The Raven Yapım Notları

THE RAVEN filmi Livingston’ın aklına ilk kez 1999 yılında bir partide gelmiş: “Bir arkadaşla yazarların gizemli ölümleri hakkında konuşuyorduk. O sırada oradakilerden biri Edgar Allan Poe’dan söz etti.” Poe’nun yaşamının son beş günü herkes için bir muammadır, kimse neler olduğunu bilmemektedir. “Ben de içimden ‘Artık birileri bu adamın öyküsünü yazsa iyi olur,’ diye geçirdim.”

 

Livingston kamera önündeki kariyerinin büyük bölümünde bir oyuncu olduğu için, bir yandan aklında bu öyküyü geliştirirken, bir yandan da öyküyü senaryolaştırmasında yardımcı olacak birini bulmaya karar verir. Oscar® ödüllü senarist Ronald Bass’ın (“Rain Man”) yardımcısı olan arkadaşı Hannah Shakespeare’i arar ve konuyu öğle yemeğinde değerlendirdiklerinde Hannah öyküyü beraber senaryolaştırmayı teklif eder.

Livingston’ın aklındaki fikir, kurbanlarını öldürmek için Poe’nun öykülerinde geçen cinayet aletlerini kullanan bir seri katil çevresinde gelişmektedir. Senaristler ilk iş olarak Poe’nun öykü ve şiirlerini tarayarak işe başlarlar. Aradıkları kaynak zaten capcanlı karşılarındadır. “ ‘Kuyu ve Sarkaç’, ‘Morg Sokağı Cinayetleri’nde geçen pencere mekanizması, Dedektif Field’in oynattığı çivi, bütün bunlar sanki biz bulalım diye öykülere serpiştirilmişti,” diyor Shakespeare. Üstelik bu Poe hayranlarının çok hoşuna gidecekti. “Bu film sadece bir hayal ürünü olabilir ama biz Poe hayranlarının filmi izlediklerinde ‘Evet, bunu hangi öyküden aldıklarını biliyorum’ diyebilmelerini istedik,” diyor Livingston. “Bu filmi izlemenin hoş yanlarından birisi de bu işte.”

Araştırmaları sonucunda bolca tarihi malzeme toplayan senaristler, aslında bulduklarından daha farklı bir şey sergilemek isteğindedirler. Livingston bu konuda şunları söylüyor: “Poe’nun yaşamındaki ayrıntıları inceledik, amacımız asla onun biyografisini çıkartmak değildi. Daha ziyade, onun tarzını ve duygu durumunu araştırıyorduk. Kişiliğinin derinliklerine inmek istiyorduk.” Shakespeare ise “Poe’nun vereceği bir tepkiyi sözlere dökmem gerektiğinde, onun yaşadığı öfke ve tutkuyu yakalayabilmek için onun eşsiz şiirlerini okuyordum,” diyor.

Senaryonun ilk taslağı altı ayda ortaya çıkmış. Yazarlar ellerindeki eseri stüdyo stüdyo gezdirmek zorunda kalmışlar. Nereye gitseler herkes onlara “Bu bir dönem filmi. Çok ümit beslemeyin,” demiş. Livingston “Biz de ümit beslemedik,” diyerek anıyor o günleri.

Ne var ki senaryonun ulaştığı masalardan biri de yapımcı Aaron Ryder’a (“Memento,” “Donnie Darko”) aitti. Ryder 2003 yılı sonunda Livingston ve Shakespeare’i arayıp filmin yapımcılığını üstlenmek istediğini söyledi. “İçinde Poe geçen bir filme imza atmayı hep istemişimdir,” diyor yapımcı, “Ama bu konuya nasıl yaklaşmak gerektiğini kestiremiyordum. Amacım Poe’nun biyografisini çekmek değildi. Ayrıca, yazdığı öykülerden hiçbiri tek başına bir filmi çekip çevirmeye yeterli değildi. Ben ve Hannah’nın yazdığı öykü ise yepyeni bir fikirdi ve çok da zekiceydi.” 12 yaşındayken ailesinin ona Poe’nun bir kitabını armağan etmesinden sonra sıkı bir Poe hayranı olan Ryder bu yazarla ilgili olarak çekilecek bir filmin seyirci kitlesinin zaten hazır olduğunu çok iyi biliyordu. “14 yaşındaki bütün öğrencilerin müfredat programında Edgar Allan Poe vardır. Poe, klasik Amerikan edebiyatında öğrencilerin yanıt verdiği ilk yazardır diye genelleyebilirim. Öykülerin her birinde geçen barbarlık, ölümcüllük ve ironi çocukları mutlaka kendine çeker.”

Ryder senaryonun tamamlanmasından sonraki yıllarda çeşitli yönetmen ve oyuncularla yapıma birkaç kere başlamış. Ancak projenin tam olarak yol almaya başlaması, yapımda daha sonra kendisine katılacak olan Marc Evans ve Trevor Macy’ye bu projeden bahsetmesiyle olacakmış. Evans “Biz eldeki öyküye hemen yanıt verdik. Poe’ya bu şekilde can vermek, onu kurgunun bir parçası olarak sergilemek kolay iş değil. Daha once deneyenler olmuştu. Onun öykülerini bir yaşam öyküsüne çevirmeden canlandırmak gerçekten zor. Ayrıca, bu film tek bir öykü üzerine inşa edilmiş de değil. Elimizdeki senaryo bizim son derece heyecan verici bulduğumuz birçok ögenin birleşimiydi.”

Yönetmen seçiminde, yapımcıların aklına 2005 yapımı “V for Vendetta” filminde hayran oldukları James McTeigue gelmiş. “O filmde alternatif bir gerçeklik yaratmayı başarmıştı. Bu çok zor bir alandır,” diyor Evans. “Yönetmen, oyuncuların eşsiz performanslar göstermesini sağladı ve sonuçta ortaya mükemmel bir film çıktı. McTeigue beni ilk andan itibaren avucunun içine almıştı.” McTeigue yetenekleriyle çekim sürecine gerçekten de büyük katkıda bulunmuş. “O, film işinin her alanında son derece bilgili. Programdan anlıyor, görsel efektlerden anlıyor, bir oyuncuya belli bir şeyi nasıl yaptıracağını ya da bir oyuncunun karaktere farklı bir açıdan bakmasını nasıl sağlayacağını biliyor. Üstüne üstlük sette son derece sakin bir duruşu var. Film ekibi için bundan iyisi düşünülemez. Bu yönetmen kendine güveniyor ve herkesin de ona güvenmesini sağlıyor. Herkes ona saygı duyuyor. Saysanız, onun gibi profesyoneller iki elin parmağını geçmez. Onunla çalışmayı hep istemiştik, bu şans elimize geçtiği için çok mutluyuz.”

Ryder bir önceki filmi “Ninja Assassin” daha kurgu aşamasındayken bu senaryonun bir kopyasını McTeigue’a yollamış ve ondan derhal yanıt almış. “Senaryo aramak, altın aramak gibidir. Bulduklarının çoğu ışıldamaz,” diyor yönetmen. “Daha önce Poe ile ilgili bir film yapılmamıştı. Onun öyküleriyle ilgili çekilen filmler vardı ama onun yaşamı ve kişiliğini yansıtan bir film daha once çekilmemişti. Bu filmde Poe’nun yaşamına da şahit oluyorsunuz. Ama beni en çok etkileyen şey, Ben ve Hannah’nın, bu anlattıklarımla, cinayetlerinde Poe’nun öykülerini kullanan bir seri katili kusursuz bir şekilde birleştirmeyi başarmış olması ve bunlar yetmezmiş gibi, çok değişik bir fikir olarak, Poe’nun, kendi öykülerinden birinin içinde rol almasıydı. Ben bunun harika bir fikir olduğu kanaatindeydim.”

Yönetmen ve Ryder Burbank’taki Smoke House lokantasında buluşup kısa bir sohbet etmişler. Bunun ardından Ryder elindeki proje için en doğru yönetmeni bulduğundan emin olmuş. “Masaya daha yeni oturmuştum ki McTeigue şöyle dedi: ‘Bu filmin ne kadar şık olmasını istiyorsun? Ben Poe ile ilgili bir film çekmek istiyorum, şık bir film olması gerek ama bu şıklık filmin özünü silip geçmemeli.’ Ben tam olarak bunu duymak istiyordum zaten.”

Edgar Allan Poe rolünü oynayacak doğru oyuncuyu bulmak Ryder’ın yıllarını almış. Aklında hep John Cusack varmış ama programları bir türlü denk gelmemiş. “Ben büyürken, John gençlik komedilerinde oynardı,” diyor yapımcı. “Onun en harika tarafı, hem son derece sevimli ve insanlara yakın olması bu yüzden de komedide oynayabilmesi hem de ‘1408’ ve ‘2012’ gibi gerilimlerde rol alabilmesi. Rol alanı çok ama çok geniş.”

Yapımcılarla McTeigue’in Cusack’ta buldukları ve yararlanmak istedikleri asıl değer onun risk almaya istekli olmasıydı. Yönetmen “Ben Cusack’a özellikle ‘The Grifters’ filminde büyük beğeni duydum,” diyor. “Daha önce görmediğimiz karanlık bir yönü vardı. Poe’yu canlandırışında bu özelliğinin büyük etkisi oldu. Bu yönde onunla gidebileceğimiz yol uçsuz bucaksızdı. Başlangıçta ilk buluşmalarımızda ona ‘Senin içinde henüz hiçbir filmde ortaya çıkmamış bir karanlık var,’ dedim. Sanırım, o benim bu sözlerimi bir meydan okuma olarak algıladı,” diye ekliyor Ryder. “Bu fikre sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bu konuda bir şeyler yapacağı için heyecanlıydı. Onca yıl aradıktan sonra Poe’yu bulduğumuzdan artık emin olmuştuk. Bu rolü oynayabilecek başka kimse olduğunu sanmıyorum. Burada sergilediği oyunculuk Cusack’ın imzası olacak.”

Cusack bu konuda şunları söylüyor: “Poe bir dahiydi, öyle ki benzerine az rastlanır. Böyle bir rolün bana teklif edilmesi ve onun gibi ilah niteliğindeki bir karakteri canlandırmak benim için şereftir.”

Oyuncu ilk iş olarak Poe’nun yaşamını incelemiş. Tıpkı Livingston ve Shakespeare gibi, Poe’un sadece geçmişini incelemek yerine, onun yaşamı ve kişiliği üstünde yoğunlaşmış. “Peter Ackroyd’un ‘Poe: Kısa Kesilmiş Bir Ömür’ adlı çalışması gibi kitaplar okudum. Aynı zamanda, konunun çeşitli uzmanlarıyla da görüşerek ‘bu kitapta yazan doğrudur’ türünden yorumlarını aldım. Yavaş yavaş Poe’nun portresini çıkarmaya yarayacak belli başlı özellikleri anlamaya başladım.” Ryder ise bu konuda şunları ekliyor: “Cusack Poe hakkında bir insanın bilmesi gerekenden kat be kat fazla şey biliyor şu anda. Davranışları tümüyle değişti. Görünüşü bile bambaşka oldu.”

Hatta Cusack 12 kilo vererek bilin bakalım kime benzemiş?… Tabii ki Poe’ya. Shakespeare bu konuda şunları söylüyor: “Poe ile neredeyse kardeş gibi fiziksel olarak benzemelerinin yanısıra, Cusack işin içine bir de tutku ve entellektüellik kattı. Bir yandan Poe’nun karanlık taraflarını canlandırırken, bir yandan da onun acaipliklerine ruh verdi. Resmen Poe’nun kimliğine büründüğünden zerre kadar şüphem yok.” Oyunculardan Brendan Gleeson da “John gerçek yaşamdan birini alıp elimizdeki kanıtlarla onun yaşamını yorumlayabilmek ve onun kişiliğini ve yaşamını yaratabilmek için gerekli araştırmalar konusunda inanılmazdı,” diyor. Oyuncu Luke Evans kameralar durduktan çok sonra bile Cusack’ın hala karakterin etkisinde kaldığının herkes tarafından bilinen bir durum olduğunu fark etmiş: “Onun karşısında oynamak çok ilginçti. Bir an olsun, karşımda John Cusack varmış, onunla konuşuyormuşum gibi hissetmedim. Karşımda kesinlikle Edgar Allan Poe vardı. John gibi performansında tamamen kusursuz olan birinin karşısında rol almak gerçekten bir ayrıcalıktı benim için. Çok zevkliydi.”

Cusack’ın role kattığı önemli yönlerden birisi de Poe’nun hem beğenilir taraflarını hem de dengesiz ve tiksindirici taraflarını sergileyebilmesi ve bir sahneden diğerine geçerken bu yönler arasında kolaylıkla geçiş yapabilmesiydi. Yönetmen bununla ilgili olarak “John bu işe nerede başlayıp nerede son vereceğini çok iyi biliyordu,” diyor. “Ve bu nüansı size çok güzel veriyor. Poe’yu ilgi çekici olduğu kadar, aldatıcı bir karakter olarak canlandırması gerektiğini anlamıştı. Bu konuda kimse John’un eline su dökemez. Bu işe gerçekten kendini verdi.”

Ona göre, Poe sanki kendi zamanının Keith Richards’ı: “Nasıl Keith’e baktığınızda, gitarcıyla, uyuşturucu bağımlısını ve yaşadığı hayatı birbirinden ayıramazsanız, öyle işte. Richards sevimli bir haydut, eminim ki Poe da öyleydi. John işte tam da bunu yakaladı.” Ryder da bu konuda aynı kanıda. “Zamanında, Poe bugünün “rock” yıldızları gibiydi. Ne yazık ki, kötü alışkanlıkları vardı ve beş parasızdı. Ancak Poe’nun kişiliği ve karizması tam da başrole uygun. John bu alanı iyi yakaladı.”

Cusack filmdeki rol arkadaşlarından biriyle de iyi vakit geçirmiş: Carl adında bir rakun. McTeigue “Poe’nun ölümüyle ilgili efsanelerden birisi de onun kuduzdan ölmüş olması,” diyor. Bu sıradışı hayvanın filmde rol almasının nedeni de bu zaten. “Bu fikir Poe’nun bencil bir adam olduğuna dair tarihi imgeyi yerle bir ediyor çünkü bencil insanlar hayanları sevmezler,” diye ekliyor Ben Livingston.

McTeigue oyuncuların bu maskeli arkadaşa karşı (zorlama da olsa) gösterdikleri tavırdan pek tatmin olmamış. “Ama John’un Carl’la arası çok iyiydi. Korku nedir bilmiyordu aslında. Rakun bir kere onu ısıracak oldu, John onun sırtını sıvazladı. Ben olsam fırladığım gibi oradan kaçardım!”

Poe bu filmde insani yönden ikizini (ya da tamamlayan karşıtını) bulur: Yakın tarihte Relativity Media’dan çıkan “Immortals” ve Peter Jackson’ın yayına girmeye hazırlanan filmi “The Hobbit”ten hatırlayacağınız Galli oyuncu Luke Evans’ın canlandırdığı Dedektif Fields. “Luke ‘Üç Silahşörler’ filminin çekimleri sürerken bizim Londra’daki oyunculuk ofisimize geldi ve resmen James ve beni büyüledi,” diye hatırlıyor o günleri Ryder. “Sahne deneyimi çok derin ve müthiş bir profesyonel. Bu rolü nezaket ve ağırbaşlılıkla oynadı.”

“Çekimleri Almanya’da yapılan ‘Üç Silahşörler’ filminden ‘The Raven’ filminin çekimlerine geçiş benim için büyük bir sıçramaydı çünkü iki işin arasında sadece bir gün boşluk vardı. Bir günde 200 yıl sıçradım,’” diyor oyuncu.

Her ne kadar filmin orijinal senaryosunda Fields’in Poe’dan çok daha ileri yaşta olması planlanmış olsa da, bu konuda Ryder şunları söylüyor: “O türlüsünü hep görmüştük. Poe ile aralarında bir baba-oğul ya da öğreten–öğrenen ilişkisi olmasını istemiyordum. Ben sanki Poe’dan daha genç birisi olsun ister gibiydim. Bu iki adam bambaşka köklerden ve kişiliklerden geliyorlar. Odadaki en genç kişi herhalde Fields ama bütün kontrol onda. Bu kovalamacanın ağırlığını taşıyacak kadar kendine güvenebilmesi için insanın çok güçlü bir kişiliğinin olması gerekir. Luke’u ilk gördüğümüzde hepimiz onun bu ruha sahip olduğunu fark ettik. Adam tam bir film yıldızı!”

Fields’in bu özelliği Poe ile ilişkisinde daha da önem kazanıyor. Evans bunu şöyle açıklıyor: “Fields Poe ile ilk karşılaşmasında, onu hiçbir şekilde anlayamıyor. Poe’nun yaptığı işlerden etkilendiği ya da o işleri beğendiği söylenemez. Hatta, biraz iğrendiği bile düşünülebilir.”

İki adamın gizemli olayları çözmek için birbirine tamamen zıt yöntemleri vardır. Bu filmde tesadüfen ortaya çıkmış bir durum değil. “Biz bu filmde Aydınlanma Çağı’ndayız. Olaylara felsefe açısından baktığınızda, bir insanın karşılaştığı sorunları çözmek için kullanacağı en önemli araç mantıktır,” diye bizi bu konuda da bilgilendiriyor Livingston. “Ama Poe’nun durumu bunun tam tersi. Poe öyle romantik ki sorunlarını çözmek için içgüdülerine güveniyor. Bugünkü suçlu profili uzmanları gibi.” Ama, işin ilginç tarafı, ‘Morg Sokağı Cinayetleri’nde mantık kullanarak her şeyi çözmeyi başaran Müfettiş Dupin’i yaratmış olan Poe, bu nedenle modern dedektif öykülerinin babası sayılır. Öyle ki Sir Arthur Conan Doyle Sherlock Holmes’ü yazarken Dupin’den ilham aldığını bir nevi kabul etmiştir. “Bu sebeple, biz de şöyle düşündük: Madem Poe başarılı dedektif Dupin karakterini yaratan kişidir, o halde Poe’nın biri içgüdüsel, diğeri ise tümdengelimci olan iki yönünü iki farklı karaktere versek nasıl olur? Ona bu şekilde Fields formunda bir alter ego temin ettik.”

İşte bu nedenledir ki, iki karakter katili durdurup Emily’yi kurtamak için neler yapılması gerektiği konusunda sürekli birbiriyle ters düşüyor. “Eğer Poe’un içinde bulunduğu ruhsal durumu derinliğine inceleyecek olsanız, kendisiyle savaş halinde olduğunu görürsünüz, sanki sorunlar karşısında beyninin sağ lobu ile sol lobu çakışır gibidir,” diye açıklıyor durumu Livingston. Bu konuda McTeigue ise şunları söylüyor: “Başlangıçta birlikte çalışmaları zor ama zamanla birbirlerini anlayacaklar çünkü işin özüne bakıldığında birbirlerinin aydınlık ve karanlık yüzünü oluşturuyorlar. Fields her gün karşılaştığı cinayetlerin yarattığı korku karşısında biraz daha soylu ; Poe ise, gerçekte bir kere bile karşılaşmadığı bu dünya hakkında yazılar yazıp duruyor.”

Fields’ın bir görevi de katilin izini sürmeye devam edebilmek için Poe’nun bir alevlenip bir sönen aklına mukayyet olmak. Bu konuda Livingston “Fields Poe’nun bir kere inişe geçmesi durumunda bir daha kimseye yararının dokunmayacağını anlayacak kadar Poe’yu tanıyor,” diyor. McTeigue da onunla aynı kanıda: “Katil ile aynı şekilde düşünebilecek tek kişinin Poe olduğunu Fields biliyor ve düşündürmek için Poe’yu hep sıkıştırıyor.”

“Bu iki enerji birbirini habire fitilliyor,” diye açıklıyor Evans. “Birlikte çalışmanın bir yolunu bulmak zorundalar. Hedefleri bambaşka olsa da maksatları bir. İki dünya kadar birbirlerinden farklılar. Karşımızdaki büyük zorluk bu rolleri nasıl oynayıp izleyiciyi bu iki adamın birlikte çalışabileceğine inandıracağımızdı. Sanırım, sonunda bu konuda başarılı olduk.”

Poe’nun filmdeki sevgilisi Emily rolüne gelince, bu rolde Alice Eve’i görüyoruz. Emily her ne kadar kurgusal bir kişi olsa da, bir Poe öyküsünde Emily’nin ne gibi bir role sahip olabileceğini Eve kolayca kavramış. “Poe gerçek bir aşıktı,” diyor Eve, “lothario gibi değildi ama evlenmeyi ve bir de perisi olmasını severdi. Bir keresinde, aynı anda iki kadına evlenme teklif etmişliği bile vardı. Benim oynadığım Emily, Poe’nun yaşamına giren bütün bu kızların toplamı sanki.”

Emily rolünde önemli olan, izleyicide empati uyandırabilecek bir aktrisin seçilmesiymiş. “Alice, Poe’nun, uğruna canını verebilecek kadar sevdiğini anlamıştı,” diyor McTeigue. “Alice hem akıllı, hem de güzel ve Albay Hamilton’ın kızı olduğu için Poe’nun her dediğini kabul etmek zorunda değil, onu basbayağı istediği gibi çekip çeviriyor. Görünüşü de çok ilginç. Güzelliği sanki Poe’nun ona erişebilmesini sağlıyor.”

Filmde Eve karakterini çoğunlukla toprağa gömülmüş bir tabutun içinde izliyoruz. Haliyle, oyuncunun sözcük denen sanattan bir kere bile olsun yararlanamadan oldukça yoğun bir duygu durumunu yansıtabilmesi gerekiyor. “Bu filmin kalbi Eve karakterinde atıyor. Bütün anlatı onun üstünden akıyor. Eve bize sürekli zamanın geçmekte olduğunu hatırlatıyor,” diyor Ryder. “Böyle bir rolün altından kalkabilmek için, elinizde çok özel bir oyuncu olması gerek; konuyla anında ilişki kurabilen biri olmalı bu kişi çünkü Eve herhangi bir oyuncunun izleyicinin empatisini kazanmak için kullanacağı hiçbir aracı kullanabilecek durumda değil. Ortaya koyduğu performansın büyük bölümünde sadece yüzünü görüyoruz. Bakışlarıyla, hissettikleriyle, ve tabii bir de çığlıklarıyla! Bunu başarmak hiç de kolay değil.”

Oyuncunun kendisinin de bu konuda diyecekleri var: “Eve 1849 yılının güçlü, doğrucu, serbest düşünebilen bir kadınıyken birden güçsüz ve çaresiz bir kadın durumuna düşüyor”.

Tahmin edebileceğiniz gibi, bu sahnelerin çekiminde sürekli aynı kutunun içinde, çevrenizde de Sırbistan’ın pisliği içinde küçücük oğlan çocuklarıyla günlerce yüzyüze kalmak pek hoş bir deneyim değil. Hele ki Eve gibi kapalı yer korkusu olan biriyseniz! “Alice bundan hiç hoşlanmadı. Gerçekten zor günler geçirdi,” diyor McTeigue. “Berbat koşullardaydı, üstünde giysi niyetine pek bir şey de yoktu. Felaketti,” diyor Ryder.

Brendan Gleeson, Yapımcılar için biçilmiş kaftandı: Hem soylu bir görünümü vardı, hem de fazlaca koruyucuydu. Tam olarak baba rolündeki Hamilton’a uygundu. “Aramızda hep Brendan Gleeson gibi bir oyuncuyla film çekebilmenin ne müthiş olacağını konuşur dururduk,’” diyor Ryder o günleri düşündükçe. “Bu film sayesinde rüyaımız gerçekleşti desek yalan olmaz, tam aradığımız adamı bulduk,” diye ekliyor McTeigue. “Brendan oynadığı role ataerkil bir ağırlık katıyor. Burada harika bir iş çıkardı çünkü Albay’ı sadece kızına çok düşkün bir baba olarak canlandırmaı, bunun ötesine geçti. Karaktere hoş bir kadans ve çok katmanlı bir anlayış getirdi.”

Hannah Shakespeare’e göre, Hamilton karakteri filmin ait olduğu dönemde Amerika’da yaşanmakta olan sınıf çatışmalarının müthiş bir sembolü. “Amerika o tarihte henüz yeni kurulmuş bir ülkeydi. Savaş’a katılmış adamlar, sanayiciler vardı ve bu adamlar sırf onlar öyle uygun gördüğü için her şeyin onların istediği şekilde gerçekleşeceğini sanıyorlardı. Ama Hamilton neticede bir baba ve hiçbir şekilde kontrol edemediği bir durumun içine düşüyor . Elindeki onca güce rağmen, kızı için yapabileceği hiçbir şey yok. Olan bitene bir dur diyemiyor,” diye bu konudaki görüşünü ekliyor Gleeson, “güçsüz olmaya hiç alışkın bir adam değil o. Bu nedenle içine düştüğü durum onun için gerçekten kolay değil.”

Her şeye rağmen, Hamilton ille de suçlayacak birini buluyor: Daha baştan hiç hazzetmediği Poe! “Poe’da gördüğü ve içine korkular salan her şey gerçek olur; Poe’nun hasta zihinlerin pisliğine çevresindeki herkesi atacağı hissi Hamilton’ı rehin almıştır,” diye bunu açıklıyor Gleeson. “Kızı kaçırıldığında, Albay’ın güvendiği dağlara kar yağar. Bütün hıncını, öfkesini polislerle Poe’dan çıkartır. Zaten kızının başına gelenlerden dolayı doğruca Poe’yu suçlamaktadır.”

Emily’nin babası Poe’nun şanını fazlasıyla duymuştur, hem de daha kızı kaçırılmadan çok önce. Yönetmen bunu şöyle açıklıyor: “Poe bir sanatçı, üstelik de ayyaşın teki. Dahası, gelecekte hiçbir şekilde başarılı olamayacağını da bilen biri. Beş parasız. İleride de eli para görmeyecek çünkü içinde bulunduğu noktada yazmaktan başka hiçbir şey yapması mümkün değil. Sanırım, Hamilton bu durumun farkında ve Poe’nun kızıyla sadece para için ilgilendiğini düşünüyor.”

Gelgelelim, kızını birlikte aradıkları dönemde, Hamilton Poe’nun saygı duyulacak nitelikleri olduğunu da görecektir. McTeigue bunu şöyle anlatıyor: “Poe’nun Emily’yi deliler gibi sevdiğini ve onun uğruna her şeyi göze alabileceğini anlıyor. Filmde öyle bir an var ki bu iki adam ilk defa birbirlerini tam olarak anlıyor. Brendan senaryoda gördüğü karakterin derinliklerine inip onu gerçek hayata taşımayı başardı.”

Gleeson’ın bu rolde yapması gereken hazırlıklardan biri de aksan uzmanı Joan Washington ile çalışarak karakterini tam da gerektiği gibi konuşturmaktı. Aktor bu konuda şöyle diyor: “O döneme, o mekana uygun soylu bir ses geliştirmek benim için çok önemliydi. Yaşadıkları şehir daha yepyeni bir şehirdi, İngilizler çekip gideli çok olmamıştı. O günlerde nasıl bir aksanla konuşulmuş olacağını kestirmek zor.”

Filmdeki son önemli karakter ise en az gördüğümüz kişi, yani yaptığı delice plan yüzünden Poe’nun uçurumun kenarına ve hatta ötesine gitmesine neden olan katil. “O Poe’nun öykülerine aşık bir adam. Aynı zamanda da bir sosyopat,” diyor McTeigue.

Livingston ve Shakespeare katili, o dönemde yaşanan sınıf çatışmasından dolayı yoldan çıkmış sembolik bir kişilik olarak hayal etmişler. “Son derece akıllı bir adam ve dünyadaki sosyal konumundan dolayı, sırf bu yüzden işte, yapabileceği şeyleri deneme fırsatını bile asla elde edemeyecek,” diye onu bize tanıtıyor Shakespeare. “En az Poe kadar zeki olduğunu söyleyebiliriz. Poe’nun bu cinayetleri yazıya dökebileceğini kesinlikle biliyor ama onun kendince Poe’dan üstün yanı, bu cinayetleri gerçekleştirebilmesi! Düşünün bakalım, burada kim daha şahane? Önümüze çıkan bu karakter sadece Poe’nun kotarabileceğini sanılsn alanlara dalıp bunların da ötesine geçen bir adam.”

Katilin Poe’ya meydan okuması, resmen hastalıklı bir narsizme işaret ediyor. Buna Livingston şöyle yorum getiriyor: “Adam Poe’nun stiline son derece hayran. Bu yüzden, yazarı kendi katliamlarını yazmaya zorluyor. Poe’nun öykülerini taklit etmeyi bir yana bırakıp kendi öykülerini oluşturmaya başlıyor. Bir yandan da Edgar Allan Poe’yu kendi katliamlarını gazetede yazarak ölümsüzleştirmeye mecbur ediyor. Polis ve Poe onun suçlarını çözerken, onu ölümsüzlüğe yaklaştırıyorlar.”

Bir Poe hayranı olan katilin harekete geçmesinin bir nedeni daha var: “Diğer yazarların Poe’yu dışladığını fark ediyor. Kendisinin yapacaklarıyla Poe’nun üzerindeki bu engelin kalkacağını görüyor ve bunu da başarıyor. Poe öykülerini yazmaya tekrar başlıyor neticede,” diye açıklıyor McTeigue. “Katil Poe’nun yazdığı her bir satırı okumuş çılgın bir hayran. Fakat bu filmde hayranlığı bir adım daha ileriye götürüyor ve Poe’nun öykülerini alıp yoldan çıkıyor. Onun, on kaplan gücünde bir Poe olduğu düşünülebilir. Üstelik, bu sayede, Poe’yu alt edebiliyor çünkü Poe’yu kendisinden daha iyi tanıyor.”

John Cusack bu muammayı çok cazip bulmuş: “Taklitçi katil, kendi öyküsünü yazıyor. Daha sonra da Poe, bu taklitçi katilin aklından neler geçebileceğini tahmin etmek zorunda kalıyor. Bu sayede, katil, Poe’yu yeni şeyler yazmaya, yaratmaya mecbur bırakıyor. Söylesenize, bu arada, kim kimi yazıyor?”

ÇEKİM SÜRECİ

Her ne kadar McTeigue ve Yapımcılar bu filmi Poe’nun son günlerini geçirdiği Baltimor sokaklarında çekebilmek için her şeylerini verebilecek durumda olsalar da, ne yazık ki 1914 yangını buna olanak bırakmadı; şehrin büyük bölümü, Poe’nun gördüğü manzaralar çoktan yanıp kül oldu. Aaron Ryder filmden önce Poe döneminden kalmış ne varsa gezip görmüş: Poe’nun mezarı, takıldığı birahane gibi mekanlar varmış. Ama, aslına bakarsanız, “2011 dönemi Baltimor’unda 1849 yılına ait bir şey bulmak çok zordu. Ne o dönemin mimarisinden eser kalmış ne de boyutlarından. Şehir artık çok büyümüş,” diyor Evans. “Baltimor’da göstermek isteyeceğiniz şeylerin yerinde artık yeller esiyor.”

Ryder, Montreal ve New Orleans gibi diğer Kuzey Amerika şehirlerini de aklından geçirmiş. Aynı dönemde gelişen bu şehirlerde de durum aynıymış; “eski şehir” denebilecek bölümler yok denecek kadar azmış. Daha çekimler başlamadan çok önce, film ekibi aradıkları manzarayı ancak Avrupa’da bulabileceklerine karar vermişler. “James ve ben çekimden önce çantamızı aldığımızı gibi şehir şehir dolaşmaya çıktık. Bir yıl boyunca Prag, Zagreb, Budapeşte ve Belgrad’ı dolaştık,” diye anlatıyor o günleri Ryder. Poe döneminin Baltimor şehrine en çok benzeyen yerin Budapeşte olduğuna karar verek filmi orada çekmeye başlamışlar.

Filmin dörtte üçü dört hafta içinde Budapeşte’de çekilmiş (daha çok dış mekan sahneleri, balo sahnesi ve kilisenin dışı). Gerisi ise Sırbistan’da çekilmiş: Sesli sahnelerde iç mekan çekimleri, tiyatro sahnesi ve insanı büyüleyen tüneldeki kovalamaca sahnesi.

“Doğu Avrupa şehir merkezlerinde hala arnavut taşı kaplı sokaklar bulabiliyorsunuz. Üstelik, her sokakta çirkin telefon direkleri de görünmüyor. Bu durum, bizim işimizi çok kolaylaştırdı.”

Sahnelerde görünen modern yapılar son derece ustaca, İsveçli görsel efekt şirketi Film Gate tarafından silinmiş. Görsel efekt ekibi elektrik direklerinden tutun da, pencere tipi klimalara, otoyollara varana dek gereksiz her şeyi silemiş ve görüntüye bir de Baltimor limanını eklemiş. Hem de Poe’nun yaşadığı dönemin manzarasıyla! Evans bu konuda şunları söylüyor: “Şehrin o dönemdeki görüntüsünü yakalayabilmek için temasal anlamda büyük önem taşıyan ufak tefek bir sürü ayrıntı var.”

Yaratıcı ekibi tamamlamak için, McTeigue iki Avusturalyalı daha davet etmiş: Sanat yönetmeni Roger Ford ve Görüntü Yönetmeni Danny Ruhlmann. Ford ve McTeigue, film kariyerlerinin en başında, bundan yaklaşık 20 yıl önce, küçük bir İngiliz filminde birlikte çalışmışlar. Evans Oscara’a aday gösterilen bu ünlü sanat yönetmeninin en çok “Chronicles of Narnia” serisiyle tanındığını söylüyor, “Roger dokunduğu filmlerde kendine özgü dünyalar yaratmak konusunda benzersiz bir geçmişe sahip.”

McTeigue ve Ford yapım başlamadan sadece yedi hafta önce Sydney’de bir kafede buluşmuşlar. Sohbetlerinin konusu yönetmenin bu film için aklında olan görüntüymüş. Ford şunları söylüyor: “James için önemli olan döneme esir düşmemekti. Bilgisel açıdan doğruluk ve otantiklik peşinde değildi. James bu filmin stilinin özel ve şık olmasını istiyordu. Onun için, bu öyküyü adam gibi anlatıp benzersiz bir gerilim filmi çekmek, döneme ait detayları birer birer sergilemekten çok daha öncelikliydi.”

Yönetmen’in bu son derece stilize yaklaşımı için Evans şunları anlatıyor: “Bu, dünyanın, Poe’nun gördüğü şekilde yaratılmasıyla ilgili bir durum. Poe zamanını dünyalar yaratarak geçiren bir adamdı. Biz de dünyayı onun gördüğü gibi göstermek istedik. Bu istek, James ve Roger’a Budapeşte ve Sırbistan’daki mekanlarda bulduklarımızdan yararlanarak çok özel bir palet yaratma özgürlüğünü sağladı.”

McTeigue Ford ve Ruhlmann’a “Night of the Hunter”, “Sleepy Hollow”, “Nosferatu” (sessiz gerilim filmine dönüş) ve Lon Chaney’in “Phantom of the Opera” filmi gibi filmlerden görüntüler içeren bir referans listesi izletmiş. Bu duruma Yönetmen şöyle açıklık getiriyor: “Filmin bir Poe öyküsüne benzemesi için uğraştım. Poe’nun öykülerinin estetiğinde inanılmaz bir ölümcüllük vardır. İnsan bu öykülerin hep yazarın hayal dünyasının cehenneminde yaşandığını düşünür. Danny ve Roger’a bu filmin karanlık olmasını istediğimi ama insana sıkıntı verecek kadar da karanlık olmayacağını söyledim. Daha çok grafik bir roman gibi olmalıydı: Görüntüde mekan negatiftir ama o karanlıkta bir çok ayrıntı gizli olduğunu bilirsiniz, işte öyle bir şey.”

Bu konuda Ruhlmann da şunları söylüyor: “Benim için, bu, parlak günışığı kullanmayacağımız anlamına geliyordu. Soğuk bir ışık bulmalıydık, gölgeli, yumuşak ve dağınık bir ışık.” Ama böyle olunca da, o loş ışığın içinde oyuncuların gözlerindeki anlamı yakalamak bir mesele haline gelecekti. “Özellikle de Poe karakterinin tanıtıldığı anlarda, onun gözlerini görmemiz çok önemli, çünkü bu adamın nereden gelip nereye gittiğini gözlerinden anlayacağız.”

Öte yandan, katilin yüzü ekranda o kadar nadir beliriyor ki! McTeigue ve Ruhlmann bu konuda çok eğlenmişler. Yönetmen şöyle diyor: “Asıl mesele, çoğunlukla, gölgelerdedir. Önemli olan canavarı göstermemektir. Bu filmi bir kedi-fare oyununa döndüren işte tam olarak da bu özelliğidir: Katilin kim olduğundan asla emin olamıyorsunuz. Danny harika bir başarı elde etti.”

Ford’un filme en büyük katkısı büyük bir stüdyo bütçesi olmaksızın, kısacık bir süre içinde, büyük stüdyoların kullanacağı türden bir dram yaratabilmesi. McTeigue bu konuda şunları söylüyor: “Adamı gerçekten zor iki şehrin içine atıverdik: Budapeşte ve Belgrad. Kısa süre içinde yapması gereken işlerin sayısını kimse bilmiyordu. Bence, Roger’ın geçmişinde daha küçük çaplı Avusturalya ve İngiliz filmlerinin olması bu başarıyı sağladı: Elinizde çok para yoksa yaratıcı ve buluşçu olmak zorundasınız. Ben de Roger’ın işte bu tarafına bayılıyorum. Roger için, bir işi belli bir şekilde yapmak olanaklı görünmüyorsa, hemen ikinci ve üçüncü şekilleri bulup uygulayıveriyor.”

Emily’nin kaçırıldığı balo sahnesini çekmek için, Ford Budapeşte’de eski bir müzede bir sahne yaratmış; Ruhlmann ise balon stili aydınlatmaları kameranın göremeyeceği yüksekliklere takmış. “Macar yetkilileri müzeyi balo sahnesi için kullanmamıza izin vermeleri için ikna etmek çok zor oldu,” diyor Ford. “Carlo Poggioli tarafından iki yüz figüran güzel güzel giydirildi. Bu sahne filme çok etkileyici, büyüleyici bir mekan kattı.”

Balo sahnesi Ruhlmann’ın yönettiği eşi benzeri görülmemiş fantastik kamera hareketlerinden biriyle başlıyor. Baloda dans eden davetlilerden ikisinin yakın plan profil görüntüsünden, kamera geriye çekiliyor ve tavana kadar çıkıyor ki balodaki kalabalığın tümünü görebilelim. Bu tür çekimler McTeigue tarafından Kanadalı Steve Skroce’un yardımıyla tasarlanmış. Yönetmen bu konuda şunları söylüyor: “Daha önce ‘V for Vendetta’ ve ‘Ninja Assassin’ filmlerinde beraber çalışmıştık zaten. Ben Steve ile beraber sahne listelerini yazıyorum. O ise daha sonra bunları kendi yorumuyla çiziyor. Her seferinde, nasıl oluyorsa, yorumlarımız birbiriyle tıpatıp örtüşüyor.”

Ruhlmann daha önce McTeigue ile reklam filmi çekimlerinde çalışmış olduğu için, her ne kadar The Raven yapımında görev üstlendiği ilk uzun metrajlı Amerikan yapımı olsa da, bu tür sahnelerin çekiminde zorlanmamış. “James ile çalışmak mahalleden bir arkadaşınızla çalışmak gibidir,” diyor görüntü yönetmeni, “Tanıdıklarımız aynı, arkadaşlarımız üç aşağı beş yukarı aynı. Önce biraz şakalaşır, eğleniriz. Sonra da meseleye yoğunlaşıp bir çırpıda işi bitiririz.” Bu ikili önce, filmin başından sonuna kadar geçecek her sahneyi teker teker masaya yatırmış. “Bu çalışma bizim için bir temel oluşturdu. O noktadan sonra artık kısacık notlarla iletişim kurmak bize yetti. Ryder ayrıca “Aralarındaki iletişim çok enteresandı, gerçekten görmeye değerdi,” diyor.

Filmin çok etkileyici bir diğer sahnesi de Baltimor’un yeraltı lağımlarında geçiyor. Poe, Fields ve polisler Emily’yi lağımda arıyor. Bu sahne ilk olarak Sırbistan’ın ikinci büyük şehri olan Novi Sad’da eski bir hisarın altındaki tarihi tünellerde çekilmiş. Ryder bu konuda şunları söylüyor: “Sırpların 1600’lü yıllarda Türklerle çarpışırken kazdıkları bu tüneller 35 kilometre uzunluğunda. Bizim payımıza da bu çok gelişmiş tünel sistemini bulup filmde kullanmak düştü.”

Kovalama sahnelerinden bazıları bu tünellerde, bazı ek sahneler ise Ford’un sesli bir sahne üzerinde kurduğu setlerde çekilmiş. Tasarımcı bu sahnelerde, gerçek tünelin tuğlalarından alınan kalıplarla ürettiği tuğlalar kullanarak, gerçek tüneldeki görüntüyü sette neredeyse birebir yaratabilmiş.

En korkunç sahnelerden biri olan “Kuyu ve Sarkaç” sahnesine uygun bir mekan bulmak da uzun sürmüş. Ford o günleri şöyle anlatıyor: “Uygun bir mekan arayıp duruyorduk. Sonunda, Belgrad’daki bir okulun çatı katında geniş bir alan bulduk.” Ford’un tasarımlarından yola çıkarak, özel efektler bölümü, ucunda devasa bir bıçak sallanan heybetli bir dişli çark sistemi kurmuş. Bu sistemde kullanılan malzemelerin neredeyse tamamı gerçekmiş. “Kullandığımız bıçak oldukça güvenliydi. Bazen bıçağı sisteme hiç takmıyorduk bile.” Fakat filmdeki çok yaratıcı görsel efektler ve makyaj efektleri sayesinde, izleyici bunu hiç fark etmeyecek. Ryder bu konuda şunları söylüyor: “İnsan, imza niteliği taşıyan bir sahneden ancak bu kadarını bekleyebilir.”

Bu sahnedeki kurban, feci şekilde can vermeden az önce işkenceciye “Ben sadece bir eleştirmenim,” diye feryat eden edebiyat eleştirmeni Rufus Griswold’dan başkası değildir. McTeigue bir yandan gülerek şöyle söylüyor: “Bu lafı ettik diye birileri beni lime lime edebilir. Griswold Poe’nun vefatında onun vasiyetini yerine getiren kişiydi, ölüm ilanını da o kaleme almıştı ve ölümünden çok sonra bile Poe’nun adını karalamaya devam etti. Böyle olunca ben de sırası gelmişken Griswold’u biraz deşsek iyi olur diye düşündüm. Umarım, Poe her nerede ise, bu yaptığımızdan memnun kalmıştır.”

THE RAVEN filminde delinin teki yüzünden kendi yarattığı korkuları kendisi yaşamak zorunda kalan, gerçekten de acı çeken Amerikalı bir edebiyat dahisinin efsanevi öyküsü anlatılıyor.

“Yapımı gerçekten zorlu bir süreçti,” diyor Aaron Ryder. “Bir yıl boyunca aynı kayayı ite ite tepenin en üstüne çıkardık diyebilirim. Ama elimizdeki öykünün çok iyi işlendiğini ve bu haliyle birçoklarını cezbedeceğini düşünüyorum. Bu film sayesinde ben küçükken ailemin bana hediye ettiği o eski kitabı açıp Poe’un öykülerini bir daha okuma ihtiyacı hissettim. Umarım, izleyicilerimiz de aynı ihtiyacı duyar.”

Yazdıkları öyküyle ilgili olarak, Hannah Shakespeare şunları söylüyor: “Poe’nun altından kalkmaya çalıştığı ve sonunda da altından kalkabildiği zorluklara hassasiyetle yaklaşmaya özen gösterdik. Ama eminim, hayatta olsa, bizi kıyasıya eleştirirdi. En azından, ben onun eleştirilerini duymayı çok isterdim.”

“Bu bir nevi bizim Poe ile ilgili düşümüz,” diyor John Cusack. “Bu düşü biz kurduk ama bilin ki filmde geçenler büyük oranda gerçek. Bu filmde Poe’nun özünü yakalayabildiğimizi düşünüyorum.”

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir