The Hunger Games vs Battle Royale

Suzanne Collins’in Harry Potter’ın bitmesinden faydalanarak Young Adult (11-15 yaş arası gençler) piyasasında bir numaraya fırlayan kitabı The Hunger Games, Japon yazar Koushun Takami’nin kitabı Battle Royale’i, ve bu kitaptan uyarlanmış, Kinji Fukasaku’nun 2000 yapımı filmini kopyaladığına dair suçlamalarla karşılaştı.

Öteki Sinema için yazan: Oktay Ege Kozak

Zaman içinde bir kült fenomenine dönüşmüş Battle Royale’in hatırı sayılır hayran kitlesi internette halen Hunger Games’in çalıntı olduğunu savunmakta. Hatta bazı Battle Royale hayranları ellerinde Battle Royale kitabını tutarken “Hunger Games’i kitapçıdan yeni aldım” gibi yorumlar yazmış.

Suzanne Collins’e göre ise kendisi kitabı yazarken ve yayınlarken Battle Royale’ın ismini bile duymamış. Kitabı yazarken ismini duymamış olabilir, ama yayın evinde kimsenin bu kadar ünlü bir kitabı ve filmi bilmiyor olmasına inanmak zor. Birisi mutlaka Collins’e benzerliklerden bahsetmiştir diye tahmin ediyorum.

Neyse, bu yazının amacı Hunger Games’in komplo teorilerini açığa çıkarmaya çalışmak değil, iki film uyarlaması arasında bir karşılaştırma yapmak. Şimdiden belirteyim, Hunger Games ve Battle Royale kitapları ile haşır neşir olmadığım için sadece sinema uyarlamalarına odaklanacağım.

Hunger Games ve Battle Royale’in ikisi de distopik bir dünyada bir grup gencin bir adaya zorunlu olarak yerleştirilip birbirlerini öldürdükleri sadistik bir oyun üzerine kurulu. Oyunun tek kuralı, son hayatta kalan genç, oyunu kazanır. Bu iki hikaye arasındaki en büyük fark, Hunger Games’de oyunun canlı yayında televizyonda yayınlanması, Battle Royale’in ise gizli bir oyun olması.

Fakat aynı konunun yine televizyonda yayınlanan, fakat daha yetişkin yarışmacılardan oluşan versiyonunu istiyorsanız, o zaman Arnold’lu Stephen King uyarlaması The Running Man’den daha uzağa bakmanıza sebep yok. Buna rağmen illa da bütün filmin televizyon programının gözünden aktarıldığı mockumentary tarzı bir versiyonunu tercih ediyorsanız 2001 yapımı Series 7: The Contenders’ı izleyebilirsiniz. Alpert Pyun’un Mean Guns’u da akla geliyor.

Kısacası Collins’in hikayesinin bir sürü versiyonu var Battle Royale dışında. Fakat konu bakımından en çok bu iki film birbirine yaklaşıyor.

Senaryo ve hikaye yapısı bakımdan iki film birbirinden çok değişik. Hunger Games’in baştan uzun gelen 140 dakikalık süresinin yarısı Katniss’in hikayesini ve içinde bulunduğu dünyanın kurallarını adım adım açıklaması ile geçiyor. Bu lineer yaklaşımın sonucu olarak filmin son bir saatinde ancak hikayeye ismini veren Açlık Oyunları’nın heyecanı başlıyor. Fakat ne yazık ki kitap serisiyle hiç bağlantısı olmayan seyirci, aşırı ekspozisyondan yorulmuş olduğu için hareket ve şiddet dolu finale kendini vermekte, karakterleri umursamakta zorlanıyor.

Diğer yandan Battle Royale, dakika 1, gol 1 tarzı bir yaklaşım ile oyunu hemen başlatıyor. Usta Takeshi Kitano’nun canlandırdığı psikopat öğretmen kuralları (ya da kuralsızlıkları) kısaca açıkladıktan sonra 42 öğrencinin olabilecek her yolla birbirlerini öldürmelerini izliyoruz. Bu tarz bir yaklaşımla seyircinin, özellikle 42 karakterden bahsederken, takip etmesi veya umursaması için bir protagonist yaratmak zor. Bu yüzden ilk yarım saat içinde oluşan katliamı fazla umursamamız beklenmiyor.

Fakat filmin süresi ilerledikçe kısa diyalog sahneleri ve flashback’ler ile yavaş yavaş filmin ana karakterleri organik bir biçimde oluşuyor. Yönetmen Fukasaku’nun kan dolu çatışma ve dövüş sahnelerinden ödün vermeden karakterleri ve yarattığı kara mizah dolu toplum iğnelemelerini ekonomik olarak başarıyla araya sıkıştırmasına saygı duymamak elde değil. Battle Royale’in ilk yarısı kolayca bu öğrencilerin yaşamlarını göstermek için kullanılabilirdi, fakat Fukasaku’nun bu non-lineer kumarı başarılı oluyor.

Hunger Games’in karanlık ve kasvetli dünyası genel Young Adult seyircisi için baştan fazla şiddetli olduğundan filmi Pleasantville ve Seabiscuit gibi muazzam filmlerden bilinen yetenekli yönetmen Gary Ross’un eli ayağı bağlı olarak PG-13 olarak bilinen 13 yaş sınırına uyarlaması zorunlu olmuş.

Bu yüzden oyunların kendisine geldiğimizde ölüm sahnelerinde karakterlerin içinde bulundukları durumun ciddiyeti ile alay ediyormuşçasına korkak bir yaklaşım var. Bu bakımdan sinemacıları suçlamak zor, sonuçta bu materyalin PG-13’e uydurulması lazım. Fakat baştan Collins’in hikayesinin genç okuyucuya uygun olup olmadığını tartışmakta fayda var biraz kanımca.

Battle Royale ise diğer yandan hiç bir reyting sınırına bağlı olmadan istediği kadar kan ve vahşet gösterebiliyor. Başka yönetmenlerin elinde safi sömürü olarak kullanılabilecek bu özgürlük, bu son filmini yönettiğinde 70 yaşında olan deneyimli yönetmen Fukasaku tarafından yaptığı sert toplum eleştirisi sansürsüz ve dürüst bir biçimde aktarılıyor. Karakterlerin girdiği ölüm-kalım savaşını bütün şiddetiyle izlediğimiz için durumun ciddiyeti ile iğneleyici eleştirinin kara komedisi mükemmel bir bileşim buluyor.

Diğer yandan Hunger Games’in 24 “katılımcı”sı hem av, hem de avcı pozisyonunda Hollywood sinemasından beklenen bir cool’luğa sahip. En panik yaratması gereken durumda bile karakterler belli bir sakinliği koruyabiliyorlar. Battle Royale’da ise bütün öğrenciler, bir kaç deneyimli psikopat hariç, her an umutsuz bir panik modunda.

Birbirlerini öldürdükleri sahnelerde ölen ve öldüren kan ter içinde, korku, karmaşa ve vicdan azabı dolu olarak gösteriliyorlar. Fukasaku’nun bu yaklaşımı Kurosawa’nın şaheseri Yedi Samuray’da çiftçilerin haydutları öldürürkenki korku dolu bağırışlarını hatırlatıyor.

Tabi ki Battle Royale’in deneyimsiz öğrencilerine kıyasla Hunger Games’in katılımcılarının çoğu bu oyunlar için eğitilmiş, yani bazı karakterlerin baştan öldürmekten haz alan sosyopatlar olması anlaşılabilir (Norman Bates ve Patrick Bateman tarzı bu tür karakterlerin neden bir Young Adult kitabında bulunduğu anlamak ise daha zor). Yine de biliyoruz ki daha fakir bölümlerden gelen oyuncular daha az deneyimli ve her dakika iki metre uzaklarında masum çocukların öldüğü bir oyunu bira fazla kolay kabulleniyorlar.

İşte geldik Hunger Games’in beni en çok rahatsız eden özelliğine, o da protagonistlerin bu sadistik dünyayı kabullenmekteki kolaylığı. Sonuç olarak fakir kısımlardan gelen bir sürü çocuk, azınlık olan zenginlerin eğlencesi için canlı yayında öldürülüyor, ve ana karakterler bu haksızlığı çok kolay kabul ediyorlar. Genelde bu tür hikayelerde sistemi alt etmeye uğraşan ana karakterlerin bu sefer tek amacı, oyunu kazanıp eve gitmek. Hatta oyunu kazandıktan sonra kendileriyle biraz gurur duyduklarını bile gösteriyor film.

Bu noktada birazcık komplo teorisine girmek zorundayım. %1 oranında zenginlerin ülkenin servetinin %90’ına sahip olduğu bir Amerika’da yaşıyorum. Son yılların ekonomik felaketlerinden sonra “Biz %99’uz” pankartlarıyla sokaklara doluşan on binlerce “Occupy Wall Street” katılımcısını gözlerimle gördükten sonra, distopik bir gelecekte %1’in ülkenin geri kalanına mahsur ettiği bu tarz bir sadistliği bu kadar kolayca kabullenen genç karakterler izlemek bana aşağılanmış hissi veriyor. Asilik dolu gençlerimize ne oldu?

Battle Royale ise seyirciye beklediği sonu veriyor tabi ki. Takeshi Kitano’nun şiirsel olduğu kadar absürd finalini bozmak bana düşmez, ama gayet tatmin edici bir son ile karşılaşıyoruz.

Sonuçta The Hunger Games, sinir bozan Twilight serisinden daha aklı başında bir hikaye sunmasına rağmen Battle Royale gibi bir şaheser karşısında sönüp kalıyor.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Katılıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: