Redford’a Saygı Duruşu: The Old Man & The Gun (2018)

Bu yıl 6.kez düzenlenen ve seçkisiyle göz kamaştıran Boğaziçi Film Festivali, Robert Redford’un son filmi olma özelliği de taşıyan The Old Man & The Gun ile kapılarını sinemaseverlere açtı. Tek motivasyonu adrenalin olan yaşlı bir hırsızın, polis ile olan kovalamacasını ve hayatının son baharında karşısına çıkan aşk kırıntılarını merkezine alan film, retro yapısı ve sade mizahıyla dikkat çekiyor. David Lowery’nin yönetmen koltuğunda oturduğu filmin başrollerinde, Redford’a Casey Affleck, Sissy Spacek, Danny Glover ve Tom Waits gibi yıldız isimler eşlik ediyor.

The Old Man & The Gun, izleyicisini 1980’lerin başına götürüyor ve ilerleyen yaşına rağmen hayatın tadını çıkarmaktan vazgeçmeyen ve bunu da hırsızlık yaparak gerçekleştiren Forrest Tucker’ın hikâyesini merkezine alıyor. Robert Redford’un hayat verdiği Forrest, centilmen ve bir o kadar nazik bir hırsız olarak arz-ı endam ederken, hayatına aşkı dâhil etmeyi ve polis ile de sıkı bir kovalamacının içine girmeyi ihmal etmiyor. Klişe gibi görünen, ancak anlatısının sadeliği ile kolaycılıktan hızlıca uzaklaşan film, ilk dakikasından itibaren izleyicisi ile kurduğu bağı, samimiyetiyle son dakikaya kadar taşımayı başarıyor ve kendi anti-kahramanını yaratarak Forrest Tucker’a büyük bir sempati beslenmesinin de önünü açıyor.

Malum, Robert Redford sinema tarihinin en büyük oyuncularından biri. Onun sinemaya vedası olarak lanse edilen The Old Man & The Gun, deyim yerindeyse usta oyuncuya son bir saygı duruşu mahiyetinde. Her yönüyle Redford’u öne çıkarma gayesi taşıyan ve bunu olanca içtenliği ile gerçekleştiren filmi tanımlayacak en doğru söz; tam bir karakter anlatısı oluşudur. İlerleyen yaşına rağmen içindeki çocuğun ölmesine asla izin vermeyen, adrenalini anbean damarlarında hissetmek adına çabalayan ve bunu yaparken de beyefendi kişiliğinden asla ödün vermeyen Forrest, izleyicinin sevgilisi olmaya aday. Öyle ki yer yer komik ama her dakika maceraperest olan karakterimiz, yapaylıktan uzak ve tebessümü beraberinde getiren samimiyetiyle filmi başarılı kılan en önemli detay.

Tabii bir filmi başarılı olarak addetmek için doğru tasarlanmış bir karakter ve ona tüm doğallığıyla hayat veren bir oyuncudan daha fazlası gereklidir. The Old Man & The Gun’ın özeline döndüğümüzde ise karakterin hikâyesini güçlendiren yan etmenlere rastlamak da ziyadesiyle mümkün. Özellikle Forrest’ın hayatına tesadüf eseri giren ve akabinde onun yaşama amaçlarından biri haline evrilen Jewel’ın varlığı, filmin naif tarafını fazlasıyla güçlendiriyor. Bu noktada ikili arasında yaşanan gelişmelerin ise gereksiz bir romantizmden uzak bir şekilde resmedilmesi, anlatının sade duruşuna da pozitif katkı sağlıyor.

Forrest’ın hikâyesini destekleyen ve anlatının içten duruşuna etki eden bir diğer ana başlık ise “Bir Ayağı Çukurda Çetesi”. Tom Waits, Danny Glover ve Robert Redford’dan oluşan ve alışılagelmiş hırsız çetelerine göre bir nebze daha yaşlı olan bu üçlünün birbirleri arasında vuku bulan uyum, bir yandan izleyicinin filme iyiden iyiye ısınmasına olanak tanırken, öbür taraftan ise fütursuzca atılacak kahkahaların önünü açıyor.

Eğer ki filme dair övgü sözcükleri sıralayabiliyor ve anlatının cazibesinden bahsedebiliyorsak, bu noktada aslan payını yönetmen David Lowery’ye vermek gerekir. Nitekim yönetmen, anlatısını olabilecek en sade biçime indirgerken, bir yandan da kurgu oyunları ile hikâyeye dinamizm katmayı es geçmiyor. Böylelikle film, bir yandan izleyicisine içten bir gülüş armağan ederken öte yandan da polisiye temasının kendine has yapısıyla sürükleyiciliğini doruğa çıkarmayı başarıyor.

Tabii bu noktada filmi farklı kılan yegâne husus ise polisiye temasına ayırdığı süre. En başta da belirttiğim gibi The Old Man & The Gun tam anlamıyla bir karakter filmi. Evet, üstün körü bakıldığında film, bir banka hırsızı ile onu yakalamak adına canhıraş çalışan bir polisin hikâyesi olarak da nitelendirebilir. Ancak yönetmen Lowery, amiyane tabirle kedi-fare oyunu olarak adlandırabileceğimiz kovalamacayı arka plana iterek, Forrest Tucker’ın cazibesini ön plana çıkarmayı yeğliyor. Esasen bu da filmi sıradan bir polisiye olmaktan çıkarıyor ve hikâyeyi özgün bir konuma yerleştirerek seyre değer kılıyor.

The Old Man & The Gun, Forrest Tucker’ın etrafına kurulan hikâyesiyle, anbean tebessüm vadederken bir yandan da retro yapısı ve sinematografisiyle izleyicisine sıkı bir deneyim yaşatmayı ihmal etmiyor. Özellikle cazın eşsiz tınısı eşliğinde ilerleyen film, estetik kamera açıları ve sıcak renk tonlarıyla da biçimini güçlü bir şekilde sunmayı başarıyor. Bu da filmin, ayakları yere sağlam basan bir dramatik yapıyla huzurlarımıza gelmesine vesile oluyor.

Gelelim Robert Redford’a. Malum, The Old Man & The Gun her yönüyle Redford’a adanmış ve ona son filminde alkış getirmesi için tasarlanmış bir film. Evet, bu noktada filmin misyonunu oldukça başarılı bir şekilde yerine getirdiğini söylemek mümkün. Ancak usta oyuncunun da yılların getirdiği tüm birikimi, kusursuz bir şekilde anlatıya aktardığını ve hayat verdiği Forrest Tucker’ın içtenliğini maksimum seviyeye çıkardığını söylemekte yarar var. Kaldı ki gözleriyle oynayan, gözbebekleriyle tebessüm eden Robert Redford’u böylesine sempatik bir karaktere bürünürken görmek de hayli keyifli bir tecrübeyi beraberinde getiriyor. Tabii anlatının diğer bileşenlerine de parantez açmak gerekir. Tom Waits, Danny Glover, Sissy Spacek, hatta ve hatta Casey Affleck’in de Redford’un cazibesini ön plana çıkarmak adına gösterdikleri çaba, anlatının uçarı yapısına olumlu katkı sağlıyor ve filmi hikâyesinden oyunculuklara kadar ayakları yere sağlam basan bir bütün haline büründürüyor.

The Old Man & The Gun, hayatın son dönemecine girmiş çocuk ruhlu bir hırsızın sempatik duruşunu ön plana çıkarma gayesi taşıyan, her dakikasıyla yaşama sevincini taçlandıran ve bunu da oldukça duru bir şekilde işleyen nevi şahsına münhasır bir polisiye. Robert Redford’un anbean samimiyet vadeden oyunculuğu ve retro yapısı sayesinde, izleyicisi ile sıkı bir bağ kuran film, yarattığı anti-kahraman vesilesiyle de anlatısını farklı bir noktada konumlandırmayı başarıyor. İddia ediyorum; Forrrest Tucker’ın ele avuca sığmaz uçarılığı karşısında tebessüm etmekten kendinizi alamayacak ve karakteri fazlasıyla seveceksiniz!

Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir