The Wailing: Toplumların Nefreti

The Wailing’in (Gokseong) hemen başında gerçekleşen cinayet hakkında Jong-goo’yla konuşan polis arkadaşı “Tüm bunlar tepede yaşayan Japon buraya geldikten sonra başladı” diyerek köyde dolaşan bir söylentiden bahseder. Polisin aklına neden ilk olarak bu söylenti gelmiştir? Köydeki söylenti neye dayanmaktadır? Tepedeki “yabancı” kimdir (veya nedir?)

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

The Wailing, Gokseong adlı köyde gerçekleşen gizemli cinayetler ve önce mantardan kaynaklandığı sanılan, insanların derilerindeki yaralar ve ruhsal değişimleriyle başlayan garip hastalığın yol açtığı olayları anlatır. Olayı çözmeye çalışan yerel polisten Jong-goo’nun yolu doğaüstü karakterlerle kesişir. Jong-goo bilimsel verilerle çalışmak yerine boş inançlara ve söylentilere kulak asarak bir kabusun içine düşer. Onun kafasını karıştıran ilk şey köydeki söylentiler olur. Kim olduğu belli olmayan, köyden uzakta yaşayan, kimselerle pek konuşmayan Japon, onlara göre kötü olaylardan sorumludur. Bazı sahnelerde kadınlara saldırırken, ormanda çıplak dolaşıp hayvan leşi yerken görülür. Ama bu sahneler aslında bir gerçekliği değil, köylülerin Japon hakkındaki korku ve sanrılarını yansıtır.

2014 BBC World Service Poll verilerine göre Güney Kore’nin Japonya’ya, Japonya’nın da Güney Kore’ye bakışı, %80’lere varan oranda olumsuzdur. Filmde köy halkının ortaya çıkardığı söylenti, içlerinde yaşayan bir yabancı olan Japon’a olan güvensizlikleri, henüz ortada hiçbir kanıt yokken olaydan onu sorumlu tutmaları; iki ülke arasında yüz yıldır devam eden sorunlu ilişkilerin izlerini taşıyor.

Japonlar ve Koreliler

Kore, 1910 yılında Japonya’nın egemenliğine girdi ve ülkede geniş çaplı değişiklikler yapılmaya başlandı. Japonlar ülke topraklarından bazılarına el koyup düşük fiyattan kendi vatandaşlarına sattılar, kendi ticari ağlarını kurarak Koreli tüccarların etkinliğine son verdiler. Artık asker kökenli bir Japon valinin yönettiği Kore’de sert bir sömürge yönetimi iş başındaydı. Baskıcı yönetim yerel halk tarafından nefretle anılıyordu ve 10 yıl sonra bir araya gelen 2 milyon Koreli, Japon yönetimini protesto eden bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu yürüyüş Japonlar tarafından kanlı bir şekilde dağıtıldı; pek çok kişi öldü binlerce kişi tutuklanarak cezaevlerine gönderildi. Japon yönetiminin baskısı 1930’a gelindiğinde iyice artmış durumdaydı. Artık tamamen Kore ulusal kimliğinin yok edilmesi politikası güdülüyordu. Akademik yayınlar, dergiler ve gazetelerin çıkarılması yasaklanmıştı. Koreliler zorla Şinto dinine geçmeye zorlanıyor, zorla isimleri Japon adlarına çevriliyor, Japonya ana karasının ihtiyacını karşılamak üzere oluşturulan tarlalarda, fabrikalarda ve kamplarda zorla çalıştırılıyorlardı. Karşı gelmeye kalkanlar ağır şekilde cezalandırılıyor veya doğrudan öldürülüyordu. Japonya İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Kore’yi elinde tuttu. Savaşı kaybedip resmi olarak 15 Ağustos 1945’te ülkeden çekildikleri tarih Güney ve Kuzey Kore’de her yıl Kurtuluş Günü olarak kutlanmaktadır.

Kore, Sovyet ve Amerikan birlikleri tarafından işgal edilip Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrıldığında, 20 yıl boyunca Japonya ile hiç diplomatik ilişki kurulmadı. Kuzey Kore bu tutumunu bugün de sürdürürken Güney Kore 1965’te ticari ilişkiler kurarak düşmanlığa son verdi. Ama Kore’de 40 yıl boyunca yaşananlar öyle hemen unutulacak şeyler değildi. İki ülke arasındaki, kapitalizmin zorladığı ticari ilişkiler var olsa da temelde yatan bir “nefret” halk arasında varlığını sürdürüyordu.

En son 28 Aralık 2016’da Busan’daki Japon Büyükelçiliği önüne yerleştirilen “Seks Kölesi” heykeli Japonya ve Kore arasında yeni bir krize yol açtı. Japonya, büyükelçisini geri çekti ve Güney Kore’yle olan ekonomik antlaşma görüşmelerini askıya aldı. Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği dönemde, Japon ordusuna cinsel hizmet vermek üzere çoğunluğu Koreli genç kadınlardan oluşturulmuş seks köleleri anısına dikilen heykelin kaldırılması istendi. Korelilerden bazıları heykel başında nöbet tutarak buna engel olmaya çalıştılar.

İşgal sırasında bazılarına göre 20.000 bazılarına göre 400.000’e varan sayıda Uzakdoğulu kadın, seks kölesi olarak kullanıldılar. (Gerçek sayı asla bilinmemekle birlikte bugün 200.000 sayısı kabul görmektedir.) Gördükleri işkence, çeşitli yaralanmalar, yakalandıkları hastalıklar ve bulunduruldukları kötü koşullar nedeniyle kadınlardan dörtte üçü can verdi. Diğerleri de yaşadıkları travmalar, yaralar ve hastalıklarla yaşamak zorunda kaldılar. Japon hükümeti uzun süre Kore’de yaşanan vahşetler için özür dileme taleplerini geri çevirdi. Bazı politikacılar bu özürleri yıllar içinde dile getirdiler ama pek çok Koreli bunu hiçbir zaman yeterli bulmadı. 2015 yılında Japonya artık bu konunun gündeme gelmemesi için Güney Kore’ye 8.5 milyon dolar tazminat ödeyerek bir Koreli kadın vakfına bağışta bulundu. Bunun üzerine dikilen heykelin de bu anlaşma uyarınca kaldırılmasını talep etti. Ama Koreliler için bu acıların tazminat veya yetersiz özürlerle unutulmadığı görülmüş oldu. Toplumlar unutmuyor, affetmiyordu. Ne olursa olsun yaşananlardan ötürü Japonya’ya karşı içten içe bir düşmanlık hala süregidiyordu.

Nefret

Gokseong’ta Japon düşmanlığı açıkça gösterilir ve köyde yaşananların nedeni olarak sunulur. Ama fotoğraf çekmeye meraklı Japon karakter, yaşananların tek sorumlusu değildir. Gokseong; kötü düşler, söylentiler, paranoyalar ve boş inançların gerçeklerle karıştığı bir yapımdır. Nerdeyse hiçbir karaktere güven duymanıza izin vermez. Japon’dan başka diğer iki gizemli karakterden biri olan beyaz giysili kadına güvenmek için de bir neden görülmez. Filmin sonunda bagajındaki, ölü insanların fotoğraflarını düşüren şaman da işin içinde kendi parmağının da olduğunu iyice ele verir. Böylece köyde yaşananlar için suçlanacak tek bir kişi veya kesim olmadığı anlaşılır. Suçlu aslında yerlisi yabancısıyla tüm köydür.

Köydeki insanların yakalandığı ve “giderek herkesi etkisi altına alacak olan” hastalık nedir? Filmde doktorların belirleyemediği bu hastalığa “nefret” adını koyabiliriz. Bu nefret insanı insanlıktan çıkarıp saldırgan ve çirkin bir yaratığa dönüştürür. Nefret, insanın gözünü kör edip en sevdiklerini bile yok etmesine neden olur. “Nefret” hastalığının nedeni olarak filmde hayaletler gösterilir. En başta Japon’un, oltasına bir solucan geçirmekte olduğu görülür; bu oltaya gelenler film boyunca acı çekenler olurlar. Hayalet gibi boş inançların Gokseong’ta değer görmesi ve pek çok kişi tarafından fazla tartışılmadan kabullenilmesi bir köy ortamında geçen film için olağan dışı durmaz. Şamanlara başvurulması, hastaneye gitmenin en son çare olarak düşünülmesi de bunun sonucudur.

Hayalet olmakla suçlanan “yabancı” Japon, “Hayalet geçmişte ölenlerin ruhlarıdır” der ama kendisi kanlı canlı olduğuna göre şu anda da yaşamaktadır. Köyde yaşananların nedeni de onun halen kanlı canlı olmasından ileri gelir. Güney Kore’nin Japonya ile düşmanlığı, geçmişteki insanlar arasında var olmuştur ama geçmişte kalan bu insanların hayaletleri hala yaşamakta ve birbirlerine olan nefretleri de onlarla birlikte sonraki kuşaklara aktarılmaktadır. Yazının başında verdiğim istatistiklerde , iki toplumun birbirine olan güvenlerinin bugün bile %15’i geçmemesi bunun kanıtıdır. Filmde bu kötücül bakış, köydeki herkesi ele geçirinceye kadar uğraşmaya devam ediyor.

the-wailing-filmekimi-2016

Hyo-Jin’in Geleceği

Filmde en önem verilen karakter Jong-goo’nun kızı Hyo-jin’dir. Onun kötü ellere düşmemesi, yakalandığı hastalıktan kurtarılması ve aydınlık bir geleceğe ulaştırılması gerekmektedir. Hyo-jin’in kurtulması için koşturup duran babası bunu başaramaz. Çünkü kendisi de hayaletlere, boş inançlara ve nefreti besleyen amansız hastalığa karşı duramaz. Geçerli kanıtı olmamasına rağmen sırf duyumlarına, söylentilere, çürük çıkarımlara dayanarak ceza vermeye kalkışır ve katil olur. Jong-goo’nun kimselere güvenemeyecek hale gelmesi, bu karmaşa içinde kendi aklı yerine ona sunulan çözümleri hiç sorgulamadan uygulamasından ileri gelir. Polis arkadaşı ona Japon’u hedef gösterdiğinde buna direnmemesi, şamandan medet umulduğunda bunu hemen kabullenmesi, kızını daha kötü hale getirdiği için kovduğu şamanın “Japon aslında benim gibi bir şamanmış, yardım etmeye çalışıyormuş.” dediğinde yine hemen şamana inanması onun kendi başına sağlam düşüncelere sahip olamadığını gösterir.

Jong-goo, kızı karısıyla ikisini cinsel ilişki sırasında yakalayınca rüşvet olarak bir dükkana götürür ve istediklerini ona alır. Sonra da gördüklerini kimseye anlatmaması için ondan söz almaya çalışır. Utanç içindeki Jong-goo daha sonra kızının başına gelenlerde de sorumluluk hisseder. Yaşananlar bir yandan da onun paranoyası ve vicdan azabını yansıtır. Bir polis olmasına rağmen kızının gözünde “beceriksiz” ve ezik görünmekten utanan bu adam ona layık bir baba olamamanın sıkıntısını çeker durur. Tüm film boyunca bir yandan beceriksizliğini, şaşkınlığını ve tembelliğini izlediğimiz Jong-goo aynı zamanda bunlardan kaynaklanan başarısızlıklarını örtmeye çalışır veya bunların utancını yaşar. Sorumluluğunda olduğu Gokseong’un da kendi ailesinin de güvenliğini sağlayamamıştır.

İşini doğru dürüst yapamayan korkak Jong-goo da, kızını hastaneye götürmek yerine tanı konmadan eczaneden aldığı ilaçlarla iyileştirmeye çalışan anne de, “Hemen bir hocaya okutalım” diye üsteleyip duran babaanne de, “Hayaletlere mi inanıyorsunuz?” diye dalga geçen papazı dinlemeyen papaz yardımcısı genç de, Jong-goo ile birlikte Japon’u öldürmeye koşan arkadaşları da; Japon’un attığı oltadaki solucanı yutup köyü belki de çoktan ele geçirmiş ve giderek herkesi yok etmek üzere olan çengele kendilerini kaptırırlar.

Aslında Koreliler Japonlardan nefret ederken belki de kendilerinden nefret ettiklerinin farkında değillerdir. Çünkü arkeolojik verilerin kanıtladığına göre, Japon toplumunun çok büyük çoğunluğunu oluşturan kişilerin ataları Korelidirler. Jared Diamond “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı yapıtında, günümüz genetik yapıları üzerinde yapılan araştırmaların bu eşleşmeyi sağladığını göstermiştir. Ama Japonlar bunu asla kabullenmediğinden, Koreliler de onlara büyük acılar yaşatmış olan Japonlarla akraba çıkmak istemediklerinden verilerin yanlışlığını kanıtlamak üzere canla başla çalışmakta, oltadaki yeme bile bile atlamaktadırlar.

İçten içe dinmek bilmeyen düşmanlıklar, tüm dünyada ulusların gözlerini kör bırakmaya ve alçakça politikalar için kullanılmaya devam ediyor. Bu durumda toplumlar arasındaki nefret yok edilmedikçe Hyo-jin’lerin de gelecekleri hep tehlike altında kalmaya devam edecektir.

Loading...

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

5 Yorumlar

  1. Yönetmenin bana göre en iyi filmidir hele son yarım saat efsane olmaya adaydır

  2. Murat Kızılca’nın “2016 Yılının En İyi 16 Korku Filmi” listesi sayesinde -liste için çok müteşekkirim- izleme fırsatı bulduğum filme, film kadar güzel böyle bir yazı yakışırdı.

    Ellerine sağlık hocam…

  3. Yorumun için çok teşekkür ederim Salim.

  4. Hakikaten film hakkında şimdiye kadar okuduğum (yerli/yabancı) en doyurucu inceleme. Ellerine sağlık ve teşekkürler Murat Kirisci.

  5. Ben teşekkür ederim Sayın Kızılca güzel sözlerin için.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir