Katmerli Felaket: The Punisher (1989)

The Punisher posterİçimdeki Frank Castle aşkı bambaşka sevgili Öteki Sinema okurları. Eski fasikülleri yedim yuttum, MAX serisini tekrar tekrar okudum, Dirty Laundry belki otuz kere seyredildi, 2004 ve 2008 yapımı film uyarlamalarına bile yeri geliyor gizli gizli göz atıyorum. Artık vakit büyük sınavı vermekte ve 1989 yapımı The Punisher’ı seyretmekte idi. Doksan dakikalık bu yola çıktığımı ve filmin az evvel bittiğini belirtmek isterim. Son zamanlarda bu kadar sürükleyicilikten uzak bir film seyretmemiştim. Keşke daha da uzun süre seyretmesem. Bu filmden sonra insan neden Frank’ın on beş sene beyazperdeden ırak tutulduğunu anlıyor.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Çabucacık bir özet: Frank Castle, ailesi bombalı araba ile mafya tarafından havaya uçurulan bir eski polistir (Punisher hayranı okurlar sakin olsunlar, bu konuya yeniden değineceğim). İntikamla gözü dönen Frank kendini suçla savaşa vermiş ve beş senede 125 gangster öldürmüştür (Filmin başlarında hikayeye katkısı olmayan bir beş infaz daha var, düz hesap sayıyı 130 yapalım). Gencecik Punisher’ımız kötülerin korkulu rüyası görevini üstlenirken, şehre Yakuza iner (evet garip bir ifade oldu ama film daha manalı bir tasvir şansı bırakmıyor). Yakuzaların lideri Lady Tanaka tüm suç lordlarının kendisine biat etmesini istemekte ve bunun için aşırı şiddetten kaçınmamaktadır. Buna ek olarak herkes zaten kendisine boyun eğmiş vaziyetteyken Tanaka bir de rakiplerinin çocuklarını kaçırıp onları köle pazarında satmaya kalkar. Frank da kaçırılan çocukları kurtarmak için kendini Yakuza’nın önüne atar, sonuçta böyle olaylar ile ortalık karışır, film de hikaye anlattıyormuş taklidi yapar. (Kusura bakmayın ama filmin gerçekten daha fazla ciddiye alınıp da özetlenecek bir olayı bulunmamakta. Bence şu yukarıdaki paragraf The Punisher’ın tarihinde gördüğü en derli toplu özet bile olabilir).

Şimdi 1989 yılındayız yani Mavi Kaplan daha Marvel camiasında kendi serisine kavuşalı çok da zaman olmamış. Elimizde suçla savaşan bir vigilante fikrinden fazlası yok. Bu sebeple yola çıkarken Frank Castle’ın geçmişi hakkında çok özenli davranmayı düşünmemelerini anlayabiliyorum. Vietnam Savaşı olayına hiç girmemeyi seçtiniz, tamam. Ama logoların çizgiroman uyarlamalarında en çok göze sokulduğu bir dönemde neden The Punisher beyaz kurukafadan mahrum? Belli ki bir şeyler işin en başından çok ama çok ters gitmiş…

The Punisher lobiler

The Punisher’ın neden hala kötü filmlere saldırmakla şöhret olan video-reviewer’lar tarafından incelenmediğini çözemedim. Yanlış anlamayın, ben çok severim bu tarz videoları ve eminim ki The Punisher tek başına üç dört şöhreti besleyebilecek materyale sahip. İnanılmaz kötü bir oyunculuk, muhtemelen yazılması on beş dakikayı geçmemiş bir senaryo, bir iki patlama sahnesini beri tutarsak tatsızlıkta çığır aşmış bir aksiyon sahneleri yığını ve en kötü Cüneyt Arkın filminin bile rahatlıkla sollayabileceği kalitesizlikte dövüş kareografileri. Hele çok kısa bir kabus sahnesi var ki Yeşilçam filmlerinden yapılan Chop Suey videosundan beri bu kadar gülmemiştim. Senaryoyu Boaz Yakin’in daha yirmi üç yaşındayken yazdığını (ve ilk uzun metraj senaryosu) olduğunu öğrenince taşlar biraz yerine oturdu. Yüksek ihtimal Yakin bu senaryoyu öylesine yazıverdi, yapımcılar da o dönem yeni yeni parlamaya başlayan The Punisher’da kullanma kararı aldı. Gene de insan bütçe olarak kullanılan 9 milyon dolara acımaktan kendini alamıyor. Filmin tek hoşuma giden kısmı Frank’a arkadaşlık etsin diye eklenen ve Barry Otto tarafından canlandırılan entelektüel alkolik Shake karakteri oldu, ki o da kendimi zorladığımda.

En merak edileni sona bırakmak da adetimdir. Dolph Lundgren’den Punisher olmuş mu? Siyah saç yakışmış… O kadar işte, söylenebilecek daha fazlası yok ama buna da şükür diyorum. Bu arada Lundgren’in ekranda hafif siklet göründüğü tek film The Punisher olabilir. 1985’te Ivan Drago idi bu adam, 1987’de ise He-Man oldu ama burada gerçekten “teke tek kapışsak alır mıyım acaba?” diye düşünmeden edemedim. Belli ki deri ceket yakışmıyor…

The Punisher’ın ilk olarak 1989’da Avrupa’da vizyona girip Amerika gösteriminin iki sene ertelenmesi resmen ortadaki felaketi katmerli hale getirmiş. Başka bir film olsaydı trajik derdim ama bu yapım için niye arşivlerde kaybolmadı diyebiliyorum sadece. Özetle, nostalji sevdası da bir yere kadar. Seyretmeyin, gerçekten gerek yok.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. emeğinize sağlık ama yazınızın genelinde döneminin yapıtaşı olmuş filmlerinden birine bir soğukluk taşıdığı kanaatindeyim. bugün oturup 20-30 sene önce çekilmiş filmleri bugünün gözüyle izleyip karar vermek biraz haksızlık olsa gerek. videodan düşük çözünürlükte izleyip zevk aldığımız izlerken hayaller kurduğumuz filmlere açıkcası yazınız hiç uymamış. teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: