The Postman Always Rings Twice (1946)

Visconti’nin Yeni Gerçekçilik’i başlatan serbest yorumlu “Ossessione”si sayılmazsa, James M. Cain’in yayınlandığı dönemde fırtınalar koparmış romanından yapılan ilk uyarlamanın adı olan “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar”, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra gösterime girmiştir.

Öteki Sinema için yazan: Tuncer Çetinkaya

Kara Film denildiğinde öne çıkan filmler arasında sayılan yapım, birden çok nedenle dönemin klasikleri arasında kendisine yer bulmuştur. Filmin öyküsü hayli tanıdıktır: Serseri ruhlu ve bir yere bağlanma konusunda sıkıntılar yaşayan genç bir adam (“Ayaklarım bir yerde durmayıp, dolaşmak için sürekli kaşınıyorlar!), uzaktaki kasabalardan birinde, bir benzin istasyonu ve lokanta işleten yaşlı bir adamın yanında işe girer. Gününü para saymakla geçiren huysuz ihtiyarın genç ve çok güzel karısı, serserimiz için orada bulunmanın başlıca nedeni haline dönüşür. Kısa sürede yakınlaşan ikili, bir süre sonra aşklarının önünde engel oluşturan ihtiyardan kurtulmanın yollarını aramaya başlayacaktır.

Erkek kahraman Frank’in ağzından, türe özgü bir dış sesin eşlik ettiği film, ikinci yarıya damgasını vuran mahkeme sahneleri ve sonrasında tipik bir cinayet gerilimi olarak temposunu yitirme eğilimi gösterse de, final, bir kez daha beklenmedik bir anda kapıyı çalar.

Savaş döneminde değişen ve büyük ölçüde alt üst olan değer yargılarının en somut yansımalarından bir kaçını bünyesinde barındıran “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar”, en çok evliliğe getirdiği yorumla bir tür klasiğine dönüşmüştür. 30’ların ünlü Screwball Comedy’lerine damgasını vuran kadın-erkek ilişkileri, Büyük Bunalım’ın patlak verdiği bir dönemde gündeme gelmiş; tarihin en zorlu ekonomik krizinde çiftlere düşen görevin sınırları, evlenmeleri ve birbirlerine sıkı sıkıya sarılarak zorlu günleri aşmaları şeklinde belirlenmiştir. Perdede büyük ölçüde Katharine Hepburn, Claudette Colbert ya da Barbara Stanwyck tarafından, yaklaşık 10 yıllık sürede temsil edilen ideal Amerikan kadınının 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından kabuk değiştirmesi kaçınılmazdır. Filmin gördüğü ilginin başlıca nedenleri arasında sayılabilecek Lana Turner tam da böylesi bir dönemde karşımıza çıkar ve oyuncu, yapımda, beyazperdedeki femme fatale imajının doruklarından birini temsil eden Cora karakteri ile öne çıkar. Şöhrete savaş yıllarında kavuşan oyuncu, Hollywood’da Marilyn Monroe öncesinin en güzel sarışını olarak nitelendirilmiştir. Cephedeki askerlerin idealindeki kadın tipini temsil eden ve keşfedildiği sırada üzerinde bulunan süveteri nedeniyle “The Sweater Girl” adıyla onurlandırılan Turner, ilk filmlerinde, dönemin ruhuna uygun olarak hafifmeşrep, gününü gün eden ve erkeğini fazlaca üzmeyen bir tiplemeye hayat verir. Ne var ki, takvimler 1940’ların ikinci yarısına doğru ilerlerken, savaşın yarattığı yılgınlık ve korkular, perdedeki kadın imgesinin alt üst olmasına yol açmış, ortalığı gücünü karanlıktan alan, hırs ve tutkularıyla erkeğin başını derde sokmaktan başka görevi olmayan meşum kadınlar kaplamıştır.

Turner’ın geçirdiği evrim, en çok da bu yüzden sinemada kadın algısının farklılaşmasının tipik özelliklerini barındıran bir kimliğe bürünmüştür. Dünün, asker dolaplarını süsleyen seks objesi, artık dokunanın yandığı soğuk ve mesafeli bir femme fatale’e dönüşmüştür. Frank Capra filmlerinde kutsal ailenin çatısını örme sorumluluğunun bilincinde olan kadının, 40’larda kişisel çıkarları için aynı yuvanın temeline dinamit koyduğu bir ortamda, cepheden evine yollanan askerin işi hiç de kolay olmayacaktır! Bu durum, John Garfield tarafından canlandırılan serseri Frank rolünde de yansımalarını bulur. Sinemada kadın egemenliğinin başlıca göstergeleri arasında sayılabilecek Kara Film, erkek kahramanların silikleşmesine ve giderek yok olmasına zemin hazırlamakta ve Garfield da bu sondan nasibini almış görünmektedir.

Filmin bir başka tipik özelliği de finale yüksek perdeden damgasını vuran ahlakçı tonlamadır. Kazananın olmadığı, bütün mücadelenin ve iktidar hırsının, sonu hüsranla bitecek bir dizi serüvene kapı aralamaktan başka bir işlevi yerine getirmediği noktada, “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar” da bundan etkilenmiştir. Oysa; perdede kocaman harfleriyle beliren “The End” yazısının ardından, akıllara Cora’nın gölgeler içinde beliren erotik silueti kazındığında, püritanizmin elde ettiği görece zaferin Pyrrhus’unkinden farkı olmadığı anlaşılacaktır.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir