Ana Kuzusu Seri Katil: The Killing Kind (1973)

Bebek Yüzlü Katiller

Her ikisinin de yapım tarihi 1960 olan Psycho ve Peeping Tom filmlerinden sonra yeni bir (seri) katil şablonu popüler olmaya başladı. Artık sinemanın yeni katilleri, içe kapanık, belirsiz bir şekilde efemine, nevrotik ve görünürde zararsız genç erkeklerdi. Anthony Perkins’in canlandırdığı Norman Bates ile Karlheinz Böhm’ün canlandırdığı Mark Lewis, kendilerinden önceki katillere nazaran daha sempatik, daha sıcakkanlıydılar ama yine de sokaktaki insanlarla (toplumla) bir arada olmamayı tercih ediyorlardı. Her ikisinin de sığınak olarak kullandığı aileden kalma bir evi vardı. Alfred Hitchcock ve Michael Powell’ın bütünüyle huzursuz eden bakış açısının bu denli güçlü olması, katil karakterlerin iç dünyası ile toplumun manasızca kabullendiği farazi “normal” arasındaki zıtlıktan kaynaklanıyordu. Sonraki yıllarda Psycho ve Peeping Tom’u takip (ya da taklit) eden birçok film oldu. Curtis Harrington’ın yönettiği The Killing Kind da onlardan biri.

Sinemaya Adanmış Bir Ömür: Curtis Harrington

Filme geçmeden önce değeri fazla bilinmeyen sinemacılardan biri olduğunu düşündüğüm Curtis Harrington’ın hayatına filmografisi üzerinden bir göz atalım. 1926 doğumlu Harrington, ‘underground sinema’nın Amerika’daki yükseliş sürecinde Maya Deren, Sydney Peterson, James Broughton, Williard Mass ve Kenneth Anger gibi isimlerle beraber aktif rol aldı. 1940’lı yılların başından itibaren çektiği deneysel kısa filmlerle ‘underground sinema’ hareketinin içinde yer aldı. Andy Warhol filmlerinin sinemalarda gösterilmeye başlamasına kadarki uzun süreçte adıyla müsemma yeraltında kalan ‘underground sinema’, Hollywood ile yarışacak bir girişimde bulunmamıştı ama hareketin içinden biri Hollywood’da çalışmaya başladı. Dennis Hopper’ın da rol aldığı 1961 tarihli, düşük bütçeli Night Tide isimli ilk uzun metrajlı filmiyle ana akım sinemaya transfer olan Harrington, daha sonra Roger Corman’ın kanatları altına giren sinemacılar kervanına katılarak Voyage to the Prehistoric Planet (1965) ile kült bilim kurgu-korku Queen of Blood’ı (1966) yönetti. Hemen ardından gelen psikolojik gerilim Games (1967) ile bilinirliğini arttırdı. Henüz kariyerlerinin başlarında olan James Caan ve Katharine Ross’un da rol aldığı filmin yıldızı hiç şüphesiz ki Simone Signoret idi. What Ever Happened to Baby Jane?’in (1962) umulmadık başarısı ile start alan ve ‘Hag Horror’ ya da ‘Hagsploitation’ olarak isimlendirilen, yaşı geçkin eski kadın yıldızların başrolde olduğu korku-gerilim filmleri furyasına Games ile katılan Harrington, furyanın en üretken yönetmeni oldu. What’s the Matter with Helen?’da (1971) Debbie Reynolds ve Shelley Winters, Whoever Slew Auntie Roo?’da (1971) yine Shelley Winters, The Killing Kind’da (1973) Ann Sothern ve Ruby’de (1977) Piper Laurie ile beraber çalıştı. 1970’li yıllarda art arda televizyon için korku filmleri çekti: The Cat Creature (1973), Killer Bees (1974), The Dead Don’t Die (1975) ve Devil Dog: The Hound of Hell (1978) en akılda kalıcı olanlardı. Ruby’nin çekimleri bittikten sonra finali beğenmeyen yapımcıyla ters düşmesi etkili midir bilinmez ama sonrasında televizyon için çalışmaya başladı ve daha çok Dynasty (Hanedan), The Twilight Zone (Alacakaranlık Kuşağı), The Colbys ve Charlie’s Angels (Charlie’nin Melekleri) gibi dizilerin çeşitli bölümlerini yönetti. Son olarak yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı, Edgar Allan Poe uyarlaması Usher (2000) isimli kısa film ile kariyerine son noktayı koydu. Ne ilginçtir ki kariyerinin ilk yönetmenlik denemesi de yine kendisinin yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı, Poe’nun aynı öyküsünden uyarlama kısa film The Fall of the House of Usher (1942) idi. Curtis Harrington, 2007 yılında kalp krizi geçirerek öldü.

Harrington’ın hayatında, mutlaka bahsetmemiz gereken önemli bir detay daha var. James Whale’in yönettiği, Universal yapımı korku komedi The Old Dark House (1932), gişede çuvallayınca kimsenin ilgilenmediği bir film haline gelmiş. Hatta Universal, J.B. Priestley romanından uyarlama filmin telif haklarını bile uzatmadığından, William Castle 1963 yılında aynı isimle yeni bir uyarlama daha çekmiş. Castle’ın filmi gösterime girince piyasadan tamamen toplatılmak zorunda kalan ilk film kaybolmuş. Curtis Harrington, 1968 yılında Universal’ın depolarında yaptığı kazılar esnasında, artık kayıp olduğu düşünülen filmi bulup ortaya çıkarmış ve restore ettirmiş. Bugün korku komedi türünün en önemli filmleri arasında gösterilen The Old Dark House’u izleyebilmemizi sağlayan Harrington, sadece bu nedenle bile takdiri hak ediyor.

The Killing Kind

Harrington filmografisinde ayrıksı bir yerde duran The Killing Kind, ana kuzusu bir gencin hapisten çıkıp anne evine döndükten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Tina isimli bir genç kıza toplu halde tecavüz edenler arasında yer aldığı için 2 yıl hapse mahkûm olan 20’li yaşların başındaki Terry, cezasını çekip annesi Thelma’nın pansiyon olarak da işlettiği çok katlı büyük eve geri döner. Herhangi bir işte çalışmayan Terry, kimi zaman evin küçük tadilat işlerine yardımcı olsa da genelde günlerini haytalık ederek geçirir. Tecavüz davasında bir komploya kurban gittiğine inanan Terry, başta Tina olmak üzere sorumlu tuttuğu kişilerden intikam alma isteğiyle yanıp tutuşur. Annesinin de bilmeden yanlış yönlendirmesiyle intikam planlarını birer birer uygulamaya başlar.

*** Bundan sonraki kısım eser miktarda sürprizbozan barındırır. ***

Filmin hemen başındaki tecavüz sahnesi, korku filmlerinde görmeye alışık olmadığımız türden. Sakin bir plajdaki iskelenin altında Tina’ya tecavüz eden bir grup genç erkeğin arkasında Terry de bulunuyor. Diğerleri kararlı bir şekilde tecavüz ederken Terry çekingen bir şekilde biraz geride kalıyor ve gördüğü manzara karşısında şoka uğruyor ama hiçbir müdahalede bulunmuyor. Diğerleri Terry’yi zorla tutup kot şortunu indiriyor ve zorla Tina’nın üzerine doğru itiyor. Ne olduğunu anlayamayan Terry, Tina’ya tecavüz ederken acı içinde çığlıklar atıyor. Yani Terry, aynı anda hem tecavüzcü hem de kurban oluyor. Ama muhtemelen durumu kabullenmek istemeyen Terry, kesinlikle tecavüz etmediğini ve Tina’nın mahkemede yalan beyanda bulunarak boşu boşuna hapis yatmasına sebep olduğunu söylüyor. Yani buradaki asıl kurbanın kendisi olduğuna inanıyor. İlginçtir, diğer tecavüzcülerin akıbeti hakkında tek bir ipucu bile verilmiyor. Hatta Tina’nın tecavüzden sonra neler yaşadığı, mahkemede Terry’nin ismini verirken yalan söyleyip söylemediği ya da onun gerçekten tecavüz edenlerden biri olduğuna inanıp inanmadığı gibi detaylar hiç belirtilmiyor. Film tamamen Terry’nin dönüşümüne odaklanıyor. Terry, annesinin etkisiyle kendini toplumdan izole ederek inşa ettiği hayal dünyası içinde kendince güvenli ama huzursuz bir yaşam sürüyor. Dış dünyayla kısıtlı ilişki içerisinde geçen ergenlikten yetişkinliğe geçiş döneminde dâhil olduğu olağandışı olay, Terry’de travma etkisi yaratıyor ve henüz tam manasıyla anlamlandıramadığı cinsellik hakkında sakat fikirler edinmesinin yanı sıra içindeki canavarın ortaya çıkmasına da sebep oluyor.

Dengesiz bir ruh hali sergileyen Terry’nin içinde büyüttüğü nefretin hedefi çoklukla (ataerkil düzenin de hedef tahtasından inmeyen) kadınlar ve hayvanlar oluyor. Zamanının büyük çoğunluğunu genelde yaşlı kadınların kaldığı pansiyonda geçirdiğinden etrafı kadınlarla ve annesinin beslediği kedilerle çevrili olduğu için bu çok şaşırtıcı değil. Ancak çevresindeki kadınlar da toplumun “normal” olarak kodladığı davranış biçimlerinden uzak olduğundan Terry, şiddete başvurmasını kendi içinde sağlıksız bir biçimde muhakeme ederek mantıklı hale getirebiliyor. 1968 sonrası esen özgürlük rüzgârlarının da etkisiyle bir geçiş dönemi yaşandığı göz önüne alınırsa, Terry’nin bu geçişe ayak uydurmakta zorlanan, ataerkil düzene sıkı sıkıya bağlı, muhafazakâr kesimi temsili ettiği de söylenebilir.

Terry’nin etrafındaki kadınlara baktığımızda bir hayli saldırgan bir sunum ile karşılaşıyoruz. En başta annesiyle olan ilişkisi çok sıkıntılı; örtülü bir cinsellik ile örülü ilişki nereden bakarsanız bakın sağlıksız görünüyor. Terry’nin babası hakkında kaçamak cevaplar veren Thelma, oğlunun “etrafta devamlı çeşitli amcalar vardı ama babam yoktu” suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor. Net olarak bilemesek de buradan Thelma’nın ya fahişelik yaptığı ya da cinsel olarak özgür bir hayat yaşadığı çıkarımını yapıyoruz. (Her iki durumda da ataerkil düzenin asla kabullenemeyeceği davranış biçimleri.) Terry, hayatında müthiş bir kırılmaya yol açan tecavüzden sonra çevresindeki kadınlara bu travmanın yarattığı sakat pencereden bakmak ve ona göre tepki vermek durumunda kalıyor. Örneğin Lori: Model olmak için şehre gelen genç kız, Thelma’nın odalarından birini kiralıyor ve dışarıdan zararsız görünen, içine kapanık ama yakışıklı Terry ile flört etmeye çalışıyor ama Terry’nin şiddetli tepkisiyle karşılaşıyor. (Yine ataerkil düzenin sevmediği bir kadın tiplemesi.) Burada Thelma’nın Lori ile oğlunun yakınlaşmasını istemediğini açıkça belirtmesi de önemli. Açık bir kıskançlık belirtisi ve oğlu ile arasındaki örtülü cinselliğe gönderme yapan bir başka işaret. Ve tabii ki Tina; hapisten çıktıktan sonra Tina’yı telefonla arayan Terry, “hâlâ iskelenin altında yapıp yapmadığını” sorduğunda arayanın kim olduğunu bilmeye çalışan Tina; Barry, Donald ve Bob gibi isimler sayıyor ama Terry’nin ismi aklına bile gelmiyor. Hele bir de telefonu kapatan Tina’nın yanında yatan başka bir erkeğin gösterilmesi Tina hakkında “belli” bir yargıya varılmasını sağlıyor.

En garibi ise yan tarafta yaşayan yaşlı baba-kız komşular. Tekerlekli sandalyeye mahkûm babasına bakmak için evlenemediği ve bu yüzden yalnız kaldığı belli olan otuzlu yaşların sonundaki kütüphaneci Louise de Terry’nin etki alanına giriyor ve sarhoş olduğu bir gece Terry ile çılgın bir diyaloğa giriyor. Babasının yemeğine buzlu cam katıp takma dişleriyle cam parçalarını çiğneme seslerini duymayı hayal ettiğinden bahsettikten sonra “tecavüze uğramak harika bir his olmalı, ben kimseye şikâyet etmezdim” diyor ve bir şeyler olmasını bekliyor ama Terry’nin ilgisini çekemiyor. Louise’in Terry ile benzer sapkınlıklara sahip olduğu ama kendini bastırdığı açıkça belli oluyor. Kim bilir belki bir gün onun da şalterini indirecek travmatik bir olay olacak ve o da Terry gibi harekete geçmeye karar verecek. (Bu arada baba-kız komşuların merak uyandıran hikâyesinin henüz izleyemediğim The Attic (1980) isimli ayrı bir filme konu olduğunu da not olarak ekleyelim, senaristler aynı: Tony Crechales ve George Edwards.)

Belli bir noktaya kadar (biraz da ataerkil çerçeveden bakıp sınırları sonuna dek zorlayarak) Terry’nin sonradan canavara dönüşen masum bir kurban olduğunu imleyen sahneleri kabullensek bile, kiracılardan birinin odasındaki fareyi öldürdüğü sahne, Terry hakkındaki bütün düşüncelerimizin değişmesine neden oluyor. Terry, açık açık şiddetten ve şiddeti uygulayan kendisi olmasa bile şiddetin vuku bulduğu anı izlemekten zevk alıyor. Filmin başındaki sahnede tecavüze dâhil olmasaydı bile en fazla komşusu Louise gibi her an pimi çekilmeye hazır bir bomba gibi ortalarda salınıp duracağını öngörmek çok da zor değil.

Harrington filmlerinde sıkça karşılaştığımız karmaşık karakterlerin belki de en başarılıları bu filmde bir araya geliyor. Başka bir yönetmenin elinde kolaylıkla çorbaya dönme ihtimali olan film, olası en tehlikeli mevzulardan biri hakkında fazlasıyla cesur söylemlerde bulunurken altına koruyucu bir ağ gerilmeden ip üstünde yürüyen usta bir cambaz gibi karşı tarafa kendinden emin bir şekilde ulaşmayı biliyor.

Tarihi ve sosyal faktörlerin hafif bir esintisinin hissedildiği The Killing Kind, Psycho’dan fazlaca etkilenmiş filmlerden biri. Baba figüründen yoksun ve aşırı korumacı bir anne ile tipik bir işlevsiz ailenin gölgesi altında büyüyen içine kapanık bir gencin, yaşadığı travmatik bir olay neticesinde bir canavara dönüşmesini anlatıyor. Bu haliyle Norman Bates’in annesinin ölmediği ve Bates’in annesiyle beraber yaşamak zorunda kaldığı paralel bir evrende geçen alternatif bir Psycho öyküsüne benziyor. Bu açıdan bakıldığında filmin finalinin ayrı lezzette olduğunu belirtmek lazım.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Kaynaklar

  • Kim Newman, Nightmare Movies, İngiltere: Bloomsbury, 1988.
  • IMDb
  • IMDb Trivia

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir