Thomas Est Amoureux / Thomas In Love (2000)

Pierre-Paul Renders’in yönetmenliğini yaptığı 2000 yılına ait Thomas In Love adlı bu filmi belki çekildiği sene izlesek uzak bir gelecek gibi gözükebilirdi. Nedense bu yıllarda daha fazla yakalanabilecek bir gelecek gibi gözüküyor. Yazar Philippe Blasband’ın geleceği böylesine gerçeğe yakın yakalayabilmesi ise ayrı bir başarı hikayesi olabilir.

Öteki Sinema için yazan: Selvi Doğan

Filmimiz, yakın bir gelecekte(!) geçmekte. Thomas, evinden dışarı adım atamayan bir gençtir. Agorafobik psikolojisi yüzünden kimse ile bire bir iletişim kuramamakta ve bu da evinden dahi çıkamamasına neden olmaktadır. Kendisine, bilgisayarı (ki özel durumuna paralel tasarlanmış olması sebebiyle bildiğimiz bilgisayarlardan oldukça farklı) ile iletişim kurarak tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir hayat kurmuştur. Siparişlerini vermekte, ödemelerini yapmakta, kamu hizmetleri de dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek çeşitli ihtiyaçlarını bir tuş mesafesinde halledebilmektedir ki sosyal ve bedensel ihtiyaçları da bu döngüye dahildir.

Thomas, bilgisayarıyla evlerinde ve hatta odalarında gönüllü hapislik yaşayan karşı cinslerle iletişim kurmaktadır. Aradığı aşkı bulabilmek adına yaptığı sanal geziler hayli zaman almış olsa da günün birinde aşık olur. Asıl sorunlar tam da bu noktada ortaya çıkacaktır.

Peki ya sonrası? Aşık olduğu kızla ne kadar süre daha yalnızca bilgisayar ile iletişimde kalabilecek, onu evine davet edebilecek ya da dışarıda buluşabilecekler midir? Teori-pratik uyuşmazlığı ve çelişkilerin keskinleşmesi, beraberinde kaçınılmaz olarak zorlu bir süreci getirecektir.

Thomas In Love, teknik anlamda fantastik öğeler ile süslü bilim kurgu görünümü ile sizleri yanıltmasın. Çoklukla karakterimizin apartman dairesinde sürecek olan çelişkileri, muhasebesi ve muhakemesi, dozunda bir teknoloji yedirilerek kapalı mekan filmi olarak bizlere aktarılıyor. Ki filmi bilim-teknik eksenine çeken yegane verinin, Thomas’nın sahip olduğu teknoloji ile doğrudan ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

Yanı sıra, bir çoğumuzun yavaşça Thomas’ya benzemeye başladığı, hatta dönüştüğü gerçeği, filmi izleyenlerin hemen fark edeceği bir eleştirel yaklaşım. Sanal bir ağ üzerinde artık sıradanlaşmış ve motor hareketler arasındaki yerini almış olan ödemelerimiz-siparişlerimiz, normalde söyleyemediğimiz belki söylemekten imtina edeceğimiz şeyleri bağıra çağıra ifade ettiğimiz sosyal paylaşım siteleri, bir çok kişinin birbirlerini takip ettiği-aşık olduğu, belki de yüz yüze başlamayan ilişkilerini yine bu şekilde bitirdikleri dünya çapında mecralar, şimdilik yalnızca bir başlangıç gibi geliyor.

Bunun sebebi belki bize kurgulanan yaşamlara kolay adapte olabilme yetimiz ve belki de artık bu kurgu karşısında durabilecek bir yerimiz olmaması, sorgulayabilecek gücümüzün kalmaması olabilir. Neticede bahsedilen modern insan janrına kendimizi çok yakıştırdığımız küçük dünyalarımızda çok da mutlu olabilmek uzun vadede pek mümkün gözükmüyor.

Kader Onları Birleştiriyor: Thomas ve Ben

Bir benzeştirme yapmak gerekirse Nic Balthazar imzalı 2007 yapımı “Ben X” adlı filmde de göreli olarak yakın bir karakter üzerinden benzer bir konu daha ulaşılır bir senaryo ile işlenmişti. Filmin ana karakteri olan Ben, “iletişimsizliğin, iletişim olduğu bir dönem” ortamında bilgisayar oyunları ile kendisine bir dünya kurmuş ve yalnızca bu şekilde mutlu olabileceği gerçeğine inanarak yaşıyordu. Ta ki “aşk” onun da kapısını çalana dek.

Thomas’nın, Ben’e göre olgunluk anlamında yaş avantajı var, oturmuş bir sürelilik içerisinde, derinlerde saklı acıları ile birlikte duvarları nispeten daha sağlam olan kalesinde kabuklaşmış bir hayat yaşıyor. Onun bu kaleleri yıkması doğal olarak Ben’e nazaran daha zor.

Ben ise, kimsenin onu anlamadığı düşüncesi ile insanlarla iletişimi neredeyse yok denecek kadar az olan bir hayatın içerisinde sıkışmış ve kendi tahayyülündeki hayatın devam eden hayat ile çatışması sonucu çareyi kendi dünyasını inşa etmekte, bununla yetinmekte bulmuş lise çağında bir öğrencidir. Dış dünya ile arasına bilgisayar oyunlarıyla ördüğü duvar, gün geçtikçe onu daha da a-sosyalliğe iterken bunun sonucu olarak da Ben’in salt gerçekliği bilgisayar oyunları oluyordu.

Ta ki günün birinde çok-oyunculu bir turnuvada hayatını değiştirecek olan birisiyle tanışana kadar.

İki karakterin psikolojik çözümlemelerinde farklı veriler elde etsek de içinde bulundukları durum ve bu durumlarını belirli bir amaç uğrunda değiştirmek için verdikleri mücadele, kendi sınırlarına dayanmaları ile yaşadıkları çatışmalar gibi paydalarda birleşiyorlar.

Farklı Bir Gidiş, Aynı Virgül: Teknolust

“Thomas In Love“ deyince aklıma gelen bir diğer film zevkle izlediğim “Teknolust”.

Genellikle bu çizgide işleri olan Lynn Hershman-Leeson tarafından çekilen ve Tilda Swinton’un baş rolde olduğu filmde kabaca,  kendi DNA’sından 3 farklı karakter klonlayan bir bilim insanı ve belirli bir süre sonra sanal ile gerçeklik arasındaki ilişkinin “aşk”ın çıkagelmesiyle farklı şekillerde yönelimi işleniyordu.

Sadede gelme yolları değişse de yazı başlığı da dahil tüm filmlerde, modern zaman üst başlığında etiketlenmiş olan yapay değerlerin, salt insana dair en güçlü duygu bağlamında “aşk” ile karşılaşmasıyla birer birer çözülmeye başlaması ile gerçekliğe daha yakın, ayakları yere basar (en azından yaşamaya değer) bir hayatın önemi, gelecek kurgusu üzerinden vurgulanıyor.

Belki de bir gerek şart olarak, içinde yaşadığımız zaman dilimi açısından böylesi yorumlamalar daha da anlamlı duruyor.

Hepsinden öte, bakalım kahramanımız o kapıdan çıkabilecek mi?

En önemlisi de bu.

Çünkü bu sorunun cevabı hepimizi ilgilendiriyor.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir