Amerika, Terörizm ve Müslümanlar: The Siege (1998)

“Bir sabah aniden uyandığınızda, Los Angeles’ta bütün CIA ajanlarını, FBI ajanlarını yani tüm güvenlik güçlerinin bütün kente el koyduğunu gördüğünüz zaman bu harekete nefretle bakarsınız ve protesto yağdırırsınız. Ama dünya şartlarının, küresel şartların gereklerine insanları o derece inandırabilirsiniz ki, bir sabah yine uyandığınızda Los Angeles sokaklarında CIA, FBI, polis güçlerinin ve havada savaş uçaklarının, vızır vızır döndüğünü görürseniz bunu çok rahat karşılarsınız. Ve bundan büyük bir memnuniyet duyarsınız.” (Henry Kissinger, ABD Dışişleri Bakanı, 1992)

1993 yılında, New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi’nin garajında bomba yüklü bir araç patlatılır. Bu, o güne dek Amerikan topraklarında gerçekleştirilen en büyük terör eylemidir. Suudi Arabistan’daki bir Amerikan askeri üssüne yapılan saldırının ve akabinde gelişen olayların Amerikan topraklarına kadar uzanmasını işleyen The Siege filmi 6 kişinin öldüğü bu olaydan ilham alan ancak Hollywood’un hayal gücünün sınır tanımadığını gözler önüne seren bir filmdir, diyebiliriz. Kariyerlerinin zirvesindeki Denzel Washington ve Bruce Willis gibi iki yetenekli oyuncuyu karşıt rollerde seyircinin karşısına çıkaran filmin kusursuz bir propaganda örneği olduğunu söylemeliyim.

Sokaktaki sıradan vatandaşından başkanlarına dek nerdeyse bütün Amerikalılar, seçilmiş olduklarını, kendi değerlerinin yeryüzündeki en iyi değerler olduğunu ve Tanrı’nın, kendilerini bu değerleri bütün dünyaya yaymakla yükümlü kıldığına inanırlar. Bu “inanç” onlara çok hoş gelse de, ne yeni, ne de orijinaldir. Bütün vahşetlerine karşın Avrupalı sömürgeciler de kendilerini hiçbir zaman sömürgeci olarak görmemiş ve kanmaya meyilli kitleleri memnun edecek hoş tanımlar uydurmayı başarmışlardır. Örneğin, Amerikan Başkanlarından William McKinley, Filipinler’e saldırdığında, maksatlarını “Hıristiyanlaştırmak ve Medenileştirmek” olarak tanımlamasına karşın bu söylem, kendilerini Avrupa’nın kanlı sömürgecilik anlayışından ve kirli geçmişinden ayırmak isteyen Amerikalıları rahatsız etmiştir. Rudyard Kipling’in tam da bu günlerde “Beyaz Adamın Yükü” adını verdiği bir şiir yayımlayarak, “medenileştirme misyonu” adı altında yapılan yağma, vahşet ve sömürüyü meşrulaştırmaya çalışması bu “inancın” sonucudur. Bu meşrulaştırma işi günümüzde ise “demokratikleştirme” başta olmak üzere çeşitli isimler arkasına gizlenerek yürütülmektedir.

“Sovyet gücünün yok olmasından sonra ABD, ulusal çıkarlarını tanımlamakta olağanüstü zorlanıyor.” (Condoleezza Rice, ABD Dışişleri Bakanı)

Filmin afişinde “görülmeyen düşmanlar, ulusu tehdit ediyorlar” ifadesi göze çarpıyor. Bu cüretkâr ifadeden, filmin misyonunun  “ulusu tehdit edebilecek” kadar güçlü “düşmanları” görünür hale getirmek olduğu anlaşılıyor. Sovyetler döneminde de düşmanların “gölgelerde” saklandığı, kendini gizlediği, açıktan mücadele edemediği söylenir ve kalleş davrandığı ima edilirdi. Kim olursa olsun, Amerikan zihniyetinin düşmanı hep belirli terimler üzerinden tanımlaması, seyircinin zihnindeki eski “düşmana” ait imgeleri silmeden yeni düşmana kolaylıkla uyarlamasını sağlar. Bu açıdan filmin, 1991 yılıyla simgeleştirilen komünizmin yıkılmasının ardından Eduard Shevardnadze’nin deyişiyle “düşmansız bırakılan” Amerikalıların zihninde ortaya çıkması muhtemel “boşluğu” doldurmak için Müslümanları düşman ilan etmesi manidardır. Suudi Arabistan’daki Amerikan askeri üssüne yapılan saldırıda yıkılan binalar ve ölen askerlerin görüntüleri eşliğinde ekrana getirilen Başkan Clinton, “ben de her Amerikalı gibi kızgınım” der ve ekler “bunu yapanlar cezasız kalmamalı.” Bir sonraki sahnede saldırıdan sorumlu olduğu iddia edilen şeyh, Amerikan askerleri tarafından kaçırılır. Şeyhi kaçıran askerler, bir görevi başarıyla bitirmenin sevinci içinde gösterilir oysa her şey şimdi başlamaktadır.

Şeyhin kaçırıldığı sahnede etrafta görülen keçi sürüsü oryantal literatürün Doğulu olanı tanımlarken kullandığı metaforların en vazgeçilmez olanıdır. Oryantalist literatürde, olayın Doğu’da geçtiğini vurgulamak için ekrana deve, keçi, koyun veya maymun yerleştirilmesi çoğunlukla Müslümanlar ile hayvanlar arasında özdeşlik kurmak ve onları aşağılamak içindir. Bir sahnede, ezan okuyan müezzin ve namaz kılan Müslümanlar gösterilirken, kamera yükselerek New York’un gökdelenlerle dolu kesimini, cami ve çevresi ile tezat oluşturacak şekilde ekrana getirir. Böylece göklere yükselen binalar ilerlemenin metaforu olarak kullanılarak sözde eski ile yeni, ilkel ile modern, medeni ile barbar karşıtlığı vurgulanmaya çalışılır. Böylece İslam terakkiye manidir sloganının zihinlere kazınması sağlanır. Henüz ilk sahnelerinde Müslümanları “ikinci sınıf” olarak göstererek başlayan film, “İslam’ın espri yeteneği yoktur” veya “İslam’ın rengi yeşildir” gibi iddialarla devam edecektir.

Suudi Arabistan’da niçin bir Amerikan üssü vardır, niçin orada bir üsse ihtiyaç duyulmuştur, niçin saldırıya uğramıştır, saldırı emrini verdiği iddia edilen şeyh kimdir gibi birçok kritik soru geçiştirilir. Hollywood filmlerine özgü hızlı kurgu da seyircinin bu konular hakkında düşünmesine fırsat tanımaz. Üst üste gelen aksiyon sahneleri, gelecekte daha büyük bir olayı işaret ettiğinden, geçmişi sorgulamayı aklına getiremeyen seyirci, pür dikkat bir sonra neler olacağıyla ilgilenmeye başlar. Ayrıca seyircinin önceden izlemiş olduğu diğer filmlerin de etkisiyle, birçok şeyi bildiği ve içselleştirmiş olduğu varsayılır. Amerikalıların, bu askeri üsler vasıtasıyla dünyaya demokrasi ve barış götürdükleri, Müslümanların ise bu iyi niyetli, özgürlükçü ve naif Amerikalılara sebepsizce düşmanlık ettikleri söz konusu verili durumlardan yalnızca biridir. Buna inanan Batılı ve özellikle Amerikalı seyircinin zaten sorgulama ihtiyacı hissetmeyeceği düşüncesi yapımcıların en büyük kozudur.

“Bana hep aynı soruları yöneltiyorlar. Ben de kendi kendime soruyorum: Bazı Müslüman ülkelerde Amerika’ya karşı neden bu kadar büyük nefret var? Bu soruya cevabım şu: Hayret! Ülkemizin bu kadar anlaşılamamış olmasına şaşırıyorum. Amerikalıların çoğunluğu gibi ben de bunu anlayamıyorum, çünkü ne kadar ‘iyi’ olduğumuzu biliyorum.” (George W. Bush, ABD Başkanı)

Denzel Washington’ın canlandırdığı FBI ajanının, “terörle uğraşan tek şehir biz değiliz, geçen hafta Tel Aviv’de terör saldırıları oldu” sözleri terörün Müslümanlardan geldiğini özellikle vurgular. Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda “terör saldırılarına destek veren ülkeyi bulup bombalayalım” fikri ortaya atıldığında, adı geçen ülkelerin Irak, İran, Afganistan veya Suriye olması bu düşüncenin tezahürüdür. Ayrıca “yaşam tarzımıza saldırıyorlar” ifadesi, kendi yaşam tarzını ve değerlerini en iyi, en doğru ve en yüce ilan ederek diğerlerini küçümseyen, aşağılayan hatta onları değiştirmek gerektiğini düşünen bir zihniyetin her şeyi meşru görmesinin doğal sonucudur. 11 Eylül saldırılarından sonra da en yetkili ağızlar tarafından söylenenler ile filmin söylemlerinin bu açıdan örtüştüğünü söylemeliyim.

“Muhteşem ülkemizin tarihinin kritik bir dönemindeyiz. Karşımızda hayat tarzımızı yok etmek isteyen insafsız bir düşman ve belirsiz gelecek var.” (General Peter Pace, ABD Genelkurmay Başkanı)

Şeyhin yakalanması üzerine taraftarları doğrudan Amerikan topraklarını hedef almaya başlar. Saldırılar üst üste gelir. Polis ve FBI olayları kontrol altına almada yetersiz kalır. Saldırılar şehre diz çöktürmüş, alışveriş bitme noktasına gelmiş, öfke suçları artmış, polis düzeni sağlamaktan aciz kalmış ve insanların çıkmaya korktuğu sokaklar sessizliğe gömülmüştür. Korkan ancak elinden bir şey gelmeyen halk, yaşananlardan Müslümanları sorumlu tutmaya, “bu insanların ülkemize girmelerine niçin izin veriyorsunuz” diye tepki göstermeye hatta bazı Arap ve Müslüman mahallelerine saldırmaya başlamıştır.

1500’lü yıllardan itibaren coğrafi keşiflerle başlayan Avrupa’nın yeryüzünü sömürgeleştirme tarihi boyunca, Asya’da, Güney Amerika’da, Afrika’da, Vietnam’da, Cezayir’de, Ruanda’da ve saymakla bitmeyecek birçok noktasında halkın, işgalci güçlere yönelttiği “ülkemizde ne işiniz var” sorusu her zaman katliamla sonuçlanmıştır. “Bu insanların ülkemize girmelerine izin vermeyin” sorusu tarihin hiçbir döneminde Batılılar tarafından kabul görmemiştir. Tarihin tanıklık ettiği en ölümcül silahlara sahip olmakla övünen “gelişmiş” ve “medeni” Batı, yağmalamak, sömürmek ve yok etmek için gittiği ülke halklarının kendilerine karşı çıkmasına asla müsaade etmemiştir. Batı’nın kendi menfaatleri uğruna yeryüzünü yağmalaması ve halkları birbirine düşman etmesi vicdan sahibi Batılı insanlar tarafından da dile getirilmesine karşın henüz cılız bir ses olmaktan öteye gidememektedir.

“80 yıldır Batı’nın devamlı Arap ülkelerine müdahalesinin ardında petrol yatıyor. Ortadoğu’ya kötü hükümetleri getirdik, bize yakın olmayanları devirdik. Bugün karşılaştığımız sorun 1980’lerde Amerikalıların Usame bin Ladin’i devşirip ona Rusları Afganistan’dan çekilmeye zorlamak için adam öldürmeyi ve bomba yapmayı öğretmesinden kaynaklanıyor.” (Ken Livingstone, Londra Belediye Başkanı)

Filmde de “malum” teşkilatın fettan ajanı “Şeyh bizim müttefikimizdi. Saddam’ı devirmemize yardımcı oldu” der ve Amerikan topraklarında saldırı düzenleyen terörist grupları kendilerinin eğittiklerini, onlara bomba yapmayı öğrettiklerini ve silah temin ettiklerini itiraf eder. Günümüzde de sınırlarımızın dibine binlerce tır silah yığılmış olması bu zihniyetinin değişmediğinin ve süreklilik arz ettiğinin göstergesi sayılmalıdır. Bu itiraf aynı zamanda, Zbigniew Brzezinski’nin “Le Nouvel Observateur” gazetesine verdiği röportajı akla getirir. Amerika’nın emperyalist politikalarının mimarlarından Brzezinski bu röportajında şöyle demektedir.

“Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.” (Zbigniew Brzezinski, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı)

Muhabirin “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslam’ı desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?” sorusuna ise büyük bir pişkinlikle verdiği “Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve soğuk savaşın son bulması mı?” yanıtı ise kolayca unutulacak gibi olmamasına karşın günümüzde nerdeyse hiç hatırlanmamasının hayli tuhaf olduğunu söylemeliyim.

600 kişinin öldürüldüğü büyük bir saldırı sonrası polisiye tedbirlerin yetersiz kaldığını düşünen Başkan, durumu kontrol altına alması için orduyu görevlendirir. Tanklar ve askerler sokakları doldurur. Normal şartlar altında askerlerin ve tankların sokaklarda yürümesine karşı çıkacak olan halkın, bu durumdan memnuniyet duyması Kissinger’in sözlerini ve hedefin tam on ikiden vurulmuş olduğunu hatırlatır. Filmde küçük protesto hareketleri yaşandığı gösterilse de 11 Eylül’den sonra bunun zerresi kalmayacaktır. Emri vermesine karşın Başkan’ın “ordunun Amerikan topraklarında kullanılıp kullanılmaması” tartışmaları esnasında ortalarda yoktur. Başkan gündelik tartışmalar içerisinde, ne yapacağını bilmez veya kararsız bir halde gösterilmez. Çünkü Amerikan değerlerinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak simgeleştirilen Amerikan Başkanı, o kudretli, o kutsal, o yüce kişi veya yakın dönemin hamaset pornosu diyebileceğimiz “Olympus Has Fallen” filmine göre bir “Tanrı” değil midir? Yüce kişilerin ve “Tanrıların” hiçbir zaman kararsızlık göstermedikleri bilinmektedir.

“Hayatımda hiçbir zaman geriye bakıp keşke bu karar yerine başkasını verseydim demedim. Ben bocalamam. Teori üretmekle vakit geçirmem. İş bitiririm.” (George W. Bush, ABD Başkanı)

2004 yılında yeniden seçildiğinde İngiliz Daily Mirror gazetesinin “Nasıl 59.054.087 kişi bu kadar APTAL olabilir?” başlığı attığı, dünya kamuoyunun bisikletten düşmesinden, cips yerken boğulma tehlikesi geçirmesine kadar hemen her gün sakarlıklarıyla alay ettiği George W. Bush’un yukarıdaki sözlerini tekrar okuyun. 11 Eylül saldırılarını bir anaokulunda öğrenen “iş bitirici” Bush’un nasıl dakikalarca boşluğa baktığı Michael Moore’un “Fahrenheit 9/11” isimli belgeselinde yeniden izleyin ve sonra “teröre karşı mücadele etmek için Tanrı beni bu göreve getirdi” diyen Bush’un medya tarafından nasıl yeniden yaratıldığını ve idealize ettiğini aşağıdaki paragraftan okuyun.

“11 Eylül’ün ilk aylarında George W. Bush Amerikan toplumunun hiç unutamadığı başkanlardan Abraham Lincoln’e benzetilmeye başlandı. Hızını alamayanlar ABD Başkanı’na halkını kurtaran Musa Peygamber payesi verdi. 2002 yılında ise dış politika doktrini şekillendiğinde Başkan Bush, Wilson’laştı. Sonra rengi Reagan’a çaldı. Medya 10 Eylül 2001 gününün sakar kovboyunu 11 Eylül’den itibaren başkomutan vasıflarıyla yeniden keşfediyordu.” (Zeynep Atikkan, Amerikan Cinneti)

FBI’ın ne kadar yetenekli olduğu, işini ne kadar iyi yaptığı ve diğer kurumlarla işbirliği içinde çalıştığını gösteren sahneler filmin her yerine serpiştirilmiştir. Yine de mevcut yasaların ajanların ellerini kollarını bağladığı sürekli ima edilir. Yem olarak kullanmak üzere serbest bıraktıkları bir şüpheliyi takip ederlerken operasyonu yürüten ajan, bir yargıç tarafından telefonla aranır. Ne var ki, sorumlu ajan yargıçla konuşurken şüpheli kaçıp kurtulur. Bir önceki sahnede aynı şüphelinin kara para aklama suçundan suçlanabilmesi için eksik olan 20 dolarlık bir tutar, bir ajanın cebinden çıkarıp delillerin arasına para koymasıyla sağlanabilmiştir. Bu sahneler vasıtasıyla kanunlar içerisinde kalınarak teröristlerle mücadele edilemeyeceği vurgulanmış olur ve aslında Amerikalılar yani makbul vatandaşlar için yapılmış kanunlar içinde kalınarak terörizmle mücadele edilemeyeceği fikri kitlelere aktarılmış olur. Ajanların, şüpheliyi takip ederek daha derinlere inmesini ve hücreyi çökertmesini bekleyen seyircinin, münasebetsiz bir zamanda arayan yargıca sempati duymayacağını bilinir. Bir başka sahnede “malum” teşkilatın fettan ajanının, “arama iznini bekleyemeyiz. Onların Tanrıdan aldıkları izin var. Onlar sizin yasalarınızı umursamıyorlar” demesi de aynı amaca hizmet eder. Zaten 11 Eylül saldırılarından 40 gün sonra İç Güvenlik ve Vatanseverlik Kanunları hızla çıkarılacak, halkın, ordunun sokakları ele geçirmesine, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına –Kissinger’in özlemini duyduğu gibi- alkış tutması sağlanacaktır.

İç güvenlik yasaları terörle mücadele adı altında gözaltı sürelerini uzatma, tutukluların avukatlarıyla yaptıkları konuşmaları kayda alma, gerektiğinde tutukluları avukatsız olarak askeri mahkemelerde yargılama gibi birçok konuda düzenleme getirmiştir. Ulusal güvenlik gerekçesiyle hakim kararı olmadan vatandaşın işi, vergi beyanları, okul ve hastane kayıtları hakkında kolayca bilgi toplanması mümkün hale getirilmiştir. Bütün kısıtlamaların aslında kendi güvenlikleri için olduğunu halka anlatmak ve sevdirmek için birçok dizi ve film çekilmesi işi de, her zaman olduğu gibi Hollywood’a havale edilmiştir. Naomi Klein, o günlerde The Guardian gazetesinde şöyle yazmıştır.

“Geçmiş hükümetler karanlık operasyonları gizli tutarlardı. Bu suçlara göz yumulurdu. Suç, gözden uzak yerlerde karanlıklar içinde işlenirdi ama resmen inkâr edilir ve lanetlenirdi. Bush hükümeti bu yazılı olmayan kuralı bozdu. 11 Eylül sonrasında Bush yönetimi kanunlara yeni yorumlar getirerek ve hayata yeni yasalar geçirerek utanmadan işkence yapabilme hakkını istedi.” (Naomi Klein)

Ordu, işe el koymasıyla birlikte 14 yaşını geçmiş bütün Araplar –Müslüman okuyunuz- gözaltına almaya başlar. FBI ise “ya teröristler vatandaşlarımızı sorgu merkezlerine doldurmamızı, sokakların askerle dolmasını ve Amerikalıların korku içinde yaşamalarını istiyorsa” diyerek duruma farklı bir açıdan bakmaya çalışsa da sözünü dinletemez. Hatta kısa bir süre sonra Arap kökenli FBI ajanlarının çocuklarının da gözaltına alındığı öğrenilir. Bruce Willis’in canlandırdığı General, tarihin gördüğü en büyük güç olarak tanımladığı ordunun kısa zamanda etkili sonuçlar alması için şehri hallaç pamuğu gibi atmaktadır.

Soğuk Savaş sonrası, tarihin sonunun geldiğini ilan eden neo-liberaller artık demir yumruğunu kadife eldiven içerisinde gizlemeye gerek olmadığı düşüncesine kapılmışlardı. Hollywood da bu dönemde çizgisini sertleştirerek cephedeki “adamlarının” maceralarını beyazperdeye taşımış ve yüzlerce propaganda filmi çekmiştir. Günümüzde de, Amerika’nın demir yumruğunu gösteren süper kahraman filmlerinin art arda çekilmesini bir tesadüf olarak görmek mümkün değildir. Bu filmlerden bazılarına doğrudan “Beyaz Saray” eliyle ödüller verilmesi ise verilen desteğin ve işbirliğinin devasa boyutunu gözler önüne serer.

“Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı bir sırada Birleşik Amerika, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarlarda para ayırmıştı. Bu programın ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. CIA bu programı büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Başarısının doruğa ulaştığı günlerde otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu. Bir haber ve film servisine sahipti. Tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzisyenlere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç, uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzına” daha yakın bir bakış açısına ısındırmaktı.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Komünizm ile savaşta Müslümanlarla ittifak yapılması gerektiği fikrini ortaya atan ve kendi adıyla bilinen doktrini ilan ederek Ortadoğu’ya müdahale etmenin yolunu açan ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, 1957 yılında Beyaz Saray’daki bir toplantıda “Tanrıtanımaz komünizme karşı bir İslami cihat başlatma fikrini” ortaya atmıştır. Arapların –Müslüman okuyunuz- “özgürlük ve insan saygınlığı fikirlerini kesinlikle anlayamayacaklarını ve özgür bir devleti yönetemeyecekleri” iddialarını araya sıkıştıran Başkan’ın niçin “böyle” insanlarla ittifak yapmaya çalıştığının ve “İslami cihadı” desteklemesinin “gizemi” Brzezinski’nin yukarıdaki sözlerinde gizlidir.

“Amerika Soğuk Savaş’ta Tanrı’yı keşfetti ve Tanrı’yı yardıma çağırmanın ne kadar faydalı olduğunu birden fark etti. Tanrı her yerdeydi. 1954’deki Balonla İncil Projesi uygulandığında, Demir Perde üzerinde havaya salınan 10.000 balonun içinde İncil vardı, Kongre’nin 14 Haziran 1954 yasası O’nun yani Tanrı’nın onay damgasını taşıyordu, bu yasaya göre Bağlılık Yemini “Tanrı’nın Buyruğu Altında Tek Bir Ulus” sözlerini de içine alacak şekilde genişletilmişti. Eisenhower’a göre bu sözler “Amerika’nın mirasına ve geleceğine duyulan dinsel inancın aşkınlığını” doğruluyordu. Kongre 1956’da “In God We Trust” sözlerinin ulusun düsturu olmasını buyurduktan sonra Tanrı, dolarların üzerinde bile görünmeye başladı.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Bu tür filmlerde isyankâr ancak takım oyuncusu, cesur ancak otoriteye itaatkâr, maço kılıklı ancak centilmen erkeklerin –kısaca kovboy- maceraları işlenerek sinema bu kalıplar içine hapsedilmiştir. Kültür endüstrisi ürünü bu filmler vasıtasıyla kitleler “üniformaya” boyun eğmeye ve koşulsuz itaat etmeye alıştırılmıştır. Bu filmlerde bir salgın hastalık olur askerler duruma el koyar, bomba ihbarı alınır askerler duruma el koyar, uzaylılar gelir askerler duruma el koyar, doğal afet olur askerler duruma el koyar. Kısaca “sivillerin” çözmesi gereken hemen her olayda askerler ortaya çıkar ve duruma el koyar. Tabii bu arada “seçilmiş” belediye başkanları, senatörler, valiler ve bu tür işler için yetiştirilmiş insanlar nerede diye sormak kimsenin aklına gelmez. Gelirse de, bu siviller öylesine derin bir cehalet ve beceriksizlik örneği olarak gösterilirler ki bir daha kimse onları hatırlamak istemez. Yalnız bu örnekler bile sinemanın sanat değil bir propaganda silahı olarak kullanıldığının açık örneğidir. Her geçen gün, sözde demokratlar eliyle dünyaya pompalanan militarist zihniyete değil de kendi milli ordusuna düşmanlık etmesine karşın Amerikan militarizminden bir milim taviz vermeyen ve elindeki kocaman silahıyla ölüm saçan sözde kahramanların maceralarının anlatıldığı bu zehirli filmlere methiyeler dizen sözde “eleştirmenler” için ise Allah ıslah etsin, demekten başka söz bulamıyorum.

“Batı İslam’a karşı üçlü bir hedef belirledi. Bunlardan birincisi, sürekli yükselen ve gelecek zamanların dini olmaya aday görünen İslam’ı çağın gözünde çirkin ve kanlı göstererek reddettirmek ve sahne dışına itmek, ikincisi Müslümanları çirkin, kanlı, bozguncu, terörist göstermek, üçüncüsü ise etkisini yitirip tükenme dönemine girmiş bulunan Hıristiyanlığı, yeni bir atılım ruhuna ulaştırıp dünyada yeniden etkin hale getirmek. (Yaşar Nuri Öztürk, Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası)

Batı’nın Müslüman ülkeler üzerindeki stratejisi, İkinci Paylaşım Savaşı yıllarında “İdeolojiler çöküyor, insanlık büyük dinlerin bünyesinden yeni mutluluk reçeteleri çıkarmak için harekete geçecektir. Böyle bir süreçte, en kârlı sonucu İslam elde edebilecektir çünkü Hıristiyanlığın aksine, onun insanlığa vereceği çok şey vardır: Alkolizmin, ırkçılığın, eşitsizliğin, Tanrı ile kul arasındaki ilişkilere müdahalenin bunalttığı insanlık İslam’ı sahneye çağırmak zorunda kalabilir.” diyen Arnold Toynbee’nin uyarısı üzerine şekillendirilmiştir desek yanılmış olmayız. Bu tarihsel ikazı unutmayan Batı’nın, komünizme karşı Müslümanlar ile ittifak kurmasına karşın Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte “İslam”ın kolayca en büyük düşman ilan edebilmesinin öncesinde uzun bir hazırlık süreci olduğu tahmin edilebilir.

“Bu hipergüç (Amerika) daha şimdiden, her yerde hegemonik gücünün olumsuz imgesi olarak görülen Müslüman dünyanın düşmanlığına karşı koymak durumunda.” (Yves Lacoste, Büyük Oyunu Anlamak)

Kısaca, Soğuk Savaş döneminde Batılı değerlerin ve çıkarların jandarması rolünü üstlenen Amerika’nın egemen konumu 1991 yılından itibaren tehlikeye düşmeye başlamıştır. Ne var ki, Sovyetlerin çökmesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte Batı dünyası için tehdit oluşturacak bir düşman kalmamıştır. Özellikle Fransa ve Almanya’nın başı çektiği Avrupa’da, Amerikan hâkimiyetine duyulan ihtiyacın ortadan kalktığının dile getirilmeye başlanması üzerine, hegemonyasını sürdürebilmesi için bir düşmana ihtiyaç duyan Amerika’nın düşman olarak İslam’ı hedefe koyduğu söylenebilir.

İslam en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir. Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır.” (Willy Claes, NATO Genel Sekreteri)

İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, Soğuk Savaş’ın sona ermek üzere olduğu günlerde İskoçya’da yapılan bir NATO toplantısında “Sovyetler yıkılmış, karşımızda düşman kalmamıştır. Düşman aramaya gerek yok, düşmanımız İslam’dır” demiş, 2002 yılında The Guardian gazetesine yazdığı bir makalede “İslamcılık yeni Bolşevizm’dir” diyerek bir kez daha fikrinin arkasında durduğunu göstermiştir. Böylece en çok kin duyulan, en çok nefret edilen, en çok korkulan ve Batı’yı en çok mağlup eden İslam, en büyük düşman haline getirilmesine karşın milyarlarca inananı olan bir dine doğrudan saldırmak akıllı bir davranış olmayacağından, Müslümanlar “ılımlı” ve “radikal” olarak ikiye ayrılmaya başlanmıştır. Böylece ılımlı denilenler öne çıkarılmış, radikal denilenler ise terörist olarak nitelendirilmiştir. Müslümanların hayli uzun zamandır İslam’ın özünden uzaklaşmaları, aklı yaşamdan kovmaları ve bozulduğunu iddia ettikleri dinlerin etkisinde kalarak sefaleti, zulme uğramayı, aşağılanmayı, ezilmeyi, sömürülmeyi ve boyun eğmeyi dinin bir gereği olarak görmeye başlamaları, Batı’nın, onları kendi çıkarları doğrultusunda “tasarlamalarını” kolaylaştırmıştır. Zaten aralarında birçok mezhep ve anlayışa “bölünmüş” olan Müslümanlar, Batı’nın bütün bir “coğrafyayı” ve o coğrafyada yaşayanları “terörist” olarak damgalamaya başlaması karşısında, ha bir eksik, ha bir fazla diyerek ses çıkarmamış ve gelen darbenin büyüklüğünü görememişlerdir. 11 Eylül ise bu büyük darbenin doruk noktası ve modern haçlı seferi zihniyetinin simgesidir.

“Uzun bir geçmişi olan insanların yaşadığı geniş bir toprak parçasını alın. Uydu ve internet bağlantısına güçleri yetecek kadar zengin olmalarını, Akdeniz’in ya da Atlantik’in ötesindeki hayatın neye benzediğini görmelerini sağlayın. Sonra da onları beceriksiz, ahlaksız yöneticilerin yönettiği boğucu, pis, sefil şehirlerde yaşamaya mahkûm edin. Kurallar ve kontrollerle onları öyle bir sıkıştırın ki, birilerine rüşvet vermedikçe kimse eğlenceli bir şeyler yapamasın. Sözde herkesin malı olan petrol kaynakları sayesinde birdenbire ölçüsüz derecede zengin olan elitlere tabi olsunlar… ne bir tartışma ortamı, ne bir anayasa, ne bir şehir konseyi olsun. Bürokratik tiranlığa alternatif olabilecek herhangi bir önerisi olan siyasiyi, sanatçıyı ya da düşünürü öldürün, hapse tıkın ya da sürgüne yollayın… Ortaçağ teknolojisinden ve üçüncü dünya ülkelerine özgü bir küçüklük duygusundan başka bir şey bilmeyen din adamları gelecek nesillerin efendisi olsun. Bu şartlar altında öfkeli bir toplumdan başka ne bekleyebilirsiniz.” (Richard Perle, Şeytana Son)

Irak savaşının mimarlarından ve önde gelen bir cabal olan biri, Müslüman coğrafyadaki “terörün” kaynağını “kendince” açıkladıktan sonra, en etkili diplomasinin “Taliban yok edildi, Saddam rejimi devrildi. Bunun diğerlerine verdiği mesaj şu: Sıradaki sizsiniz” şeklinde ilan ederek “terörist olmaya zorladığı” Müslümanlara gözdağı vermekten çekinmez. Batılı ülkelerde yaşayan ılımlı veya radikal, nasıl nitelendirilirse nitelensin bütün Müslümanların sürekli izlendiği, haklarında dosyalar tutulduğu ve Batılı ülke vatandaş olsalar bile küçümsendiği bir sır değildir ve “ılımlı” Müslümanların da bir süre sonra “radikal” ilan edilmekten kurtulamayacakları tahmin edilebilir. Filmde de Arap kökenli FBI ajanlarının çocuklarının gözaltına alınması ve bu ajanların buna karşı çıkması karşısında tehdit edilmeleri, bu kapsamda bir gözdağı olarak değerlendirilmelidir.

“Siyasal bakımdan doğru olmayabilir ve hatta Müslümanların hepsinin terörist olduğunu söylemek de doğru bir saptama olmayabilir ancak gerçek olan bir şey var ki, o da bütün teröristlerin Müslüman olduğudur. Dolayısıyla bu savaş sadece İsrail’in savaşı değildir. Bütün dünyanın savaşıdır.” (Dan Gillerman, İsrail Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı)

Batı’nın “biz gerçek İslam’a bir şey demiyoruz” sözleri genellikle Müslümanların savunmaya geçmelerine yol açar. Ne var ki, Hıristiyanlık veya Yahudilik ile ilgili olarak hiç kimse “gerçek Hıristiyanlık bu değil veya gerçek Yahudilik bu olmamalı” demeyi aklından bile geçirmez. Din bireyseldir, kişinin vicdanındadır, laiklik bunu gerektirir denilmesine karşın, bir Müslüman’ın “dinini” bütünüyle ve eksiksiz bir şekilde temsil etmesi gerektiği varsayılır. Lenin’in, “Bir komünistin özel hayatı olamaz” sözüne nazire yaparcasına bir Müslüman’ın da özel hayatının olabileceği düşünülmez. Bir Müslüman’ın inancına uygun yaşayıp yaşamaması, bir başkasına zarar vermediği müddetçe kendi sorunudur. Eylemlerinin sonuçlarına ya dünyevi kanunlara ya da dinde yer alan günah ve sevap kavramlarına göre katlanır. Bir Alman, bir Amerikalı, bir Yahudi veya bir Hıristiyan katliam yaparken, kitleleri gaz odalarına tıkarken, silahsız sivilleri topluca infaz ederken gerçek Alman, gerçek Batılı veya gerçek Yahudi bu değil denilmez ve “yapılanlar” ne denli alçakça olursa olsun mensubu olduğu camiaya atfedilmezken, İslam’ın kötülenmesi adına hiçbir fırsatın kaçırılmaması ve Müslüman çoğunluğun asla onaylamadığı ve onaylamadığı bilinmesine karşın terör eylemleri ile İslam’ın özdeşleştirilmesi iyi niyet olarak görülemez. Bu aşağılama gayreti yalnız terör ve terörizmle ilişki kapsamında değil hemen her alanda yapılmıştır. Fransız siyasetbilimci Olivier Roy bu konuda, Le Monde gazetesinde şöyle yazmıştır.

“Cinsel saldırıların kınanmasında yakın zamanda bir değişim oldu. 2016’ya girerken Köln’deki saldırıları hatırlayalım; ya da “sorunlu mahallelerde” kadınların dolaşması üzerine yapılan tartışmayı: O zaman kabahat saldırganların kültürüne dayandırılıyordu (bu durumda tabii ki İslamiyet). Her bakımdan iyi Batılı erkeklerin giriştiği saldırganlık olayları ise ya önemsizleştiriliyor ya da bireysel bir patolojinin ürünü gibi takdim ediliyordu.” (Olivier Roy)

FBI ajanı üzerinden eşitlik, adalet gibi kavramlara vurgu yapmaya çalışsa da, önyargısız olduğunu göstermek için FBI ajanlarının birinin siyahî, diğerinin Arap kökenli olduğu gösterilse de “Ömer diyeceği ağzını büzüşünden belli” diyen güzel bir atasözümüzde dile getirildiği gibi film ilk sahneden itibaren Müslümanları terörist ilan eder. Müslümanların Amerikan yaşam tarzına düşman olduğu ve eğer Amerikan topraklarında bir bomba patlıyorsa sorumlusu mutlaka Müslümanlardır mesajı filmin ana fikridir. Eduardo Galeano, Latin Amerika’da yaşayan milyonlarca insanın kendilerini Amerikalı deme hakkını yitirdiklerini, Amerika’nın artık USA demek olduğunu söylemiştir. Günümüzde de bir Müslüman’ın inancını koruyarak “ben Amerikalıyım” deme hakkını yitirmiş olduğu çok açıktır. Filmin bir sahnesinde şehirde üst üste gerçekleştirilen bombalı terör saldırılarının halkın sinirlerini bozduğu, bir otobüsün egzozundan duyulan bir sesin bomba zannedilerek insanların kendilerini yerlere atmaları ve kaçışmalarıyla gösterilir. Kitleleri yönlendirmek ve etkilemek için korkuyu kullanmak kültür endüstrisi ürünlerinin en büyük kozudur. The Hurt Locker filminde de, her bombanın ezan sesi eşliğinde patlatılmasıyla benzer bir mesaj seyircinin bilinçaltına işlenir.

“Korku, halkı kontrol eden bir duyguya dönüşmüştür ve artık çok sayıda sosyal bilimci, bugünün toplumunun en iyi “korku kültürü” olarak tarif edilebileceğini iddia etmektedir. Korku aynı zamanda bulaşıcıdır. Biri bir şeyden korkmaya başladığında, bu korku diğerlerine, onlardan da başkalarına yayılma eğilimi gösterir. Başlangıçta korku için hiçbir ussal temel olmadığında bile bu durum ortaya çıkabilir. Pek çok insanın bir şeyden korkması, bu fenomenin gerçekten de korkulacak bir şey olduğu çıkarımını yapmamıza olanak vermez.” (Lars Fr. H. Svendsen, Korkunun Felsefesi)

Bir bomba imha robotunun görüntüleriyle başlayan The Hurt Locker filminde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının perdeye yansıması seyircinin zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleştirilir. Böylece hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesinin Batı düşmanlığının simgesi olduğu, hem de Batı dünyasının çıkarlarını korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanır. Ezan, Amerikan askerlerinin “maneviyatını” güçlendirmek için kullanılmadığına göre seyircinin bilinçaltına bomba ve İslam’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı çok açıktır. Böylece seyirci, hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden başka bir şey gelmeyecek ve korku duyacaktır tıpkı egzoz sesinin bomba zannedilmesi gibi…

FBI’ın sıkıyönetim komutanını tutuklaması ve bir yargıcın sıkıyönetimin verdiği gözaltı kararlarını bozması Amerika’da birden fazla güç ve odak noktası olduğu düşüncesine götürür. Ancak farklı güç odakları olması, İslam’ın ortak düşman olarak görüldüğü gerçeğini değiştirmez. Örneğin, güçlerden biri Sovyetlerle mücadelesinde Müslümanları “müttefik” olarak gören, onları eğiten, silah veren ancak hızla yeni düşman kategorisine yükselterek ona savaş açan bir güçtür ve “malum” teşkilat ile simgelenir. İkincisi, sorunu kaba kuvvetle çözmek isteyen, bombala, öldür, tekrar bombala ve bütün kaynaklarını yağmala diyen güçtür ve general ile simgelenir. Üçüncü ise bizim düşmanımız olabilirsiniz ancak uyum gösterirseniz, boyun eğerseniz ve “eritme potasında” ne kadar çok erirseniz biz de size kötü davranmayız diyen güçtür ve siyahî FBI ajanı ile simgelenir. CIA ajanı ilahi adalet düşüncesinin doğal sonucu gereği eğittiği terörist tarafından öldürülür, General tutuklanarak hapse atılır ve FBI tek gerçek güç olarak ayakta kalmayı başarır. Verilen mesaj açıktır.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir