The Sixth Sense (1999)

-‘’Ölü insanlar görüyorum!’’

-‘’Rüyalarında mı?’’

-‘’…’’

-‘’Uyanıkken mi?’’

-‘’Normal insanlar gibi ortada dolaşıyorlar. Birbirlerini görmüyorlar. Sadece görmek istediklerini görüyorlar. Ölü olduklarını bilmiyorlar.’’

-‘’Onları hangi sıklıkta görüyorsun?’’

-‘’Her zaman, her yerdeler…’’

Dr. Malcolm Crowe çocuk psikolojisi dalında ödüller almış, işini çok seven ve bu sevgisi yüzünden eşi Anna’yı ihmal eden bir işkoliktir. Birçok çocuğu tedavi etmiş, onların hayata uyum sağlamalarına yardımcı olmuştur. Fakat bir gün onlardan birine yardım edemediğini kendi evinde karısının gözleri önünde vurularak acı bir şekilde fark eder. Bu fark ediş onun için geri dönülemez değişimlere neden olacaktır.

Cole Sear çok büyük bir sırrı içinde taşıyan, yalnız, babası tarafından terk edilmiş, onun eşyalarıyla teselli bulan bir çocuktur. Zekidir, sakindir. Ve hayattan tek isteği vardır; artık korkmamak… Dr. Malcolm Crowe ile de bu korkusu sebebiyle tanışır. Bu tanışma ikisine de artık korkmamayı öğretecektir. Öğrenmek her ne kadar daha büyük bir acıya sebep olsa da…

The Sixth Sense, 1999 mahsulü 107 dakikalık bir psikolojik gerilim. Başarılı, duygusu ve tedirgin etme kapasitesi yüksek, tabiri caizse kült bir yapım… Yönetmenliğini Signs (2002), Unbreakable (2000), The Village (2004) gibi yapımlarla taçlandıran, Hint asıllı bir Amerikalı olan M. Night Shyamalan üstlenmiş. Aynı zamanda senaryosu da genç yönetmenin ellerinden çıkma. Film iki kaybolmuşun etrafında dönüyor aslında. Biri işinde boğulan ve eşini ihmal ettiği için suçluluk duyan bir doktor, diğeri ise korkmaktan artık yorulmuş kendi dünyasına sığınmış bir çocuk. Bu dünya ve diğer dünya arasında sıkışıp kalan iki karakter var karşımızda.

Film geneli itibariyle çok başarılı bir gerilim… Fakat bu gerilim duygusunu kan, dehşet ya da korkunç suratlı hayaletleriyle vermiyor. Yapım gerilimini onları gören küçük bir çocuğun hissettikleriyle yansıtıyor çoğu zaman. Havanın soğuduğunu hissediyorsunuz Cole ile birlikte, tüylerinizin diken diken olduğunu… Arkanızı döndüğünüzde sizde biliyorsunuz Cole ile beraber, orada sizi izleyen bir şey var! Öfkeli, huzursuz, acı çeken bir şey… Sizi içine alan ve onun hikâyesine inanmanızı sağlayan bir atmosfer yaratmış yönetmen. Seyir boyunca hızlı bir kurgu ya da sizi yerinizden eyleyen bir müzik bulamıyorsunuz. Aksine sakince, derinden etkileyen, bir anda değil lakin dakikalar içinde etkisi giderek artan bir hava hâkim hikâyeye. Yönetmen senaryosuna ve kamerasına sonuna kadar sahip çıkmış. Yapımı klişe hayalet öykülerinden ayıran da bu… Tüm ayrıntılar filme ince ince ve akıllıca yerleştirilmiş. Bu kurguyu bir üst basamağa taşıyan müziklere ise James Newton Howard imza atmış.

Oyunculuk mevzuna gelindiğinde ise Bruce Willis başarılı bir performansa imza atmış alışıldık oyunculuğunun aksine. Fakat asıl alkışı Cole Sear rolü ile çocuk oyuncu Haley Joel Osment hak ediyor. Korkusunu, çaresizliğini ve kendince cesaretini öyle başarılı bir şekilde aktarmış ki takdir etmemek mümkün değil. Filmin kadın kahramanlarını ise Toni Collette ve Olivia Williams canlandırmış.

İki dünya arasına sıkışıp kalmış ruhlar ve onları son anlarında olduğu halleriyle gördüğünüzü düşünün. Nasıl hissederdiniz? Çocuksanız ve henüz kendinize bile yardım edemiyorsanız… Hala seyretmediyseniz, iyi seyirler…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir