The Grey / Gri Kurt (2011)

Hayatta kalmanın sanat olduğu mekanlarda geçen öykülerde genelde insan kendi savaşını doğaya karşı vermez. Âdemoğlu, medeniyeti önüne sığınak alarak vahşi doğadan kendini olabildiğince korumaya çalıştığından beri dile getirilen bir gerçektir: ‘Biz artık doğayla yaşayamayız.’

Her ne kadar ‘doğa, çevre’ gibi kavramlardan, uzaklaşma lüksümüz varmış gibi, onlar bizden ayrı varlıklar olarak soyutlamak kesinlikle mantıksız. Ancak çok uzun zamandır kendi hayatımız için limitlerde süren bir yaşam mücadelesi vermiyoruz, artık çocuklarımızı hazırladığımız varoluş Darwinist bir ‘hayatta kal’ mücadelesinden çok, tüketim kültüründe ayaklarını yere ne kadar sağlam basabilecekleri gerçeğine dayanıyor.

Gelelim olayı bağladığımız kısma; The Grey konuya daha önceki ağabeylerinin ve kardeşlerinin aksine babalarının bakışına yakın bir yerden bakmayı seçiyor ki, burada parantez açmak önemli filmin ana meselesi insanın doğadaki yeri değil. Film bir Vertical Limit veya The Edge değil de Deliverance’ın derinliğine ulaşmaya çalışıyor. Burada filmin ayakları yere basan bir duruş sergilediğini söylemek abartı olsa da sıradan ‘canavar bizi avlar bizde kaçarız’ tarzı old man-slasher’larından biri değil(Bu terim de vatana millete hayırlı olsun).

The Grey’in ana karakteri John Ottway’i tanımaya başladığımız ilk dakikada alttürün klişelerinden dünyanın yükünü omuzlayan bitik bir ruhu izleyeceğimizi anlıyoruz. Burada Ottway karakteriyle ilgili en önemli etken adamımızın Liam Neeson olması sanırım. Son yıllarda mücadeleyi asla bırakmayan kederli baba, eş dost rollerinde görmekten bu hikayede de karaktere karşı bayık bir aşinalık hissi verse de kanı Neeson’a kaynamış yönetmen Carnahan’ın akıllı oyuncu yönetimi, karakteri o aşinalığın dışına çekip orijinal bir noktaya taşıyor. Neeson’ın öyküye oyunculuğuyla kattığı derinlik ve gerçekçilik filmin en önemli kozlarından.

Alt türlerden ziyade Nicolas Cage’li felaket filmlerinin değişmez meselesi inancını kaybetmiş, sorumluluk sahibi baba onu en nihayetinde geri kazanır, formülü burada The Grey’e de uygulanmış. Fakat bu formül filmin finaline geldiğimizde ufak bir twist numarasıyla tersine dönsün diye konulmuş adeta. İnanç teması burada ana konuya biraz zorlama şekilde dahil edilmiş olsa da filmin ana meselesi zaten inançtan çok inanmaya değer bir şeyin kalıp kalmadığı adamlar hakkında. Bu noktada Neeson’ın Ottway karakteri tek başına değil, yedi karakterin hemen hepsinin cüzdanında bir resim ve bekleyeni olsa da yaşadıkları hayat en nihayetinde onları ‘hayatta kalmaya değer mi ki?’ sorusuyla baş başa bırakıyor. Karakterlerden birinin finaldeki vazgeçiş anı da gayrı resmi olarak filmin en büyük ve dolu sahnesi kesinlikle; filmin görseli gibi; sade, gri ve güzel.

The Grey’in buz gibi dünyasına baktığımızda, Joe Carnahan ilk filmi Narc’tan beri klip estetiğine takılıp kalmamış kaliteli aksiyon filmleri çeken bir yönetmen. Fazlaca ve bayık ürünler verilen bir türe derinlik katmaya çalıştığı için ayrıca takdir edilmeli; bugün tarzı nedense fazlaca kopyalanan, Smokin Aces’ ve Narc kıyas kabul etmezseniz kendi başlarına ayakta kalan gayet güçlü filmler. The Grey bu anlamda aksiyonu gayet manalı ve akılcı düzeyde tutmaya çalışıyor. Filmde grubun başına bela olan kurtların boyutları bile filmin kendi dünyasında mantıklı bir düzleme oturtuyor. Bu da tamamen yönetmenin o dünyayı kurarken ki özeniyle ilgili. CGI olan her şeyden artık istem dışı nefret etsem de, burada sinematografik düzeyde makul gerçekçiliğe sahip kurtların olması içinize su serpebilir. Aktüel bir ritme ve görselliğe sahip böyle bir eser de ‘An American Werewolf In London’ tarzı plastik efekt tadı almaya çalışmakta pek akıllıca olmazdı.

Görsel dünyası akla Jack London öykülerini getiren bir film The Grey. Olaylara ne yazının başında değindiğim Deliverance gibi kapsamlı bir doğa insan ikileminde yaklaşıyor ne de London’ın bayıldığı, vahşiliğin anatomisini didikliyor. Ancak üzerine aksiyon etiketi vurulmuş bir ‘hayatta kal’ macerası için kesinlikle üst düzey bir seyirlik. Dijital kameranın sunduğu bütün Alaska dokusu nimetleri gözünüzü okşayıp, soğuk dişlerinizi takırdatırken, sinemadan çıktıktan sonra da üzerine konuşmaya değer kelamlar kalacak bir film.

Öteki Sinema için yazan: Tolga Aydın

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Güzel bir film ben izledim ve çok beğendim burda paylaştığınız için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: