The Karate Kid Serisi Zaman İçinde Nasıl Değişti?

“Tek kanal dönemi” deyince olumsuz bir şeymiş gibi geliyor ama evvel zaman içinde, zorlama yöntemlerle kendi içine kapanmaya çalışmayan bir ülkede yayın yapan o tek kanalın içeriği, bugünkü “çok kanallı tek kanal” döneminden çok daha doluydu. Pek çok filmi ve diziyi ilk orada izledik. The Karate Kid de onlardan biriydi. Hangi yıldı hatırlamıyorum, önce tanıtımını gördük televizyonda. “Bu sıradan bir dövüş filmi değil, işin içinde felsefesi de var” demeye getiriyordu fragman. Video döneminin yıldızı olan American Ninja, No Retreat No Surrender gibi dövüş filmlerinden farklı bir şeyler çekmek, “ailece izlenebilecek dövüş filmi” yapmak kolay pazarlanabilir bir şeydi ve hazırladığı fragmandan TRT’nin de duruma uyandığı belli oluyordu. Babama “izleyelim mi” dedim, “izleyelim” dedi. Akşam oldu, geçtik televizyonun karşısına.

KONTROL GRUBU: THE KARATE KID (1984)

The Karate Kid, dövüş filminden ziyade Rocky gibi bir “underdog” filmi aslında. Rocky’yle bir başka ortak noktası yönetmen John G. Avildsen. Formül aynı. Geçim sıkıntısı yerine liseli zorbalığı, Adrian yerine Ali var ama özünde içinde bulunduğu bataklıktan çıkışı bir spor müsabakasında arayan ve kazanacağına ihtimal verilmeyen Daniel LaRusso’nun sıfırdan zirveye ulaşmasını anlatıyor. Bunu unutulmaz sahnelerle yapıyor tabii. Miyagi’nin karateyi iş yaptırarak öğretmesinden Bonsai’nin anlam ve önemini anlatmasına kadar hâlâ aklımda kalan sahneler var. Dahası Karate Kid “bu iş sille tokat girişmekten ibaret değil, bir de felsefesi var” vaadinin de altını dolduruyordu. Bay Miyagi’nin özlü sözleri hâlâ dipdiri. Çok derin bir felsefe değil elbette. Hatta Lucas’ın Jedi felsefesinden çok farkı da yok ama 1984 yılında bir ilkti ve etkileyiciydi. Onun açtığı yoldan daha sonra bir üçlemeye dönüşen Best of the Best gibi başka dövüş filmleri de gidecekti.

O dönemdeki pek çok film gibi, karakter tanıtımında da çok doğru işler yapıyordu The Karate Kid. Daha açılış jeneriği bitmeden Daniel LaRusso’nun kim olduğunu biliyorduk. O yüzden Miyagi’nin 10 dakikada baba figürüne dönüşmesini hiç yadırgamıyorduk. Ama filmin en büyük numarası iki sensei arasındaki benzerlikti. Hem Kreese’i, hem de Miyagi’yi şekillendiren katıldıkları savaşlardı. Kreese, karateyi öğrendiği Vietnam’da gerilla savaşının en acımasız halini görmüştü, öğrencilerine de bunu anlatıyordu. “Bu dojoda acı yok. Bu dojoda korku yok. Düşmana önce sen vur!” Miyagi ise II. Dünya Savaşı’na katılmıştı. Uğruna savaştığı ABD, toplama kampına tıktığı karısı doğum yaparken bir doktor göndermeyi bile çok görmüştü. Karateyi çocuk yaşta, babasından öğrenen Miyagi, bu büyük travmadan sonra hayatındaki dengeyi yeniden bulmayı başarmıştı. Miyagi dengesini yılda sadece 1 gün, karısının ölüm yıldönümünde izne çıkarıyordu. O gün sake içip zil zurna sarhoş oluyor, doğmamış çocuğuyla birlikte ölen eşinin yasını tutuyordu. Başka bir deyişle, savaşta öğrenen Reese için karate bir silah, babasından öğrenen Miyagi içinse bir zırhtı.

Bunlara bir de zengin kız-fakir oğlan aşkı gibi alt hikâyeler eklenince film yeterince zengin bir öykü sunuyordu seyircisine. Ama sorunsuz da değildi. Karate konusunda yetkin olmayan oyuncular, uydurmasyon hareketler gibi şeyler yüzünden filmin en çok yaşlanan yönü adını aldığı dövüş sanatını içeren sahneler maalesef.

THE KARATE KID PART II (1986)

The Karate Kid, 8 milyon dolarlık bütçeyle yaklaşık 91 milyon dolar gelir elde etti. Bir tane daha çekilmesi, şart da ne kelime, farzdı. The Karate Kid: Part II, 1986’da gösterime girdi. Yani stüdyonun projeyi onaylaması, senaryonun yazılması, ön prodüksiyon, çekimler, post prodüksiyon, pazarlama. Hepsi iki yılda oldu bitti. Yaratıcılığa fazla zaman kalmadı tabii. Serinin ikinci filmi, birinci filmin karakterlerini ve bazı unsurlarını almakla yetiniyor. Bir tek mekân değişiyor. Okinawa’ya gidiyor, bu arada Miyagi’nin geçmişine de dalıyoruz. Ali’nin Okinawa’ya gelmesi biraz garip kaçacağından Daniel-san’la ilişkisi sona eriyor. Böylece Kumiko geliyor. Filmde Miyagi’nin en yakın arkadaşı Sato’nun nişanlısına âşık olduğunu, o yüzden Okinawa’dan ayrıldığını öğreniyoruz. Miyagi Sato’yla, Daniel-san Sato’nun yeğeni Chozen’la uğraşıyor. Miyagi eski yavuklusuyla bir araya gelirken Daniel yeni manita yapıyor. Bütün bunlar 113 dakikalık filmin yaklaşık 90 dakikasını işgal ettiği için karateye yer kalmıyor.

Evet, filmin adı Karate Kid ve ilk film işin felsefesine inmesiyle ünlü ama devam filminde karate yok ki felsefesi olsun. Felsefesi meselesi iki cümleyle geçiştiriliyor (Kural 1: Karate sadece savunma içindir. Kural 2: Önce birinci kuralı öğren). Bir de Daniel’ın filmin sonunda yapmak için iki dakikada öğrendiği yeni bir uydurmasyon hareket var, hepsi bu. Filmin en iyi yanı ilk filmin sonuna kusursuz bağlanan başlangıcı ve Peter Cetera’nın Glory of Love şarkısı sayılabilir. Gerçi şarkının sözleri biraz eski kalıyor bu devirde. “Senin şerefin için mücadele edecek erkeğim, hayallerinin kahramanı olacağım, beyaz atlı prensinim” gibi sözler 2018 yılında romantik hisler uyandırmaktan çok tüyleri diken diken etme potansiyeli taşıyor.

THE KARATE KID PART III (1989)

13 milyon dolar bütçeli ikinci film gişede 115 milyon dolar getirince yapımcılar “bu sinekten daha yağ çıkar” dedi ve üçüncü filmin çalışmalarına başladı. İlk filmin kötüsü John Kreese bu filmde geri dönüyor. Acımasız sensei bu sefer Vietnam’dan arkadaşı olan Terry Silver’ın desteğini de arkasına alarak LaRusso ve Miyagi’den intikam almak için saçma sapan bir planı uygulamaya koymaya çalışıyor. Amaçları LaRusso’yu yeniden turnuvaya çıkarıp unvanını elinden almak. Bunun için genç bir karateci bile buluyorlar. Fakat LaRusso turnuvaya tekrar katılmaya yanaşmayınca mobbing yapmaya başlıyorlar. Mesele bundan ibaret. Bir de bonsai ağaçlarıyla ilgili bazı saçmalıklar dönüyor ama sonuçta filmde kayda değer bir şey olduğunu söylemek güç.

Yapımcıların ilk filmi taklit etmemenin yolunu ilk filmdeki şeyleri çıkarıp yerine hiçbir şey koymamak olarak görmesi, filmin en enteresan yanı. LaRusso’nun annesi, Amerika’ya geri dönülmüş olmasına rağmen sudan bir bahaneyle yok. Yeni bir hatun var ama aralarında aşk yok. Tamam, olmak zorunda da değil ama aşkın yerine bir şey konmadığı için karakterin bir fonksiyonu da yok. Çıkarsanız hiçbir şey eksilmez. Filmin finali hariç, karate yok, felsefesi hiç yok. Filmin durumu o kadar vahim ki yönetmen John G. Avildsen bile “ilk filmin ucuz bir kopyası” gibi durduğunu ve filmin “çok kötü” olduğunu kabul etti. İkinci film dolaylarında olan bütçesinin yaklaşık dört katını gişede elde ederek zarar etmedi ama seriye ağır bir darbe vurdu.

THE NEXT KARATE KID (1994)

İlk üç filmin yapımcısı Jerry Weintraub, “belki bu sefer olur” diyerek beş yıl aradan sonra seriye bir film daha eklemeye karar verdi. Bu sefer ne ilk üç filmi yönetmiş olan John G. Avildsen, ne yine ilk üç filmin hepsini yazmış olan Robert Mark Kamen, ne de Daniel LaRusso’yu oynayan Ralph Macchio geri döndü. II. Dünya Savaşı’ndaki komutanının cenazesine katılan Miyagi, onun torununa bakıcılık yapmak için Boston’da kalmaya karar veriyor. Anne ve babasını kaybetmiş olmasının travması ergenlik isyanlarıyla birleşince iyice çekilmez olan Julie Pierce’ı her zamanki babacan tavırları ve karatenin verdiği huzurla adam etmeye çalışıyor. Bu arada gereksiz bir şahin alt öyküsü ve Julie’nin yavuklusunu kurtarmasıyla sonuçlanan içinde “kötü kalpli beden eğitimi öğretmeni” olan, ne idiği belirsiz bir çatışma daha var.

Önceki filmleri vücuda getiren ekip, ilk filmin başarısını tekrarlayamasa da Karate Kid’in ne olduğunu biliyorlardı. Karakterleri ve hikâyeyi hiç anlamayan birileri tarafından çekilmiş olması, The Next Karate Kid’in seriye getirdiği en büyük yenilik. Film, bir Karate Kid filminden başka her şeye benziyor. Önceki filmlerde karatenin Budistler tarafından icat edilmiş olduğuna şiddetle itiraz eden Miyagi, Julie’yi eğitmek için Budist tapınağına götürüyor. Julie demişken, Hilary Swank’ın karate hareketlerini seyirciye satmak konusunda Ralph Macchio’dan çok daha başarılı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Ama Pat Morita’yla Michael Ironside arasındaki dövüş sahnesi gözlerinizi acıtacak kadar berbat. Sayısız Razzie ödülü almaktan Star Trek 5 sayesinde kurtulan filmin sadece Hilary Swank’ı değil, Walton Goggins’i de meşhur etmiş olmasıysa enteresan.

COBRA KAI (2018)

Eski dostlar yeniden aramızda! Daniel LaRusso geri dönüyor ama ilk bölümde görünmüyor bile. Dizinin asıl kahramanı, ilk filmin kötü çocuğu Johnny Lawrence. Sadece kahramanlar değil, ilk filmin felsefi çatışması da geri dönüyor: Miyagi’nin dengesine karşı Kreese’in acımasızlığı. Fakat karate, her ne kadar çok temel bir noktada duruyor olsa da Cobra Kai aslında bir karakter dizisi. Johnny, pek bu çağa gelememiş biri olarak çıkıyor karşımıza. 80’lerden kalma bir arabaya biniyor, 80’lerin müziklerini dinliyor, 80’lerin filmlerini izliyor. Son başarısını o zaman kazanmış çünkü. LaRusso karşısına çıkmadan önce Hill Valley turnuvasını kazanmış. Karakterin derinine inildikçe sürprizler çıkıyor karşımıza. O sürprizlerden en büyüğü LaRusso’yla can düşmanı Johnny’nin aslında birbirlerinden pek farklı olmaması. Kötü bir baba, kötü bir sensei derken görüyoruz ki Johnny, aslında LaRusso’dan bir rol model uzaklıkta.

Dizinin en keyifli yanıysa ilk filmin öğrencilerinin bu filmin öğretmenleri olması. LaRusso cephesinde yeni bir şey yok. O yine dengenin sadece karatede değil, tüm hayatta önemli olduğundan dem vuruyor. Asıl mesele, Johnny’nin artık bir rol modele dönüşmüş olması. Bunun sonuçlarını sezonun final bölümünde görüyoruz. Johnny Lawrence, kendi öğrencilerine baktığında çocukluğunu görüyor ve gördüğü şey hiç hoşuna gitmiyor. Üstelik bunun kendisi için ağır bir bedeli oluyor ve hayatı, gitmek istediği yönün tam tersi istikamette ilerlemeye başlıyor. Johnny’nin bu duruma nasıl müdahale edeceğini, hayatını çekip çevirmek için daha mı fazla çaba göstereceğini, yoksa artık pes edip Cobra Kai’nin acımasız felsefesine tamamen teslim mi olacağını ileriki sezonlarda göreceğiz. Karakterler ve olaylar yer yer biraz karikatürize olsa da bu naif havanın kökeni 80’li yıllarda olan bir öyküye yakıştığını düşünüyorum. Cobra Kai, ilk Karate Kid’den bu yana serinin en iyi üyesi.

THE KARATE KID (2010)

Aynı karakterlerin öyküsünü devam ettirdiği için Cobra Kai’yi araya aldım ama 2010 yılında seriyi hayata döndürmek için bir hamle daha yapıldı. Hikâye ilk filmle aynı: Okulun kabadayısından zorbalık gören bir çocuk, başlangıçta istemese de sonradan baba figürüne dönüşen acılı bir sensei, bir aşk unsuru ve kahramanla hasmı arasındaki çatışmayı çözecek araç olan karate– Değil, kung fu. Miyagi’nin yerine gelen Han’ı tam bu rolün adamı olan Jackie Chan canlandırıyor. Smith ailesinin Hollywood’u ele geçirmeye çalıştığı dönemde çekildiğinden serinin gediklisi Jerry Weintraub’a yapımcılık rolünde eşlik eden Jada Pinkett – Will Smith çiftinin kıymetli mahdumları Jaden Smith, baş karakter Dre’yi canlandırıyor. Jaden “oyunculukta kütük ekolü”nün önde gelen temsilcilerinden biri olduğundan dramatik sahnelerde aksıyor, rol arkadaşlarıyla arasında bir kimya da yok. Ama Smith’in babasıyla oynadığı filmde bile bir kimyası yoktu zaten. Jaden, bu açığını dövüş sahnelerinde kapatıp bu açıdan Hilary Swank’ın bile fersah fersah ötesine geçiyor.

Hollanda asıllı yönetmen Harald Zwart ilk filmin unutulmaz sahnelerini, hafızalarımızda taze kalmalarını sağlayan duygularla birlikte yaratmak konusunda fena bir performans çıkarmıyor. Mesela “cilala, parlat” muhabbetinden sonra (bu filmde ceket çıkar, ceket giy) kahramanımızın aslında karate öğrendiğini fark ettiği, tüm parçaların bir araya geldiği sahne burada etkileyici. Filmin en büyük sıkıntısı bu sahneleri birebir alırken arka planlarını es geçmek. Söz gelimi Miyagi ve Kreese taban tabana zıt felsefeye sahiplerdi ama bunun sebebi yaşadıkları, yetiştirilme tarzları ve katıldıkları savaşlardı. Yeniden çevrimin senaryosunda “acımak yok” diyen karakterin altı doldurulmayınca “kötü olmak için kötü” tuzağına düşülüyor. Han hakkında biraz daha fazla bilgiye sahip oluyoruz. Örneğin oğlunun ve eşinin içinde öldüğü arabayı her sene onarıp ölüm yıldönümlerinde tekrar parçalaması güzel buluş. Ama filmin ana öyküsüne Miyagi’nin acısı kadar iyi yedirilmiş bir şey olmadığından biraz havada kalıyor. Kısacası bazı sahnelerde ilk filmin başarısını egale eden, aksiyon bakımından ilk filmin önüne geçen ama öykü ve karakterler bakımından gerisine düşen bir yeniden çevrim The Karate Kid.

Yazının başlığı “nasıl değişti” ama geneline baktığımız zaman The Karate Kid serisinin değişmekten ziyade ilk filmin formülünü yeniden uygulamaya çalıştığını görüyoruz. Serinin ikinci, üçüncü ve dördüncü filmleri bu alanda giderek artan bir başarısızlık grafiği çiziyor ve pek kayda değer filmler değil. Ama karakterleri sevdiyseniz veya Cobra Kai’de şöyle bir sözü edilip geçiştirilen olayların detaylarını öğrenmek istiyorsanız ikinci ve üçüncü filmlere şöyle bir bakılabilir. The Next Karate Kid’in böyle bir özelliği bile yok. 2010 tarihli yeniden çevrimin de değişmek gibi bir niyeti yok ama ilk filmin formülünü başarıyla uygulamaya en çok yaklaşan o. Dövüş sahneleri söz konusu olduğundaysa açık ara en iyisi. Seriye tek değişim Cobra Kai’yle geliyor. Ama ne değişim! Daha ana karakteri ilk filmin kötüsü yaparak “bende parlak fikir çok” diyor dizi. İlk filmin prensiplerinden uzaklaşmadan, aynı karakterlerle taze bir öykü anlatırken yer yer şaşırtıyor bile. İki, üç ve dördüncü filmleri izlerken çektiğiniz sıkıntıların sonucu bu kadar iyi olacaksa seriyi baştan sona izleyin derim.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir