The Road (2009)

Çok da uzak olmayan bir gelecekte, büyük depremlerle başlayan felaketler iklimi değiştirmiş, Güneş kalın gri bulutların ardında görünmez olmuş, buna bağlı olarak bitki ve bitkileri yiyerek beslenen hayvanların sonu gelmiştir. İnsanlığın tükenişi ise yavaş ve ızdıraplı bir can çekişme şeklinde olmakta, sona kalanların dünyasında yamyamlıkla şiddetlenen korkunç bir terör hüküm sürmektedir. Bu distopyanın ortasında bir adam ve oğlu “iyi insanlar”ın yaşadığı güney sahiline ulaşmak için yola çıkarlar…

Cormac McCarthy’nin 2006’da yazdığı çok satan romanından vakit geçirmeden sinemaya uyarlanan The Road, Post apokaliptik bir kurguda yaşanan trajik bir yalnızlık ve mücadele öyküsü… Açıkcası uzun zamandır izlediğim hiçbir filmden bu kadar etkilenmemiş, bu kadar içine girmemiştim. Sinemanın artık sanatsal bir ifade değilde “ürün satma” anlayışıyla yapıldığı Kuzey Amerika’dan çıkıp gelen The Road, oldukça kurak geçen bu sinema ikliminde beni The Moon’dan sonra şaşırtan 2. film oldu. The Road’un güçlü senaryosuna rağmen asıl etkisi, oyuncuların abartısız fakat gerçekçilik açısından müthiş performanslarından geliyor. Viggo Mortensen ve Kodi Smit-Mcphee’nin canlandırdığı sinema tarihinin belki de en gerçek baba-oğulunun yanında kısa bir süre gözüken Robert Duvall kelimenin tam anlamıyla oyunculuk dersi veriyor.

The Road, rekabet üzerine kurulmuş bir toplum yapısının çöktüğünde insanların kendilerini kurtarmak adına ne kadar ileri gidebileceklerinin portresini çiziyor. Asalet, kahramanlık, fedakarlık, yardımseverlik gibi kavramların tamamen tükendiği bu hayatta kalma ortamında Robert Duvall’in canlandırdığı yaşlı adama ait “Oğluma ne olduğunu ne kendime ne de başka bir yabancıya anlatamam…” sözü trajedinin geldiği noktayı tokat gibi seyircinin yüzüne çarpıyor. Filmin karakterlerinin ismi de yok çünkü yaşamak adına utanılacak şeyler yapan biriyseniz bir isminiz olsun ve bilinsin istemezsiniz. Felaket anlarında sıradan Amerikalıların hemencecik bir kahramana dönüşmeleri ve işleri düzeltmeleri klişesini yerle yeksan eden The Road’ın düşmüş karakterlerinin tek çabası daha da düşmemek ve ne pahasına olursa olsun hayatta kalabilmek… Bunu yapabilmek sizi komşularınızı yemeye mecbur bıraksa bile! Ayrıca “Tanrı nedir ve var mıdır…?” sorusuna da ilginç ve 8 yaşında çocuğu olan bir baba olarak benim de katıldığım bir cevabı olan filmin sadece gerekli anlarda flashback’lerle “öncesi”ni göstererek bize lükslerimizi ve bunları umursamaz şımarıklığımızı acı bir şekilde hatırlattığını da söyleyebilirim.

Altını çizerek belirtmeliyim ki, The Road son yılların belki de en güçlü sinemasal deneyimi, fakat genel izleyici tarafından çok da kolay kabullenilecek bir film değil. Bunun en önemli sebebi The Road’ın öyküsünü anlatırken hiç acele etmemesi ve bunu oldukça minimalist bir şekilde başarması… I Am Legend ve 2012 gibi kıyamet soslu filmlerin aksine The Road, distopyanın gerçeğine sahip bir film… Felaketin görkemine değil sonuçlarına kafayı taktığı için de, gösterişli efekt numaralarından alabildiğine uzak, karakterlerin verdiği umutsuz çabayı yüksek bir dozda seyircisine aşılamayı uman ve bunu gerçekten de başarabilen, anlatımı ve diyalogları ile de 70’ler sinemasına yakışan bir yönetmen filmi…

Film ilginç bir zamanlama ile Roland Emmerich’in 2012’sinin sonrasında yaşayacağımız bir dünyayı tasvir ediyor fakat bu lunapark eğlencesinin ihtişamını arayan seyircilerin the Road’dan hayal kırıklığı yaşayarak ayrılmaları kuvvetle muhtemel… Ülkemizde hala “3 kişiyle film çekmişler…” eleştirisini yapmak için fırsat kollayan binlerce seyirci olduğu da düşünülünce tüm olmuşluğuna rağmen The Road’ın işi epey zor.

The Proposition’la Western janrına etkileyici bir dokunuş yapan yönetmenin The Road’la da Post Apokaliptik sinemanın en yetkin ve sıradışı örneklerinden birini verdiğini söylemek gayet mümkün… Filmin sanat yönetimi de epey başarılı… Şimdiye kadar izleyip de en beğendiğim “Kıyamet sonrası” dünya seti the Road’a ait… Üstelik bunun 20 milyon dolar gibi düşük sayılabilecek bir bütçeyle başarılabilmiş olması da alkışlanır. Yine Nick Cave’in kendini çok öne çıkarmayan ama hikayenin karakteristiğine müthiş uyum sağlayan müzikleri de filmi güçlü kılan unsurlardan…

“En iyi erkek oyuncu” ve “en iyi uyarlama senaryo” dallarında Oscar adayı olacağına kesin gözüyle bakılan The Road bu yarışta yok ne yazık ki… Yerli sinema örneklerinin salon kapma telaşı yüzünden ülkemizde ne zaman gösterileceği belli olmayan film, belki de geçtiğimiz yılların nitelikli sinema örnekleri olan Gattaca ve The Fall gibi asla salon yüzü göremeyecek…

Peki filmin hiç mi kötü yanı yok…? Elbette var; finale kadar temposunu ve anlatımını düşürmeden ilerleyen film, aceleye getirilmiş ve seyirciyi kazanmak adına arttırılmış bir duygusallıkla kendine zarar veriyor ve gerçek bir kült olma şansını elinin tersiyle itiyor. Ayrıca finalde karşımıza çıkan karakterlerin konuyu açıklayıcı olmadığını, doğru anlayabilmek adına roman özetini de okumak zorunda kaldığımı belirteyim. Ayrıca, anne figürünün baskıya dayanamayarak “Aile”den ilk vazgeçen olduğunu sunmasına dayanarak filmin erkek bakış açısına sahip olduğunu düşünüyorum. Anneliğin içgüdüsel babalığın ise öğrenilen bir duygu olduğunu düşünen biri olarak bu fikre pek katılamadım doğrusu…

Bir önerme yapmam gerekirse; Eğer acelesi olmayan eski usül filmlerden hoşlanan bir seyirci iseniz bu “yol”un sonunda tahmin edebileceğinizden de öte güçlü bir öykü ve anlatım var. Fakat her yer patlayıp çatlarken benim kahramanlarım gevezelik yaparak kurtulsun tarzı bir izlenceye ihtiyacınız varsa “Yoldan uzak durun…”

İlk yayınlanma: http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2114

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

4 Yorumlar

  1. Yasin Karakaya

    Murat abiyle kesinlikle aynı duyguları paylaşıyorum. 2009’un en bomba filmlerinden mutlaka izlenmeli..

  2. O kapkara atmosferi adına bile izlenmeyi hakeden bir film bence. Filmin romanını okumadım (genellikle filmi çekilen romanları okumam ya da romanını okuduğum filmi seyretmem hayalkırıklığı yaşamamak adına) ama filmin koptuğu tek yer aniden ortaya çıkan aile ile final bölümü bence. Buna rağmen son yıllarda izlediğim en etkileyici film.

  3. kemal karabacak

    book of eli gibi kurtuluşu allahda değil kalbimizde, içimizde biyerde aramamız gerektiğini söylüyor. bu bile filmin muhteşem olmasını sağlıyor. hele hele o yam yam evi bölümü hayatımda izlediğim en geren sahnelerden biriydi.

  4. Film abartıdan uzak ve kendi havasında çok başarılı işlenmiş. Kendince yakın gelecekteki muhtemel bir sonuç bir durum seçmiş ve uçuk kaçık sahneler olmadan sadece bir baba ve oğlun hikayesinin bir kısmını anlatmış.Bazılarınca durağan kabul edilebilir ama sıkmayan etkileyici bir havası var diyebilirim. Ayrıca Viggo Mortensen in başarılı oyunculuğunu da vurgulamak lazım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: