Tommy Wiseau’nun Çöp Şaheseri: The Room (2003)

Yaklaşık on yıldır San Francisco’nun merkezi olduğu Bay Area bölgesinde yaşıyorum. 2009 senesi yazında bir gün arkadaşım Mike ile öğle yemeğine çıktığımızda havadan sudan konuşurken Mike bana “The Room diye bir film var, adını duydun mu?” dedi.

Öteki Sinema için yazan: Oktay Ege Kozak

“The Room mu?” dedim, “O da ne? Acayip bir avangard bilim-kurgu filmi mi?”

Yok, yok” dedi Mike, “Çok daha iyi!” Bir süre düşündü. “Valla tam olarak ne olduğunu açıklaması zor ama en basitinden şunu söyleyebilirim ki, sanırım hayatımda gördüğüm en kötü film.

Kötü filmlerin, özellikle istenmeden kahkahalar attıracak derecede kötü filmlerin hayranı olarak ilgim hemen arttı tabi. Bildiğiniz gibi kült statüsüne giren kötü filmler genelde bilim-kurgu veya korku türüne ait olur, Plan 9 From Outer Space veya Troll 2 gibi. Bu yüzden The Room hakkında kafamda oluşan ilk görüntü, bu filmleri bile geride bırakan kötülükte bir bilim-kurgu veya korku filmi oldu.

Hayır, hayır” dedi Mike, “Bilim-kurgu falan değil. Hatta filmi bu kadar komik kılan da bu. Avrupa’dan mı nereden geldiği bilinmeyen bir herif nasıl olduysa 6 milyon dolar bulmuş ve bu filmi 2003 yılında çekmiş. Adamın amacı belli ki tamamiyle ciddi motivasyonlarla ağır bir bağımsız drama filmi yaratmak. Filmin tipik bir Amerikan bağımsız draması konusu var. Evlenmek üzere olan bir adam en iyi arkadaşının nişanlısıyla yattığını öğreniyor, tipik bir aşk üçkeni hikayesi yani.

Eee, o zaman ne kadar kötü olabilir ki?

Ne bileyim, açıklaması zor, görmen lazım. Mesela adam, adı Tommy Wiseau, kendi yazıp yönetmiş filmi, bir de başrolü oynuyor. Sinema deneyimi olmadığı için saçma sapan seçimler yapmış. Mesela 35 milimetre mi, yoksa dijital mi çekeceğine karar verememiş, bütün filmi iki kamerayı bir tripoda yerleştirip çekmiş.”

“Yapma ya!”

“Ayrıca film San Francisco’da geçiyor ama Los Angeles’ta çekmeye karar vermiş. Filmde çatı katında geçen bazı sahneler var, görmen lazım, arka planlar bir drama filminden çok rezalet bir bilim-kurgu bozmasına benziyor. Gerzek herif çatı sahnelerini San Francisco’da çekmek yerine yeşil ekran ile Los Angeles’ta çekip arka plana ön plandaki insanlara uymayan bir San Francisco manzarası yerleştirmiş. O kadar kötü ki görmen lazım, açıklamakla olmaz.”

Bu noktada ilgimin iyice arttığı itiraf etmeliyim.

“Ayrıca filmin senaryosu, oyunculukları, her şeyi yerlerde sürünmeyi bırak, her hangi bir normal insan davranışını bile hatırlatmıyor. Sanki dünyayı ilk gören uzaylıların eline kamerayı vermişler de insan ilişkileri hakkında ciddi bir drama çek demişler. Efsaneye göre Wiseau filmi çektikten sonra Hollywood Bulvarı’nda beş sene boyunca kocaman bir billboardda tanıtmaya çalışmış. Bir süre sonra film kült statüsüne erişmiş ve geceyarısı gösterimleri başlamış. Hatta Paul Rudd, David Cross gibi ünlüler filmin büyük hayranı. Halen Los Angeles ve New York’ta geceyarısı gösterimleri yapılıyor. San Francisco’da da Red Vic sinemasında ayın her son Cumartesi’sinde geceyarısı gösterimleri yapılıyor. Rocky Horror Picture Show gibi seyirci en favori karakterleri olarak giyiniyor, replikleri ekrana bağırıyor, ekrana eşyalar fırlatıyor falan. Ben filmi ofiste izledim, daha gösterimlere gitmedim ama istiyorum valla.”

“Benim de ilgimi çok çekti gidelim kesin ama filmi bir yerden bulup izlemem lazım önce, çok merak ettim.”

Tabi ki eve dönünce ilk yaptığım şey Youtube’da The Room videolarına bakmak oldu ve, ne diyeyim, gözlerime ve kulaklarıma inanamadım. Bu kadar görgüsüz, başarısız, yeteneksiz bir senaryo, yönetim, oyunculuk!! Mike tamamen haklıydı, açıklaması zor, görmek lazım.

Mesela ilk izlediğim klipte yeşil ekran bozması San Francisco çatısına çıkan Johnny (Wiseau), nişanlısı Lisa’yı dövmekle şuçlandıktan sonra “Onu dövmedim!” diye bağırıp çağırır. Bunun hemen ardından en iyi arkadaşı (En iyi arkadaşı olduğunu nasıl mı biliyoruz? 20 defa “O benim en iyi arkadaşım” diyor da ondan) Mark’ı çatıda görünce “Merhaba Mark” der gayet sakin bir biçimde. Bu iki apayrı duygu arasında bir salise bile ara olmayınca bu absürd değişime gülmemek elde değil tabi.

İzlediğim başka bir klipte Johnny, Lisa’ya gül almak için çiçek dükkanına girer ve (abartmıyorum) dükkana girip çıkması 13 saniye sürer. Hiç bir ara olmadan gerçekleşen, hatta Johnny’ye dükkandaki köpeği sevme zamanı bile ayıran bu süper hızlı alış veriş, filmin en ünlü sahnelerinden biri.

Bu video klipleri gördükten sonra merakım iyice arttı ve ertesi gün filmi DVD’de kiralayıp Mike ve eşim Gabby ile kendi The Room gösterimimizi yaptık. Filmi bütün ihtişamıyla izlemek kısa video klipler izlemekten çok daha farklı, çok daha doyurucu bir deneyim. İlk olarak söylemeliyim ki her hangi bir sinema deneyimim sırasında The Room’u ilk izleyişim kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Monty Python and The Holy Grail halt etmiş. Replikleri en çok tekrarlanacak bir film varsa o da The Room’dur.

İlk olarak Johnny rolünde nereli olduğunu bir türlü itiraf etmeyen Wiseau’nun acayip aksanıyla böğürdüğü her replik, bir klasik mertebisde. Öyle ki Wiseau’nun ilginç gülüşü bile filmin hayranları tarafından durmadan tekrarlanan bir fenomen. Diğer yandan yan karakterlerin bazı replikleri kopturuyor resmen.

Mesela Lisa’nın annesinin kahve sipariş ediyor gibi göğüs kanseri olduğunu söylemesi. Mark’ın kadınların bazen aptal, bazen de kötü olduklarını anlattığı utanmazca misojonist monoloğu. Johnny’nin üniversite harcını ödediği, 18-19 yaşında olması gerekirken neredeyse yaşıtı bir aktör tarafından canlandırılan Denny’nin Lisa’nın annesine “You’re not my fekking mother!” diye bağırması. Liste uzuyor da uzuyor…

Gabby bir kötü film hayranı olmayarak tabi ki The Room’dan nefret etti ve neden bu kadar güldüğümüzü anlamadı. Kanımca gerçek bir kötü filmin kıymetini takdir edebilmek kişisel bir özellik. Her zaman gördüğümüz banal kötü filmler arasından gerçekten özellikli kötü filmleri ayırıp tadını çıkarmak kişiye özgün bir yetenek. Bu yeteneğe sahip olan iki sinemacı olarak Mike ve ben, tabi ki ilk bakışta The Room’a aşık olduk. Niye olmayalım, önümüzde kötü sinemanın Yurttaş Kane’i duruyordu. Bir sonraki adım tabi ki o ayın son Cumartesi’sinde Red Vic’teki geceyarısı gösterimine gitmek oldu.

The Room gösterimlerine gitmeden önce filmi en azından bir kere izlemiş olmak, ve seyirci katılımı hakkında bir kaç fikir edinmek önemli. Filmi izlemiş olmak büyük bir avantaj çünkü diğer türlü gösterim boyunca seyircinin bağırıp çağrışması yüzünden Wiseau’nun dahiyane repliklerini ve o replikleri daha bir takdir edilesi hödüklükle okumasını kaçıracaksınız demektir.

Her hangi bir The Room geceyarısı gösterimine hazırlıklı gelebilmek için yapabileceğiniz çok şey var. Öncelikle giyim bakımından filmin karakterlerinden biri olaak gelebilirsiniz. Hayranların en favori kostümü filmin nereden geldiği bilinmez bir sahnesinde karakterlerin smokin giyerek birbirlerine 2 metre uzaklıktan futbol topunu atıp tuttuğu andan geliyor. Bunu yeniden yaratabilmek için tek yapmanız gereken smokin giyip sinemaya futbol topuyla gelmek. Gittiğim onlarca gösterimin her birinde en az bir kaç adet futbol toplu, smokinli kişilik geldi.

Belli sahnelerde ekrana fırlatılması tavsiye edilen bir sürü madde var tabi, mesela Johnny’nin sürpriz doğum günü sahnesinde seyircinin salonu balonlar ve konfetilerle doldurması gibi. Fakat her The Room seyircisinin getirmesi gereken tek bir eşya varsa o da bir torba dolusu plastik kaşıktır. Filme ismini veren ve süresinin çoğunun geçtiği oda, nedense bir sürü çerçevelenmiş kaşık resimleriyle dolu. Bu resimler bir modern sanat parçası mıdır, veya sanat yönetiminde tembelliğin yeni bir limitini mi temsil eder, bunu bilmiyoruz. Wiseau, verdiği röportajlarda kaşık skandalı hakkında konuşmayı reddediyor.

Kaşıkları hazırda olan seyirci, film sırasında arka planda ne zaman bu kaşık resimleri görünse avazı çıktığı kadar “KAŞIK!!!” diye bağırıp avucuna sığan bütün kaşıkları ekrana fırlatır. Bu kaşık kaosunu görsel olarak şöyle açıklayayım, Cesur Yürek ve 300’de binlerce okun havada süzüldüğü sahneler vardır ya, işte onun plastik kaşıklı versiyonunu düşünün.

İlk gittiğimiz gösterimde önceden bilmemize rağmen kaşık getirmeyi unuttuk. Neyseki bilet sırasında önümüzde bekleyen bir grup, torbalar dolusu kaşıklarını bizimle paylaştı. Bir sonraki gösterimlere haliyle hazırlıklı geldik.

Kostüm ve kaşıkların yanında tabi ki bir sürü tekrar edilen seyirci katılımı var film boyunca. Şu an aklıma gelenler:

  • Denny’nin Johhny ve Lisa’nın yatak odasına girmeden önce bir elmayı hapır hupur yerken “SEMBOLİZM” diye bağırmak.
  • Film boyunca çiftler ne zaman öpüşse “YAM YUM” diye ses çıkarmak.
  • The Room’un bitmek bilmez softcore seks sahneleri boyunca çalan rezalet müziğe alkışlarla ritm tutmak.
  • Johhny’nin içinde bulunduğu sevişme sahneleri boyunca ne zaman Wıseau’nun steroid dolu iğrenç soluk vücudu görünse öğürüp böğürmek.
  • Filmde durup dururken Golden Gate köprüsünü uzun uzun baştan sona pan yapan çekimler sırasında “GO, GO, GO!” diye bağırmak.
  • Göğüs kanseri olan anne ne zaman birine dokunsa “KANSER” diye bağırmak.
  • Filmde bitmek bilmez “Ama Mark benim en iyi arkadaşım” repliği ne zaman söylense kaçıncı kez söylendiğini belirtmek.
  • Kamera ne zaman yerinden oynasa veya görüntü flulaşsa “FUCK YOU TODD” diye bağırmak (Görüntü yönetmeninin adı Todd).
  • Ne zaman biri “Merhaba” dese “Merhaba” diye, “Güle güle” dese “Güle güle” diye cevap vermek. The Room’da ne zaman biri odaya girip çıksa merhaba ve güle güle dediği için bunun en az 500 örneği var.
  • 25. seks sahnesinde “10 Dakika Ara” duyurusu yapıp sigara molasına çıkmak.

Tabi bunların dışında bir sürü daha kural var ve her gösterimde yavaş yavaş alışıyor insan. The Room gösterimlerine aşina olmak bisiklete binmek gibi bir şey. Yaklaşık bir senedir bir gösterime gitmedim ama mesela yarın gitsem bütün seyirci katılımı notalarını tam yerinde basacağımdan eminim.

İşte bu şekilde The Room ile olan sağlıksız obsesyonumuz başlamış oldu. Her ay gittiğimiz gösterimlere bir kaç arkadaşımız daha katıldı ve kısa bir süre içinde her ayın son Cumartesi’si “The Room Gecesi” oldu. Hatta 8-9 gösterimden sonra esrarengiz Wiseau ile tanışma şanşına bile eriştik. Gösterimden önce soru-cevap kısmı boyunca Wiseau, tabi ki her zaman yaptığı gibi nereli olduğunu ve 6 milyon doları nereden bulduğunu açıklamayı reddetti.

Yukarıda bahsettiğim gibi bir süredir o ya da bu sebepten gösterimlere gitmedim, ama duyduğum kadarıyla gösterimler daha bile popüler. Bütün geceyarısı seansları biletleri internette günler önce tükeniyor, bir yerine bir kaç sinema değişik zamanlarda gösterim yapıyor. Görünüşe göre Wiseau ve acayip gülüşü uzun süre kaybolmayacak.

Türkiye’de filmin yasal bir kopyasını bulmak zor tabi. Bu konuda yapılabilecek tek şey Amazon’dan DVD ısmarlayıp olabilecek en büyük bir grup ile izleyip keyfini çıkarmak. Eğer kötü film hayranıysanız ne kaçırdığınızın farkında değilsiniz. The Room’u kötü film hayranlarına şiddet ve hiddetle tavsiye ediyorum.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

3 Yorumlar

  1. Bi sene önce Amazon’dan satın adlım bu film. Anca 2-3 hafta önce cesaretimi toplayıp izledim. Çoooook kötü ama bir o kadar da eğlenceli. Çok güzel anlatmışsın Oktay!

  2. bu sekilde rituel yapabilmek her filme nasip olmuyor tebrikler

  3. Yeni izledim ve halen şoktayım. Bu filmden haberdar olmamı sağladığınız için ne kadar teşekkür etsem azdır. İyi ki varsınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: