The Jackal (1997)

90’ların Amerikan sinemasına karşı ilgim o kadar büyük ki “çöp” diye nitelendirilen filmlerin arasındaki hazineleri arayıp bulmaktan imtina etmiyorum.

Aslen bir remake olan Jackal da öyle bir çöp benim için; Kızıl Ordu repertuvarından Varshavianka’yı Massive Attacks’tan Superpredators ile birleştiren, en yakışıklı haliyle Richard Gere’ı en tuhaf haliyle Bruce Willis’le buluşturan, Soğuk Savaş sonrası propaganda slaytı gibi 90’lar kokan mücella bir film. Bunca yıl sonra gündemime girmesinin müsebbibi de rüyamda bana Churro satmaya yeltenen Richard Gere’dır bu arada. Madem öyle, kırk yıl boyunca Doğu ile Batı’yı ayıran Demirperde’nin yırtığından Rusya’nın bağırsaklarını emen, Berlin Duvarı yıkıntıları üzerinde gezinen Amerika’ya seçim propagandası gibi paye veren bu pazar ekonomisi ürününü Öteki Sinema’da inceleyelim dedim.

elfilm.com-the-jackal-302601Filmi incelerken dönemin ruhunu ele almamak olmaz çünkü 90’lar çok enteresan bir dönemdi gerçekten. Dünyanın günün moda tabiri ile “üst akıl” tarafından yönlendirilip oradan oraya koşturulduğu benzersiz bir süreçti. Bir yandan sürekli gelişen teknoloji hayatımıza hızla nüfuz ederken “Tam Dua” kitabını saklayan çok amaçlı kanepelerimizde oturup, merdiven altı tesislerde üretilen leblebi tozunu höpürdetiyorduk. Elimizdeki TV dergisinin ince kuşe kâğıdını yanlışlıkla buruşturup Cesur ve Güzel izlerken bir dakika sonra Irak’a yağdırılan füzeleri gözlemliyorduk. Etrafımızda Körfez Savaşı vardı, o zamanlar daha büyük ve lezzetli olan hamburgerler vardı, harika kalem ve ajandalar veren bankalar çökmüş, borsalar tehlike altına girmişti. Para birimleri değişiyor, Avrupalılar servetlerini birliğe bağlıyor, Rusya ne yapacağını bilmeden içten içe kendini yiyordu. Biz ise sanki bunların hiçbiri olmuyormuş gibi sürekli Amerikan filmi izliyorduk.

O zaman henüz bilmiyorduk ama milenyumdan bir durak önce, son hız dijital çağa ilerleyen Amerika’nın The Day of the Jackal’ı yeniden çevirmesi ve konuyu Fransa’dan alıp Rusya’ya getirmesi tesadüf değildi. Hollywood Soğuk Savaş’tan galip çıkan ABD’nin zaferini her fırsatta ilan etmekten özel bir zevk alıyordu. Bu defa filmin kötü adam ihtiyacı kontenjandan dolayı Ruslardan karşılanmıyordu üstelik. İşin arkasında gerçekten özel bir neden vardı. Biz, TV’de Amerikan filmi izleyerek büyümüş Özal nesli dünyanın öbür ucunda yer alan Amerika’nın her şeyine hâkimken, yanı başımızda duran Rusya dendiği vakit bavul ticaretinden, “Nataşa” haberlerinden ve bakkallarda kullanılan abaküslerden fazlasını söyleyemiyorduk. Cahildik. Yönlendirilmeye açıktık. Okumuyorduk.

elfilm.com-the-jackal-302596Ve “Çakal” 1998’in kışı “büyük bir hit olarak” sinemalarımıza girdiğinde Carlos the Jackal / Ilich Ramírez Sánchez’i bir devrimcinin kaotik oğlu olarak değil, çelik gibi soğuk gözleri ve sarı saçlarıyla Bond rüzgârları estiren bir İngiliz / Amerikan kırması olarak tanıdık. Kurgu bize yine yalan söylüyordu. Hatta kurgu o kadar profesyonel bir yalancıydı ki“Masum kurban olmadığına inanıp” “Devrimci İslam” diye kitap yazan olağanüstü ilginç bir karakteri bizim için Bruce Willis’e indirgeyebiliyordu. O nedenle Jackal’ın film olarak gücü iyi bir film olmasından değil –ki iyi bir film değildir- tarihi geçmişi karmaşık bir figürü örseleyip, imgeleri parazitlendirmesinden gelir. Bugün “Çakal” dediğiniz zaman aklınıza bir karakter gelmesi gerekiyorsa filmi ister sevin, ister nefret edin Bruce Willis’i (de) hatırlarsınız. Çakal’ın deyimiyle“Tanrı’ya olan inancını kaybetmekten doğan boşluğu Marx ve Lenin ile dolduran Rusların” Marx ve Lenin’e olan inançlarını kaybetmekten dolayı doğacak boşluğu neyle dolduracağını söylemesinden midir bilinmez tesadüfen 1997’den bu yana müebbet cezasını çekiyor.

Bu kadar uzun bir girizgâh yaptım madem filme de iyi ya da kötü biraz değineyim. Filmin iyi ayaklı muhteşem bir yanı var; bunlardan birincisi Prodigy, Massive Attack, Moby, Apollo 440 gibi muazzam isimleri barından efsane Soundtrack’i… İkincisiyse Cartel Burwell tarafından bestelenen film müziği ki Çakal karakterine yüklenen gerilimin asıl sahibi gamzelerinden ötürü insana sevimli gelen Willis değil Burwell’ın şaheseridir bence. Filmin müzikleri, Score’u, ses tasarımı öyle iyi ki bugün bile okullarda ders olarak okutulabilir.

elfilm.com-the-jackal-302617Bir diğer başarılı yanı amacına tam anlamıyla hizmet eden jeneriğidir ki bunda da yine Kızıl Ordu repertuvarından Varshavianka’yı Massive Attacks’tan Superpredators ile birleştiren müziğin etkisi çok büyüktür. Filmin aslında bir aksiyon filmi “bile” olmadığını, Soğuk Savaş dönemini bitiren olayların arka kapağına vurulmuş ucuz ve etkili bir pul olduğunu jenerikten anlıyoruz. Jeneriğin Sovyet bayrağı ve Varshavianka marşı ile açılması, Ronald Reagan’ın dönemin Sovyet lideri Mikail Gorbaçov’a söylediği “Mr. Gorbaçov, tear down this wall!” cümlesi sırf kötü adam “Çakal” olduğu için onun komünist kökenine inen bir gönderme değildir. Tüm filme Sovyet İmparatorluğu’nun 70 yıl süren “komünizm denemesine” son verdiğine ve sistemin Amerikan yardımıyla bile düzelmeyecek şekilde çöktüğüne dair mesajlar yedirilmiştir. Öyle ki komünizm Amerika’daki karşılığı düşünülürse aslında bir sistem bile değildir, yalnızca kendi canavarlarını -Rus Mafyası- yaratmış başarısız bir denemedir.

Filmde karakterler muazzam bir Rus & Amerikan yakınlaşması içine girerler. Örneğin çöken Sovyet sistemini temsil eden onurlu Binbaşı Valentina Koslova kendi canı pahasına FBI direktörü Carter Preston’ı korur. Fakat iş sisteme geldiğinde aynı yakınlaşmayı göremezsiniz. Çünkü Carter Preston (Sidney Poitier) Declan Mulqueen’la (Richard Gere) Valentina Koslova (Diane Venora) hakkında konuşurken şu sözleri sarf eder:

“Binbaşı Koslova bana göre kadından asker olmaz tartışmalarına söz verdi. Hayatımı kurtarırken kendi ölüm fermanını imzaladığının farkındaydı. Ancak bu iş bittikten sonra ona yeni bir kimlik vermeyi teklif ettiğimizde “iyi adamlar saklanmaz” dedi. Öyle bir ülkede, öyle bir sistemde, bu inanılmaz bir şey.”

Bu paragraf 125 dakikalık filmin özeti gibidir adeta. Hollywood’un sadece bu mesajı verebilmek için bunca “aksiyona” katlandığını anlamak için bir “Soğuk Savaş” dosyası açmak lazım. Onu da The Jackal için açmak istemiyorum. Yazıyı film hakkındaki enteresan gerçekleri derleyerek bitireyim.

elfilm.com-the-jackal-302609Söylenen o ki bu filmden sonra Gere ile Willis bir daha asla birlikte çalışmak istememiş. Ama başka bir hikâyeye göre ikisi filmi çekerken neredeyse hiç bir araya gelmemişler. Bu nedenle birbirlerini gördüklerinde “filmin nasıl gidiyor?” diyerek, birbirlerine takılıyorlarmış. Aslında Gere’ın Çakal’ı oynaması düşünülmüş. Fakat bence hem romana daha uygun olduğu için hem de Gere kahramanı oynamak istediği için Willis’a Çakal rolünü vermişler. Sean Connery, Liam Neeson ve Matthew McConaughey bu film için teklifleri reddeden diğer isimlermiş.

Soğuk savaş sonrası Amerikan Sineması ve propaganda teknikleri ile ilgileniyorsanız The Jackal’ı izleyebilirsiniz. En azından sadece teknik açıdan bile çoluk çocuğun dahi diline düşen “Amerikan propagandası yapıyorlar yaeee”cümlesinden çok daha ilginç zenginlikler bulma şansınız var ve bunları bir kere yakaladınız mı bir daha o tattan kopamıyorsunuz. Bu tıpkı II. Dünya Savaşı döneminde Hitler için üretilen esprili kibritleri biriktirmeye benzeyen bir koleksiyonculuk. Bir sonraki 90’lar sineması kuşağında görüşmek üzere, herkese iyi seyirler!

Yazar hakkında: Emel Bilge Çınar

1985 yılında İstanbul’da doğdu. İlk sinema deneyimi Jurassic Park olmuştur. Animasyon ve VFX alanında eğitim almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Türkiye’ye döndükten sonra 3 yıl boyunca Post Producer olarak çalıştı. Bugünlerde bağımsız olarak 3D animasyon ve oyun yapımı üzerinde emek harcıyor. 2009′dan bu yana çeşitli mecralarda sinema ve TV üzerine yazılar yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir