The Room / Gizli Dünya (2016)

Hiç haberim olmayacak filmlerle tanışmamı sağlayan Murat Tolga Şen’e-

Daracık, kirli, penceresiz ve alışıldık bir eve hiç benzemeyen bir yerde bulunan bir çocuk ve bir kadın görüntüleriyle başlar film. Kullanılan eşyalardan ve televizyonun varlığından bu yerin “doğada” değil de şehirde bir yerde olduğu tahmin edilebilir. Niçin böyle bir yerde yaşadıkları, burasının bir hapishane veya hastane koğuşu olup olmadığı üzerine düşünürken, kadının kaçırıldığı ve yedi yıldır bir esir gibi yaşamaya zorlandığı kadının ağzından öğrenilir. Kadın, çocuğun –kendi çocuğu- üzülmemesi, kendisi gibi acı çekmemesi ve bir arayış içerisinde olmaması için içinde bulundukları yerin odadan ibaret olduğunu, “dünyada” kendilerinden başka kimselerin olmadığını ve diğer her şeyin “hayal ürünü” olduğunu söyleyerek çocuğu kandırmıştır. Buna karşın çocukla birlikte egzersiz yapmaları ve vitamin hapı almaları kadının bir kurtuluş ümidi taşıdığını gösterse de, bu nasıl olacaktır?

“Özellikle şimdiye değin toplumsal ve siyasal rolleri ikincil düzeyde kalan tüccar ve zanaatkârların, kentlerin önem kazanmasıyla birlikte öne çıkması en azından Kilise bakımından başlı başına bir problemdir. Örneğin rahip Honorius Augustodunensis, bu kesimleri korku verici bulmakta ve “ne yapacakları belli olmayan” insanlar olarak nitelemekte, köylüleri alın teriyle çalışan kesimler olarak kurtuluşa layık görürken, kentliler için asla kurtuluş olmadığını belirtmektedir.” (Ed.: Mehmet Ali Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler)

Odanın şehirde olması anlamlıdır çünkü kapitalist sistem şehirde ortaya çıkmış, şehirde gelişmiş ve şehirde gelişmeye devam etmektedir. Burjuvazi zaten şehirli yani kenter anlamına gelir. Haçlı Seferleri esnasında, ordunun başta yiyecek, içecek, giysi ve silah olmak üzere birçok ihtiyacını karşılayan tüccarlar, bu sayede hem kilise ve krallıklarla ilişkilerini geliştirmeye hem de para kazanmaya başlamış ve para kazandıkça da yavaş yavaş soylular ve din adamlarının yanında üçüncü bir güç olarak belirmeye başlamışlardır. Zamanla krallar, soylulara ve din adamlarına karşı mücadelelerinde burjuvazinin desteğini almış, merkezi otoritesini güçlendirmiş ve nihayetinde günümüzdeki ulus-devlet modeli ortaya çıkmıştır.

Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla, feodal toplumsal ilişkilerin ve buna dayalı siyasal anlayışın meşruluğunun sorgulanmaya başlanması eşzamanlı gerçekleşmiştir. Şehirler, bir yandan şehirde yaşayan insanlar için birer dayanışma merkezi olmaya başlarken, diğer yandan işlerin yürütülmesi için prenslerin, kralların ve kilisenin iradesinden ayrı bir toplumsal yapı ve örgütlenme biçimi ortaya çıkmıştır. Şehirlerin kendi yönetim mekanizmalarını oluşturmaya başlamaları, feodal bağlılık, sadakat ve sözleşme ilişkilerini de ciddi biçimde etkilemiş hatta zamanla yok etmiş ve burjuvazi, “zamanı gelince” köylüyü ve ezilmiş bütün kitleleri yanına alarak hem krallıkları hem de kiliseyi alt etmeyi başarmıştır.

Kadın, çocuk büyüdükçe yalanlarını sürdürmeye çalışmasının zor olacağını bildiğinden ve oğluyla birlikte odada ölüp gitmek istemediğinden, çocuk beşinci yaşına bastığı andan itibaren gerçekleri anlatmaya başlar. Gerçek bildiği şeylerin yalan, yalan bildiği şeylerin gerçek olduğunu idrak etmeye başlayan çocuk için bu, kabullenilmesi imkânsız bir duruma ve her şeyi reddetmesine yol açar. Annesine inanmaz, kendisini kandırdığını düşünür çünkü böylesi daha kolay, tanıdık ve daha güvenlidir. Kadının “gerçek” dünya ile ilgili her şeyi çocuğuna anlatmasıyla birlikte, annenin kurduğu düzen tamamen çökeceğinden ve eskiden olduğu gibi odada kalmaya devam edemeyeceklerinden tek çare odadan kurtulmanın bir yolunu bulmaktır. Aksi takdirde çocuk da annesinin çektiği çileleri çekecek, özgürlüğünden mahrum kaldığı her gün acısı artacaktır. Çocuğun gerçeğin bilgisine erişmesiyle birlikte Platon’un mağara alegorisini hatırlamak yerinde olacaktır.

Platon’un varlık görüşü iki ayrı evrenden oluşmaktadır. Biri gerçek varlıkların oluşturduğu değişmeyen idealar evreni, diğeri bu idealardan aldığı pay oranında var olan görünümler evrenidir. Böyle olunca bilginin konusu, doğal olarak, gerçeğin ta kendisi olan değişmeyen, sabit ve bozulmayan idealar olacaktır çünkü Platon, ideaların kopyası olan yeryüzündeki şeylerin sürekli değiştiğini ve bozulduğunu iddia eder. “Nesneye özünü veren değişmez idealardır ve nesneler onların birer kopyasıdır” diyen Platon’un mağarasını çocuğun ve kadının bulundukları odaya benzetebiliriz.

“Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önce boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyor, ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar.  Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. İnsanlarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. İnsanlar kendilerini ve yanlarındakini nasıl görürler. Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi? Şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar, değil mi?” (Platon, Devlet)

Kadın da “mağaramsı” bir evren kurmuş ve “gerçek” dünyada olan her şeyin birer kopyasını oluşturarak çocuğu inandırmıştır. Gerçeği kendi çabasıyla değil annesinin anlattığı kadarıyla bilen çocuk, annesi kendisini kandırdığını söylemese, inançlarını sorgulama ihtiyacı duymayacak ve belki de ölene kadar böyle yaşayacaktır. Aklını kullanma cesareti gösteremeyenlerin “şeyleri” olduğu gibi kabullenmesi için çabalayan egemen güçler, gerçeği sürekli parçalamakta ve gerçeğin bilgisine erişmeyi imkânsız hale getirmektedir. Ve bunu uzmanlaşma, daha iyiye erişme ve çağın gereği olarak sunmakta, yaymakta hatta dayatmakta ve aksi düşünceler gericilikle itham edilerek kitleler sessiz kılınmaktadır. Hz. Ali’nin “ilim birdi, cahiller onu çoğalttı” sözü bu açıdan çok değerlidir. Günümüzde her bilim, her geçen gün, bölünebileceği en küçük parçasına kadar bölünmekte, dallara ve uzmanlıklara ayrılmakta, “gerçeğe” sahip olmak değersizleştirilmekte hatta bu yönde bir çaba içine girilmesi küçümsenmektedir. Topluma yabancılaşan ve uzaklaşan modern bilim bu durumu teknolojik gelişmeler ve uzmanlaşmayla gizlemektedir. Bu saçmalığa dur demesi gereken ve geçmişte muazzam başarılar elde eden felsefe, toplumu açıklamaktan ve insanın insanileşmesine fayda sağlamaktan uzak “postulatlar” üzerine ciltler dolusu kitaplar yazılmakta ve felsefe bir avuç “diplomalının” birbirine meydan okuma sahası haline dönüşmekte ve kendisi de onlarca parçaya bölünmektedir.

Egemen güçler halkın “gönüllü kulluğunun” sürmesi için halkı güçsüzleştirmeye, zevke, eğlenceye, lükse ve tüketime yönlendirerek bağımlı hale getirmeye çalışır. Halk, kültür endüstrisinin evlilik, ses, kıyafet ve yetenek yarışmalarına, eğlence, yemek ve gezi programlarına, yozlaşmış dizilere, ucuz dergi, roman ve filmlere hatta futbola yönlendirilerek özgürlüğünü yitirdiğini fark etmemesi için uyuşturulur. Bunların da yeterli gelmediği durumlarda ise cehalet ve hurafenin yayılması sağlanır. Ve bu şekilde uyuşturulan kitleler, egemenlerden gelen her şeyi büyük bir lütuf olarak görmeye başlayarak kendisine verilenin aslında kendinden çalınanların küçük bir parçası olduğunu unutur.

room

“Esirlerden birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Ona demin gördüğün şeyler sadece hoş gölgelerdi, şimdiyse gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha çevriksin, daha doğru görüyorsun, dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak ne eder? Ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlarsak? Gözlerine ağrı girmez mi? Boyuna başını bakabildiği şeylere çevirmez mi? Kendi gördüğü şeyleri, sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı? Onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya, gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? Gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?” (Platon, Devlet)

Nasıl anne, çocuğun iyiliği gerekçesiyle gerçekleri gizlemişse, egemen güçler de gerçekleri gizlemekte, bilgiyi saklamaktadır. Gerçeğin yerini simülakr almakta, sanat seri üretime dönüşmekte ve adını anmaya değmeyecek birçok aşağılık yapım, kitlelerin aldatılması için her yanı işgal etmektedir. Gündelik yaşamın sakinliği, tekdüzeliği, alışkanlığı ve en önemlisi bilindik unsurları arasında yaşamak, gerçeğin peşine düşmekten kolaydır. Doktorların, çocuğa ve kadına gözlük, maske, krem gibi koruyucu malzemeler temin etmesi, gerçeği görmenin, duymanın ve öğrenmenin zorlu ve acı verici bir süreç olacağının göstergesidir. Hatta evdeki köpeğin, çocuğun bağışıklık sistemini bozabileceği endişesiyle bir süre uzaklaştırılması, filozofça bir doğası olduğuna inanılan köpek simgesiyle çocuğun artık aklını kullanmaya başlayacağının ifade edilmesi olarak görülmelidir.

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster.” (Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir)

24794497940_d687f98ef1_zÇocuğun gündelik yaşamı değişmiş, haberci rolündeki annesi tarafından içinde bulunduğu kısıtlayıcı koşulların dışına çıkması için maceraya davet edilmiştir. Artık eski hayatını sürdüremeyecek olan çocuk kendini bulacağı bir yolculuğa çıkacak ve yeni bir hayata başlayacaktır. Burada çocuğun halı içerisinde “ölü” numarası yapması yeniden doğmak üzere ölmeyi simgelemektedir. Cehalet dönemi sona ermiş ve aydınlanmasını gerçekleştirerek yeniden doğmuştur. Önce kendi özgürlüğünü kazanmış sonra da annesini kurtarmıştır. Henüz beş yaşındaki bir çocuğun, o ana kadar edindiği bütün inanç ve düşüncelerini değiştirmesi, korkularından sıyrılıp boyunduruğunu atması aslında modern insanın boyunduruğundan kurtulmasından çok daha zordur ve günümüz insanının içler acısı halini gözler önüne sermektedir. Çünkü birçok insan bu filmi izleyecek, duygulanacak, üzülecek, sevinecek ancak “son” yazısıyla birlikte kendi gündelik hayatına dönecek, içindeki arayışı ertelemeye devam edecek, macera çağrısına yanıt vermekten kaçacak ve bir ömür pişmanlıklar içinde yaşayacaktır.

Çocuk doğum günü pastası için malzeme, pastaya dikecek mum gibi “maddi” unsurların var olduğunu bilse de, bunları kimin yaptığı, nasıl meydana geldiği sorularını sormuyor, soramıyor. Tüketim toplumunda yaşayan insanların da sormadığı gibi… Bunu sormayan ve tükettikçe sömürüye katkıda bulunan insanlar boş vakitlerinde “muhalif” oluyor, tabii bu muhaliflik kendilerine zarar vermediği sürece. Kot taşlama atölyelerinde, madenlerde, kaçak inşaatlarda ve bilumum yerlerde alınteriyle çalışırken ölen insanlar, Çin başta olmak üzere pek çok ülkede insanlık dışı koşullarda günde birkaç dolara köle gibi çalıştırılan kadınlar ve çocuklar görmezden gelinerek bu ürünlerin nereden geldiği sorulmuyorsa ve tüketim hep sürüyorsa, sorun da hep devam edecektir. Filmde bunu sormayan sadece beş yaşına yeni girmiş bir çocukken, gerçek dünyada kapitalizmin iyilik getireceği sanısıyla yaşayan ve boş vakitlerinde “kapitalizm” karşıtlığı yapanların fazlalığı, durumun hiç de parlak olmadığını göstermeye yetiyor.

“Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki, bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.” (Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir)

Aydınlanan çocuk bir kıyaslama yapabilmek için filmin finalinde son bir kez daha odayı görmek ister. Odaya girdiğinde yüzündeki şaşkınlık, küçümseme ve “çok küçükmüş” sözleri ancak kapının açık olduğunu fark edip, “kapıyı kapatmazsak gerçekten oda olmaz ki” demesi filmin en etkileyici sahnelerinden birisidir. Annesi kapıyı kapatmış olsaydı çocuk “…mış gibi” yapmış olacaktı. Odadan kurtulana kadar “odaday-mış” gibi yapmayan ve odayı gerçek kabul ettiğinden orada “yaşayan” çocuğu, “gerçeği” öğrendikten sonra aksine inandırabilmek artık mümkün değildir. Bir şekilde çocuk tekrar odada kalmaya zorlanacak olursa artık “…mış gibi” yapacaktır. Kapitalizm, insanın “gerçek” arayışının hiç bitmeyeceğini bildiğinden yapması gereken ilk şeyin gerçekliği yok etmek ve gerçeği aramak isteyen insanların bir araya gelmesini önlemek için toplumu parçalamak zorunda olduğunu bilmektedir. “Günümüzde gerçek kaybolmuştur” diyen Baudrillard’a göre artık “simulakr gerçeğin ta kendisidir.”

“İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görülen dünyayı güneş düzenler. Mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir. O zaman ilk yaşadığı yeri, orada bildiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, haline şükretmez, orada kalanlara acımaz mı? Ya orada birbirlerine verdikleri değerler, ünler? Gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk veya son geçenleri, ya da hepsini en iyi aklından tutup, gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirmenin elde ettiği kazançlar? Mağaradan kurtulan adam artık onlara imrenir mi? O ünleri, o kazançları sağlayanları kıskanır mı?” (Platon, Devlet)

İnsan kendisine bir mağara yaratabilir ve küçük mağarasına kendini hapsedebilir. Modern insanın içinde yaşadığı dünyada meydana gelen her şeyi televizyonda gösterilen bir film gibi algılaması simulasyon kuramının çıkış noktasıdır. “Her şey televizyondaki gibi görüntüden ibaret ve cansızdır, her şeyin içi boşaltılmıştır ve derinlikten yoksundur” diyen Baudrillard medyanın; gerçeğin üstünü kapattığını, gerçek olanla olmayan arasındaki ayrımın kalktığını, bunun yerine kendi gerçeğini oluşturduğunu ve böylece simülasyon evrenin ortaya çıktığını iddia etmektedir.

Günümüzün en vazgeçilmez aygıtı olan televizyonu hesaba katmadan, bireyin, toplumun ve dünyanın anlaşılması mümkün değildir. Televizyon, simülasyonun amaçlarına en fazla hizmet eden araçlardan biridir ve kitleleri yitirilmiş gerçeğin varlığına inandırmaya çalışmakta, “sistem ancak bu ikiyüzlülük sayesinde var olmaktadır.” İnsanlar televizyonda gerçeği değil, sistemin izin verdiği, yeniden üretilmiş gerçeği görmektedirler. Bir olayın televizyondan verilmesi muhabirin, kameramanın, editörün hatta kanal sahibinin isteğine göre şekillenmektedir. Bu “isteklerin” gerçekliğe eklenen bir yorum olduğu sürekli gözlerden kaçar. Televizyonda görülen şeyler gerçeği yansıtmaktan çok biçimlendirilmiş, seçilmiş hatta içeriği yok edilmiş olarak kitlelere ulaşmaktadır. Baudrillard’a göre “Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.”

“Simülakr, bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümdür. Hakikati gizleyen şey simülakr değildir, simülakr hakikatin kendisidir. Bu gerçek dışı bir şey değil bir simülakrdır, gönderenden yoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen bir şey.” (Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon)[/box]

Televizyon önem verilen şeyleri yok ederek, tepkisizliği artırmaktadır. Beş yaşına gelene kadar çocuk televizyonda hemen hemen her şeyi görmesine karşın, annesinin anlattıklarının aksine farklı bir fikir edinmez, kendine anlatılanların gerçekliğini sorgulamaz. Görüntü kötü de olsa, çevrelerindeki özgür insanlar neyi izliyorsa onu izleme özgürlüğüne sahip çocuk, içinde bulunduğu durumun gerçekliğini sorgulamasına yol açacak hiçbir şeyle karşılaşmaz. Buradan hareketle televizyonun inandırıcılığının olmadığını değil gerçekleri göstermediğini, gerçeğin karşısında olduğunu, simülasyonu desteklediğini iddia edebiliriz. Kapitalizmin en büyük başarısı, her evin tam orta yerine yerleştirdiği televizyon olmuş, özgürlük yanılsaması içerisindeki modern insan kendi icadı olan televizyonun esiri haline gelmiştir.

“Old Nick” Hıristiyan inancında şeytana verilen isimlerden birisidir. Doğrudan şeytan denilmesinin uygun olmadığı durumlarda ve “şeytani” bir iş yapıldığını vurgulamak için kullanılır. Filmde de, kadını kaçıran ve bir odaya hapseden adamın şeytani bir dürtüyle hareket ettiğini vurgulamak için kullanılmıştır. Kadını kaçıran ve odaya hapseden adamın Pazar günleri özel isteklere cevap vermesi Hıristiyanlık düşüncesine bir gönderme sayılabilir. Bilindiği gibi Pazar günleri Hıristiyanların kiliseye gitme günüdür. Amerika’da kilisesi olmayan, Pazar ayinine katılmayan yok gibidir. Bu açıdan bakıldığında oda, belki de “ilk günahı” işleyen insanın “içine fırlatıldığı” dünya olarak görülebilir.

the room 2

On yedi yaşında üniversite öğrencisi iken, bir adamın köpeğim hasta numarasına kanmış olmasının suçunu annesine atan ve kendini “kibar” yetiştirmiş olmasının “yanlış” olduğunu düşünen kadının bunu dile getirmesi manidardır. Kibarlık burjuvazinin en önemli kozudur. Beyaz şarapla neyin yenileceğini bilmemek, dirseğini masaya dayamak veya günaydın dememek, açlıktan, yoksulluktan, sömürüden, talandan daha büyük hatta en büyük “günahtır.” Yedi milyar nüfusa sahip dünya üzerinde, insanlığın üçte biri (yani her 3 kişiden biri) günlük “5 lira” bedel biçilen yoksulluk sınırının altında, bir milyardan fazlası ise (yani her 7 kişiden biri) günlük “2 lira” diyebileceğimiz açlık sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır. Oysa günümüzde dünya nüfusunun yüzde onu (yani her 10 kişiden biri) toplam dünya gelirinin yüzde 70’den fazlasına (yani her 10 kişiden 7’sinin hakkını sömürerek) sahiptir. Dünyanın en zengin 200 insanının (yani her 35 milyon insana karşılık 1 kişi) toplam serveti 2.000.000.000.000 (2 trilyon) lirayı geçmiş ve bu rakam en fakir 43 ülkede yaşayan 582 milyon insanın, toplam 400 milyar lira olan üretiminden neredeyse beş misli fazla olmuştur. Yaklaşık 850 milyon insanın (yani her 7 kişiden birinin) her gece aç yattığı bir dünyanın “öyle olması gerektiğini” söylemek ve “kibar” olmamayı eleştirmek tek kelimeyle alçaklıktır. Filmde de buna değinilmiş olması yani rahat yaşayanların kibar olmayı en büyük değer görmelerinin eleştirisinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

Gazetecinin, “çocuğu başka bir yere götürmesini istemedin mi” sorusu karşısında, o ana dek çocuğunun yanında olmasının en iyisi olduğunu düşünen ancak başka bir yol daha olduğunu hatta bunun kendi yolundan daha iyi olduğunu anlayan kadının intihara teşebbüs etmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir sahnedir. Kadın, acaba kendi dayanma gücünü artırmak için mi çocuğu da odaya mahkûm etmiştir, sorusu yanıtsız kalmaya mahkûmdur. Gazetecinin dediği gibi çocuğu bir hastaneye, bir kiliseye, bir kapı önüne bıraktırsa ve birileri bularak özgür ve mutlu büyütse daha iyi olup olmayacağı, filmi izleyen her anne-babanın aklına gelebilecek hayati sorudur. Çocuğu yanında olmayan her anne-baba çocuğuna haksızlık edileceğini, itilip kakılacağını, belki dövüleceğini, kötü ve bakımsız yerlerde, aç ve susuz yaşamaya çalışacağını hayal eder. Elektrikler kesilince soğukta uyumaya çalışan, TV’den başka hiçbir arkadaşı olmayan, pis, havasız, farelerin kol gezdiği, bakımsız odada uyuyan ve yetersiz beslenen çocuğun başına annenin yanındayken yaşadıklarından daha kötü ne gelebilir? Her anne-baba koruyabileceği bir yakınlıkta olmasını istediği çocuğundan ayrılmayı seçemez, kendi yanında daha kötü olacağını düşünemez ve böyle düşünmesi mümkün değildir. Yaşadığımız mahalleyi, ili hatta ülkeyi “oda” olarak düşünelim. Başka mahallelerde, illerde ve ülkelerde daha rahat, özgür ve mutlu yaşayacağını düşünse bile kimsenin çocuğunu bırakabileceğini, çocuğundan vazgeçebileceğini zannetmiyorum. Filmin de bu açıdan bakması, “bir an” yanlış düşüncelere kapılarak intihar eden annenin pişmanlık duyarak çocuğunu sahiplenmesi etkili ve değerli bir sahnedir. Odadan çıkmayı başararak, annesinin kendisine veremediği özgürlüğü çocuk annesine vermiş olması yani ölümü yenmenin tek yolunun doğum olduğu, ölümün eşiğinden dönen anneye gücünü ondan aldığına inandığı ve kestirmediği saçlarından annesi uğruna vazgeçmesiyle bir kez daha vurgulanıyor.

Eski Ahit’te olağanüstü güçleri olan, bir mucize sonucu kısır bir kadından doğan ve tanrıya adanan Samson’un hikâyesi anlatılır. Saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek için yemin ederek kendisini tanrıya adamış olsa da yeminini bozacaktır. Delila isimli bir kıza âşık olur ancak Delila ona ihanet ederek bütün gücünü saçlarından aldığını düşmanlarına söyler. Samson’un önce saçları kesilir, sonra da öldürülür. Annesinin anlattığı bu hikâyeden etkilenen çocuk saçını uzatmıştır ve böylece güçlü olacağına inanmıştır. Burada Batılı sanatçıların kendi din, dil, mitoloji ve geleneklerine düşmanlık etmektense sürekli olarak bunlardan faydalandığı bir kez daha ortaya çıkıyor.

Annesinin kurtulup ona doğru geldiği sırada “anne ben dünyadayım” dediği ve köpek Seamus ile karşılaştığı sahnelerin hayli duygusal ve bazı seyirciler için gözyaşı garantili sahneler olduğunu söylemeliyim. Birçok yerde kadının odadan kaçmamış olmasının saçma olduğuna dair eleştiriler okudum. Filme “maddi” açıdan bakıldığında haklı olabilir ancak aklını kullanma cesareti olmayan insanın “gönüllü kulluk” yolunu seçmesi ve kendisi gibi bir insan olan firavunları “tanrılık” mertebesine yükselttiği göz önüne alındığında, günümüzde de olan bitene sessizce boyun eğmenin kaynağını anlamak hiç de zor olmuyor. Odanın kapısı olmasa bile, filmin anlattığı hikâye kadının dışarı çıkamayacağına yöneliktir ve oda bir metafor olarak kapitalist yaşamın getirdiklerinden kaçmanın olanaksızlığını anlatmak için kullanılmıştır. Yine de çocuğun hastanedeki annesine gönderdiği ve güçlerini aldığını düşündüğü saçlarıyla mitolojik Samson benzerliğinin anlaşılamayacağını düşünen yönetmenin bu ismi çocuğa söyleterek seyircinin gözüne sokması ve çocuk konuşurken polisin bilinçsizce söylenen “araba üç defa yavaşladı” sözlerinden odanın yerini tahmin etmesi filmin anlatımına gölge düşüren bir anlatım şekli olduğunu söylemeliyim.

“Çağımızda, tüketim toplumlarında ve simülasyon evreninde yaşayan bireyler de roller üzerinden yaşamaktadırlar. Günümüzde herkes oyuncuya dönüşmektedir. Kapitalist sistem içinde insanlar nesneler üzerinden roller giyinip roller içmekte, rollere binmekte, rollerle gezmektedirler. Tüm hayatlara yapaylık ve taklit hâkimdir. Bu roller o kadar çoğalmış ama aynı zamanda o kadar içselleşmiştir ki kişi artık rol yaptığının farkında değildir. Kimlik, dolayısıyla o nesne onun yerine geçmekte, kendi varlığını ortadan kaldırmaktadır. Nesne sayısınca rol ve kimlik oluşmaktadır. Herkes o anki rolüne, kimliğine bürünüp dolaşmaktadır. Kimsenin sahici, kendine ait kimliği olmamakta, ortaya çıkmamaktadır. Herkes oynamaktadır. Herkesin oynadığı, seyircinin, sahne/salon mesafesinin olmadığı yerde de gösteri sona ermektedir.” (Jean Baudrillard, Simülasyon ve Simülakrlar)

“Deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhâlde gerçekten delidir” ilkesinden hareketle, Old Nick’in ateşli hasta olduğu zannetmesi için, çocuğun alnının sıcak su ile ovulması Baudrillard’ın simülasyon kuramını net olarak özetlemektedir. Çocuktaki “ateşin” hastalıktan mı kaynaklandığı yoksa yapay olarak mı üretildiği anlaşılamıyorsa, gerçeklik kaybolmuş demektir. Televizyon ekranından, medya ve kitle kültürü ürünlerinden yayılan “bilginin” gerçek olup olmadığının anlaşılamaması, gerçeğin yerini simülakr’ın aldığını göstermektedir. Kadın, odadayken “–mış gibi” yaparken, çocuk yaşamaktadır. Gerçek hayatta da birçok kişi “–mış gibi” yapmaya devam eder ve bu da çocuğun gözünden kaçmaz. Çocuğun dışarı çıktıktan sonra “hayat hızlı akıyor, herkes birbirine acele et diyor” demesi gerçekliğin yitirildiği modern toplum eleştirisidir.

“Şimdi, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı.  Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benim nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.” (Platon, Devlet)[/box]

The Room posterOda, kapitalizm tarafından özgürlüğü elinden alınan insanın içine hapsedildiği tüketime ve yanılsamaya dayalı kapitalist yaşam tarzının simgesi olarak görülebilir. Modern insan telefondan bilgisayara, çeşitli ev aletlerinden uydu bağlantılı olanlara kadar gelişmiş teknoloji ürünü cihazları kullanır, tüketir ve bunların hayatını kolaylaştırdığını düşünür –kolaylaştırır da- ancak özgürlüğü yoktur artık. İnsan alet yapan hayvandır. Bazı hayvanlar çeşitli nesneleri alet olarak kullansa da, yaptığı aletle başka bir alet yapabilen tek canlı türü insandır. Ne var ki, üretim anlamındaki alet yapma, günümüzde tamamen sermayeye, sömürüye ve tüketime dayalı bir endüstri haline gelmiş, insanın alet yapma yetisi elinden alınarak “montaj hattında” çalışmaya indirgenmiş, bunun sonucunda da insanın en temel özgürlüklerinden biri yok edilmiştir. Böylece insan, kendisine dayatılan “odada” ölümü bekler hale getirilmiştir. Ölümü beklemek kimsenin altından kalkabileceği bir “beceri” olmadığından, insanın ölümü unutabilmesi için kültür endüstrisi ve televizyon devreye sokulmuştur. Film bu açıdan simülakr’ı değil gerçeği cesaretle dile getirdiğinden dolayı övgüleri hak ediyor.

Not: The Hurt Locker’ın ardından –bu yılda Spotlight’a verilecektir- “Oscar” ödülleri benim için tüm değerini kaybettiği için filmin çeşitli ödül kategorilerindeki adaylıklarına bilinçli olarak değinmediğimi söylemek isterim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir