecraft’ın öykülerinde yer alan Necronomicon ile paralellikler gösteren albüm içeriği üzerinden yine usta yazarın Chtulhu mitiyle ufaktan bir dirsek teması daha kuruluyor.

The Dark Book üzerinden müzik dünyasından birtakım garipliklere üstünkörü de olsa parmak basılması da dikkatlerden kaçmıyor. Metal grupları başta olmak üzere birçok müzisyeni satanizm ile bağdaştırmak, muhafazakâr kesimin yıllardır yılmadan savunduğu, nerdeyse ağızlarına sakız olmuş saçmalıkların başında gelir. Hele bir de bir ara iyice abartılarak mahkemelere kadar taşınan ‘backmasking’ mevzusu vardır ki evlere şenlik. ‘Backmasking’, şarkıları (o dönem için plakları) normal çaldığınızda çıkan kimi anlaşılmaz seslerin, tersten çaldığınızda gayet anlaşılır biçimde anlamlı sözlere dönüşmesine deniyor.(1) Güya gruplar gizli mesaj vermek için bu yöntemi kullanıyormuş. Evet, bu mevzular iyice ayyuka çıktıktan sonra bunu eğlencesine uygulayan bazı gruplar olmuştur ama çoğu iddia saçmalıktan ibarettir. Filmdeyse Terry, bahsi geçen albümü tersten çaldığında “eski tanrıların” kendi boyutlarına nasıl geri gönderileceğini yani geçidin nasıl kapatılacağını öğreniyor. Filmin, bir heavy metal grubunun cismen görünmeden de olsa öyküye dâhil olmasıyla seksenli yılların “heavy metal odaklı korku filmleri” ile yakınlaştığı görülüyor. Bahsi geçmişken bu sınıfa giren başlıca korku filmlerini de sıralayalım: Hard Rock Zombies (1985), Trick or Treat (1986), Rock ‘n’ Roll Nightmare (1987), Slaughterhouse Rock (1988) ve Black Roses (1988).

The Gate, şaşırtıcı biçimde zombi filmleriyle de hafiften bir temas kuruyor. Evet, filmdeki asıl kötüler “eski tanrılar” (ya da onlardan tek görebildiğimiz Jeod) ve geçidin bekçileri ‘minionlar’ ama Glen’in en büyük kâbusunun kaynağı Terry’nin uydurduğu bir hikâye. Güya Glen’in yaşadığı evin inşaatı sırasında işçilerden biri ölmüş ve diğer işçiler polisi aramak yerine ölüyü duvarlardan birinin içine gömmüşler. “Eski tanrılar” çocuklara musallat olduğunda onları en büyük korkularıyla yüzleştiriyor. Terry, yakın zamanda vefat etmiş annesiyle karşılaşırken Glen, duvarın içinden çıkan zombi işçiyle mücadele etmek zorunda kalıyor.

Aslında filmin en ilgi çekici kısmını sona sakladım. Filmin çocuk oyuncularından Terry’yi Louis Tripp canlandırırken Glen rolündeyse Stephen Dorff yer alıyor. Evet, Blade (1998) ile gönüllere taht kuran ama hep yanlış tercihler nedeniyle o kumaşa sahip olmasına rağmen A sınıfı oyuncu olma şansını kaçıran Stephen Dorff’u ilk sinema deneyiminde izliyoruz. Filmdeki açık ara en iyi performans da ona ait.

Görüldüğü üzere dönemin korku sinemasındaki popüler temaları kes yapıştır tarzında bir araya getirip hafif mizah sosuyla karıştıran The Gate, hedef kitlenin yaş aralığını biraz daha aşağı çekerek gişede başarılı olmak isteyen, çocukların başrolde olduğu filmlerden bir diğeri. Her biri çok eğlenceli parçaların “kendi içinde çalışması” nedeniyle filmi tamamen çöpe göndermek mümkün olmuyor ama tam bir bütün oluşturabildiğini iddia etmek güç. Hatta özel efektleri bu denli başarılı olmasa seksenlerin güvenli bölgede kalan korku filmleri arasında dikkat çekmeyen bir örnek olarak unutulup gitmesi işten bile değil.

Günümüzde benzer tariflerin yeni nesle adapte edilmiş hallerinin dışında bir de hedef kitlenin yaş aralığını iyice genişletmek için “seksenlere dönüş” başlığı altına koyabileceğimiz yine bu tarz filmler/diziler de çekiliyor. (En bariz örnek olarak Netflix dizisi Stranger Things gösterilebilir.) Dönemin birçok farklı filmini kucaklayıp onlardan parça parça esinlenen bir dolu örneğin içinde yer alan Joe Dante filmi The Hole’un (2009) neredeyse tamamen The Gate’i esas alarak çekildiği söylenebilir.

Gate 2: The Trespassers (1990)

Tibor Takacs, The Gate’ten sonra I, Madman (1989) isimli korku filmini yönetir ancak umduğunu bulamaz. Bunun üzerine The Gate’in gişe başarısının da teşvikiyle hiç vakit kaybetmeden bir devam filmi çekmeye soyunur. 6,5 milyon dolar gibi ilkinin neredeyse üç katı bir bütçeye sahip Gate 2, ancak 2 milyon dolar civarı bir gişe hasılatı elde eder.

Stephen Dorff’un canlandırdığı Glen’in ailesi mahalleden taşınmıştır. İlk filmin neredeyse tamamının geçtiği ev (ve tabii ki arka bahçe) tel örgüyle çevrilmiş ve aradan geçen yıllar sonrasında harabeye dönmüştür. Terry ise hâlâ aynı mahallededir. Geçen süre boyunca kendini ‘demonoloji’ konusunda geliştirmeye çalışmıştır. Bu sefer “eski tanrıları” doğru biçimde çağırmaya ve onlara hükmetmeye niyetlidir. Uzun hazırlıklar sonucu gerçekleştirmeye çalıştığı ayin sırasında tesadüf eseri orada bulunan (ikisi erkek, biri kız) üç genç daha işin içine karışır.

Devam filminde Stephen Dorff yok ama yönetmen Takacs ile birlikte senarist Michael Nankin, Terry rolünde Louis Tripp, yapımcı Andras Hamori ve tabii ki en önemlisi özel efekt ekibinden Craig Reardon ve Randall William Cook yine iş başında.

Bu filmdeki kahramanlarımızın yaşları ilkine oranla biraz daha büyüse de sonuçta yine ergenlerden oluşuyor. Alkolik babasının yeniden iş sahibi olmasını yani sistemin mükemmel aile olarak modellediği sorumlu baba figürüne geri dönmesini isteyen Terry, bu sefer dersine çalışmış olarak geçidin başına geliyor ve diğer boyuttaki “eski tanrılara” hükmetmeyi deniyor. Söylemeye gerek yok tabi ama işler yine ters gidiyor ve bu sefer ‘minionlar’ sadece arka bahçeyi değil bütün kasabayı sarıyor.

Aslına bakarsanız ilkinden çok da farklı bir film yok karşımızda. Hemen hemen aynı öykü tekrar işleniyor. Bu sefer bir evin arka bahçesine sıkışmaktan kurtulan film, büyüyen bütçenin de yardımıyla bütün kasabaya yayılıyor ve ilk filmdeki klostrofobik havadan kurtulmaya çalışıyor. Öyküye dâhil edilen diğer üç karakterin de devreye girmesiyle içine kapanık asosyal Terry’nin çeşitli sataşmalara maruz kalması klişesinin yanı sıra “ne dilediğine, kimden dilediğine dikkat et” teması da eklenerek filmin çapı biraz daha genişletilmeye çalışılıyor ama sonuçta ana öykü yine geçit üzerine kurulu. Aynı ilk filmde kullanılan kes yapıştır modelini uygulamaya devam eden, dolayısıyla ilk filme getirilebilecek bütün eleştirilere maruz kalmaya mahkûm Gate 2, yine de fena bir devam filmi değil. Çizgi üstü özel efektler bu filmin de yıldızı!

Film 1990 yılında tamamlanır ama nedense iki sene boyunca vizyon yüzü görmez. 28 Şubat 1992’de gösterime giren film, o tarihte artık seksenli yıllarda çok işe yarayan ve yapımcılarına iyi para kazandıran güvenli bölgede kalan korku filmleri modelinin modası çoktan geçtiğinden, fazla ilgi çekmeyi başaramaz. (İlginç bir not olarak bu filmin Türkiye’de daha erken bir tarihte, Ağustos 1991’de gösterime girdiğini de not düşelim.)

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Kaynaklar

  • Caelum Vatnsdal, They Came From Within, Kanada: Arbeiter Ring Publishing, 2004.
  • IMDb

Poster Galeri

VHS Kapak Galeri

DVD Kapak Galeri

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir Cevap Yazın