The Stepfather (1987)

Artık Terry O’Quinn deyince, aklında LOST’taki “Locke” değil, Stepfather’daki “üveybaba” canlanan biri olduğum için çok mutluyum. Upgrade oldum sanki…. Bu mutluluğumu da sizlerle paylaşmak istedim. Ne dersiniz sevgili Öteki Sinemacı’lar? Hadi sizinle bu 1987 yapımı kült korku/gerilim filmine doğru bir yolculuğa çıkalım mı?.. OOOoooooooo… Çıkıyoruz bakın…


Güneşli bir gün… Yeşil bahçeleriyle, iki katlı müstakil evleri ve düzenli sokağıyla sevimli bir Amerikan mahallesi… Tıpkı Halloween (1978), Nightmare on Elm Street (1984) ve Pete ve Pete’in Maceraları‘ndaki (1993) gibi basmakalıp bir mahalle… Vince bağlı bir kamera yavaşça alçalırken, bisikletli bir gazeteci çocuk evlerin bahçelerine gazetelerini fırlatmaktadır. Kamera daha fazla alçalmadan, çocuğun gazeteleri fırlattığı evlerden birine doğru dönerek evin üst kattaki pencerelerinden birine doğru ilerlemeye başlar. Kepenkleri sımsıkı kapatılmış bu pencerenin içine girdiğimizde ise banyoda, aynanın karşısında sakallarını kesen bir adamla karşılaşırız. Acaba bu American Psycho (2000) gibi düzenli ve ritüel yaparcasına eşkal değiştirmekte olan bu adamın sırrı nedir?..

Bu anlattığım sekans, ve devamı (yani filmin ilk 5 dakikası) gerçekten hayatımda izlediğim en güzel açılış sekanslarından biri! Filmin geri kalanı da 80’lerin korku filmlerini sevenler için oldukça keyifli seyrediyor. Ancak ilk 5 dakikanın yeri ayrı!

The Stepfather, son derece ufak bütçeli bir film. Açılış haftasında ünlü sinema eleştirmeni Roger Ebert film için şöyle demiş: ”Vahşet gişede çok iyi iş yapıyor. Öyle ki, vahşet herhangi bir metinden boşandırıldığında bile (İngilizce bir tabir) durum değişmiyor. Belki de sinemacıların aklından geçen hakikaten budur.” Duayen Ebert, burada filmdeki boşanma ve üvey baba unsurlarına gönderme yaparken, aslında güzel bir noktaya parmak basıyor. 70’lerde yükselişe geçen, 80’lerde tavan yapan, daha sonra cıvıyarak 90’larda dibe vuran, 2000’lerde ise çok daha ciddi bir şekilde tekrar geri dönen sinemadaki sebepsiz şiddet!.. Şahsen ben bunu bir liberasyon olarak görüyorum. Tıpkı Rönesans ile birlikte sanatın, kilisenin boyunduruğundan kurtulması gibi, sinemadaki vahşet edebiyatının da Psycho (1960), Night of The Living Dead (1968), Texas Chainsaw Massacre (1973) gibi başyapıtlarla birlikte, herhangi bir mazeretin ardına saklanmadan açık açık masaya yatırılması ve aşırı bir şekilde teşhir edilmesi diyebiliriz… Ebert, The Stepfather için yaptığı yoruma şöyle devam ediyor: ”Genellikle bu tarz filmlerde bir dolu kusurun yanında bir kaç harika detayla karşılaşıyoruz.” Ebert’in bu yorumuna da katılmamak elde değil. Zaten biz B-tipi filmleri bu sebeple çok sevmiyor muyuz! ”The Stepfather’ın da bir harika unsuru varsa, o da Terry O’Quinn’in performansı…” diyor Roger Ebert. Tabi bu yoruma da sonuna kadar katılırken, filmin tek harika unsurunun bu olduğuna katılmıyoruz…

Dürüst olmak gerekirse filmin senaryosu inandırıcı olmaktan çok uzak. Ama bu filmden keyif almanıza bir engel değil. Keza hikayenin anlatımı oldukça güzel. Ağır psikolojik problemleri olan bir adam, kasaba kasaba dolaşarak önce kendine dul bir eş bulup yeni bir aile kurmakta, ardından da bir noktada ailesine sinirlenerek onları yok edip yeni bir aile bulmak için başka bir kasabaya doğru yol almaktadır… Bu üveybabanın aile değerlerine olan takıntısı, karikatürize derecede olsa da şüphesiz çok zeki ve sivri bir eleştiri barındırmaktadır…

Enteresan bir şekilde radarlarımızın altında kalmış olan bu ”unutulmuş” kült filmi, bütün 80’ler korku filmi severlere tavsiye ederek bu yazımı burada sonlandırıyorum…

Not: Bu filmin bir de 2009 yapımı yeniden çevrimi var. İlk filmin hayranı olan birkaç arkadaşım şimdi buraya yazmamın uygun olmayacağı şeyler söylediler yeniden yapım ile ilgili… O yüzden ben de izlemeye tenezzül etmedim bile. 80’lerde Amerika’daki boşanmış anneler ile ilgili sosyal yorumlar yaptı arkadaşlarımdan biri. Nasıl bu filmin 80’lerde o bağlamda çok manalı olduğunu ve şimdiki yeniden yapımının manasını yitirdiğine dem vuruyordu…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir