Top 10: En Kötü Çizgi Roman Uyarlamaları

Avengers ve The Amazing Spider-Man gibi çok beklenen multi milyon bütçeli uyarlamaların ardından sinema salonlarımız şu sıralar The Dark Knight Rising ile çalkalanırken çizgi uyarlamaların karanlık tarafına da bir göz atmaya davet ediyorum sizleri…

Söz konusu çizgi uyarlamalar olunca, “kötü film” listesi de fazlasıyla kabarık oluyor haliyle! Fakat ilk etapta aklımıza gelen kötüler ya da vasatlar dışında, kolektif hafızamızı terk etmiş üst düzey kötüleri görmezden gelemezdik. Bu sebeple pek çok çizgi roman severin hem fikir olduğu kötü (ya da vasat) örnekler olan; Daredevil, Punisher, Howard The Duck, Superman 4, The Phantom ya da Swamp Thing gibi filmler “şimdilik” listede yer almıyor. Dönem karmaşasının önüne geçmek adına homojen tercihlere gidildiğini ve her listenin, bazı takipçiler için ister istemez “hüsran olduğunu” hatırlatarak keyifli okumalar dilerim.

 

Barb Wire (1996)

Film, televizyonlarımızda “Bana Bebek Deme” adı ile gösterilmiş olsa da, erkeklerin kendisini bebek diye çağırmasını haklı çıkaracak türlü teçhizatlarla süslü Barb Wire’ın uyarlaması, çizgi uyarlamaların kötüleri arasında haklı bir yere sahiptir.

Adam pataklama uzmanı, koca göğüslerine uygun kocaman silahlar taşımaktan hoşlanan fakat fetiş kıyafetlerden de asla vazgeçmeyen Barb, her hali ile itici bir kahramandır. Onda Tank Girl ’ün samimiyetini bulabilmemiz, saydığım bu sebeplerden dolayı, pek de mümkün değildir. Fakat bununla birlikte dilden dile dolaşarak efsaneleşmiş bir girizgah kısmına sahiptir film. Fakat aslında öve öve bitirilemeyen bu sıradan ve sığ striptiz sahnesi, filmin kalanının niteliksizliği sebebi ile gözlerde büyümüştür sadece.

Yönetmen David Hogan’ın kısa filmografisi içerisinde, doğrudan video sektörü için pazarlanmamış tek filmdir Barb Wire… Yine de bu filminin, 90’ların ortalama video filmlerini aratacak sığlıkta olduğunu söylemek acımasızlık değildir. Tabi kimi çizgi roman severlerin kült adettiği Barb Wire’ın çizgi serisinin nitelikleri de her daim tartışmaya açıktır. Ama Hogan’ın başarısız uyarlamasını, biraz da kaynağından bağımsız değerlendirmek gerekir. Örnek mi istediniz? Kendisinin Batman Forever’da yardımcı yönetmenlik yapması, kabul edilir bir örnek olur sanırım?

 

Jonah Hex (2010)

Hex, ülkemizde, genellikse sıkı çizgi roman takipçilerinin aşina olduğu bir isim. Tematikler elbette tanıdık. Yok olan aileden tutun, şeytanla yapılan anlaşma sebebi ile cehennem azabı yaşayan üç kağıtçı bir ödül avcısının ufak ufak imana gelmesine; nihayetinde kaçınılmaz intikam yeminini ederek, hasımlarını birer birer ortadan kaldırmasına kadar klişe kokmaktadır. Fakat bu Eastwoodesk western karakterinin, kendine has bir duruşu ve karizması olduğunu inkar edebilmek ne mümkün!

Böyle bir karakterin, atıştırmalık sayılabilecek, standartın fazlasıyla altında bir uyarlama ile; Josh Brolin, Megan Fox, Michael Fassbender, John Malkovich, Micheal Shannon ve Wes Bentley gibi multi ünlü bir kadro ile çamura bulamak da artık bizleri pek şaşırtmıyor. Doğru ya! “Daha neler göreceğiz!” diye haykırdığımız günler ufak ufak geride kalmaya başladı.

Ama yine de Jonah Hex’de şaşırmaya değer bir şey var! Pixar’ın incileri olan Kayıp Balık Nemo, Oyuncak Hikayesi ve Sevimli Canavarlar gibi yapımların, animasyon kadrosunda harikalar yaratmış, ardından Horton Hears A Who ile bağımsızlık bayrağını çekmiş olan Jimmy Hayward’ın hem teknik anlamda sınıfı geçemeyen hem de içeriğinin kofluğu sebebi ile salonlardan kaçmamızı sağlayacak bir filme imza atmış olmasıydı ki; Brad Bird, Görevimiz Tehlike serisinin en iddialı yapımlarından biri olan Ghost Protocol’ü çekene kadar, ciddi geyikleri dönen “animasyoncular kendi kulvarlarında kalmalı” geyiğinin hararetlenmesine mahal vermiştir.

Bütün bunlar bir yana Josh Brolin’in, Jonax Hex güzellemesi, filmin en keyifli yanıydı ki, filmi izlemek için en önemli iki sebepten biriydi bu… Diğerini söylememe bilmem gerek var mı?

 

Steel (1997)

Bana sorarsanız, baştan aşağı çeliklere bürünmüş olan karakterimiz, DC evreninin en gariban üyelerinden biridir. Bir defa en kullanışsız süper kostümlerden biri olan demir, Daredevil’in kostümü ile, absürtlük konusunda at koşturmaktadır. Fakat Steel’i tepeye taşıyan hiç kuşkusuz bu komik kostümüne eklemiş olduğu kırmızı pelerin ve kendisine silah olarak seçtiği, tahribat gücü fazlasıyla korkunç olan balyozdur.

Böyle bir karakterin, bir sinema uyarlaması ile şahlanacağına inanmak, en az kendisine seçmiş olduğu kostüm kadar komik olur. Hele ki, sinemaya Blue Chips ile pek de kötü bir geçiş yapmamış olan, fakat Kazaam ile izleyiciyi dumura uğratmaktan geri durmayan Shaquille O’Neal’ın iplerini kendi eliyle çekmesi, Steel söz konusu olduğunda anımsadığımız ufak tefek şeylerden biridir.

Aslında yönetmen Kenneth Johnson, çizgi uyarlamalar konusunda deneyimsiz bir isim de değildir. Kendisinin imza attığı en önemli projelerden biri The Incredible Hulk’ın dizi projesi! 1978 tarihli dizinin, bu listede yer alan filmlerin tamamını Hulk misali ezip geçeceğini söylersem; dizinin, dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda ne kadar değerli olduğunu örneklemiş olurum sanırım!

Neyse ki Steel, fazlasıyla silik bir filmdir ve kendisini en son izleme şerefine, çocuk yaşlarda nail olmamız, balyoz darbelerinden pek fazla yara almadan kurtulmamızı sağlamıştır. Öyle ya! Geriye dönüp “en kötü çizgi uyarlamalar” adı altında bir liste oluşturma derdinde olmayanlar için, kolay hatırlanacak cinsten bir film değildir ki, belki de filmin en büyük artısı bu özelliğidir!

 

The Spirit (2008)

Frank Miller da kendi elleri ile formunu tamamen değiştirdiği karakterleri beyazperdede güdükleştiğine inanan çizgi roman yaratıcılarından biri kuşkusuz! Bu makus talihinin üstesinden, Robert Rodiriguez ile birlikte kotardığı Sin City ile gelmeyi başararak da takdirimizi fazlasıyla kazandı!

Gelin görün ki, bu başarı Miller’ın cesaretini arttırarak, bir ayağını da sinemaya atmasını sağladı. Will Eisner’ın, The Spirit’ini, bir nevi deneme tahtası olarak kullanan Miller, teknik anlamda Sin City’nin klonu olarak nitelendirilen bir film ile çıktı karşımıza.

Özellikle girizgah kısmındaki, The Spirit ve Octopus’un “ölümsüzlüklerini” gözümüze sokan ve uzadıkça sevimsizleşen  dövüş sahnesi ile rengini belli eden film, ziyadesi ile kadrosundaki aktrislerin kalçalarından medet uman bir yapımdı daha çok!

Yeni Sin City filmi için duyurunun yapıldığı şu günlerde, Miller ve Rodriguez ikilisi, kendileri için de verimli olan iş birliğini yineleme planları yapıyorlar… Belki de en iyisi budur kim bilir!

 

Batman & Robin (1997)

Bir Batman filminin nasıl bu kadar kötü olabileceği konusunda, aradan geçen bunca yıla rağmen hala net bir fikrimiz yok! Suçu Joel Schumacher’a atmak mı? The Lost Boys’u, Phone Booth’u, Flatliners’ı, A Time To Kill’i çeken adama mı? (Tamam aynı zamanda D.C. Cab ve The Incredible Shrinking Woman’ı da vücuda getirmiş olması şaibeleri arttırıyor olabilir…)

Batman ve Robin, öncülü olan Batman Forever’ın bütün çelişkilerini fazlasıyla üzerinde taşıyan bir filmdi. Mesela başarılı bir Bruce Wayne fiziğine sahip olsa da, Batman için düşünülebilecek son adam olan Geoge Clooney bu çelişkilere muazzam bir örnek aslında. Sentetik kauçuk dozu artmış, efsanevi meme uçlu göğüsler ise, artık rakı masası mavralarına bile dahil edilemeyecek kadar demode oldu.

Sıkıtntı, çizgi karakterlerin “çizgi karakterlililiği” konusunda yanlış yanlış bir yol izlemesi de olabilir tabi! Fakat yine de sinema tarihinin en kötü filmlerinden birini, gerçek anlamda kötü yapan unsurlar, bir çuval dolusu olsa da halihazırda muğlaklığını koruyor!

Komik bir Bane, ondan daha komik bir Poison Ivy ve işin soytarılık kısmını (üstelik en trajik karakter olmasına rağmen) üzerinde taşıyan Mr. Freeze! Sözün özü odur ki, Batman And Robin talihsiz bir panayırdan fazlası değildir. Ama daha da talihsizi, ünlü isimleri ardı ardına madara eden çizgi uyarlamalar konusunda en iddialı yapım olması, bununla kalmayıp, gelecek nesillere örnek teşkil etmesidir.

 

Elektra (2005)

Başarısız kabul edilen bir uyarlamanın (Daredevil), yan karakterine sırt dayayarak en az onun kadar başarısız bir yapıma el atmanın hissiyatını anlayabilmek pek mümkün değil!

Çoğunluğun aksine, Marvel’ın çok sevilen bir süper karakterinin, geç gelen beyazperde uyarlamasına tam anlamıyla başarısız diyebilmek ne kadar doğru? Üstelik, Daredevil, öyle abartıldığı kadar sevimsiz bir film de değil. En azından, sinemasal eksiklikleri, kabul edilebilir cinsten eksiklikler. Hatta, karakterin doğuşunu anlattığı, çileli bir ilk filmin ardından, onun birkaç adım önüne geçebilecek bir devam filminin yollarını da çoktan açmış durumda. Fakat yapımcılar kaçan fırsatı, Elektra’yı kurban vererek değerlendirme yoluna girerek, Daredevil’ın devam filmi olasılığını belirsiz bir tarihe kadar ertelediler.

Elektra’nın güzelliği ise şuradaydı; hem bir yan karakteri, hem de Marvel dünyasının geri planında yer alan kötü karakterlerini kullanarak da ortalama bir gişe başarısı kazanılabileceğini kanıtlamış oldu cümle aleme! Bu bağlamda zaten fazla risk taşımayan bir proje ile, izleyicinin nabzını da ölçmüş oldu yapımcılar. Belki de yeni bir Daredevil için henüz erken olduğuna karar vermelerinin bir sebebi de buydu. Sonuç olarak Elektra fazla keyif vermedi belki ama kimsenin dilini de yakmadı.

 

Nick Fury: Agent of Shield (1998)

Şu sıralar Samuel Jackson’ın suretinde, perdeye arz-ı endam buyuran Fury’nin, solo kariyeri de, hemen hemen Steel ile aynı kaderi paylaşmaktadır. Ancak hafızamızın derinliklerini hatır hatır kazıdığımızda ortaya çıkar Fury’nin tek kişilik  macerası!

Yapım yılı 1998 olmasına rağmen, garip bir biçimde aradan bir milyon yıl geçtiğine inandığımız Nick Fury: Agent Of The Shield, yine dönemine göre fazla risk taşıyan bir proje değildir ki, en büyük risk David Hasselhoff’un kendisini rezil etme arzusuydu diyecek acımasızlığı bile gösterebiliriz. Yanlış anlaşılmasın! Hasselhoff, fiziğine cuk oturan bir Nick Fury portresi çizmişti çizmesine ama geri kalan her şey tepetaklaktı!

Yine de filmin bir TV projesi olduğunu, fakat çizgi roman takipçileri tarafından DVD piyasasında keşfedildiğini not düşmek gerekir. Söz konusu dönem doksanların sonu olduğundan, Nick Furry’nin nasıl bir oldu bitti karmaşasına kurban gittiğini de tahmin edersiniz sanırım. Filmde neresinden tutsak elimizde kalacak olan güdüklükler, burada sayılamayacak kadar fazla. Bu karmaşanın içerisinde, zaten muğlaklıkların adamı olan Fury’nin ya da S.H.I.E.L.D.’ın layıkıyla kendine yer bulamamış olması, filmin dezavantajları arasında en “göze batmayan” unsurlar. Gözü gönlü S.H.I.E.L.D. ile köküne kadar açılsın isteyenler şimdilik The Avengers ile idare edecekler. Lakin Nick Fury’i baskın bir şekilde perdede görebilmek için bir müddet daha bekleyeceğiz.

 

Ghost Rider: Spirit of Vengeance (2011)

Mark Steven Johnson, Daredevil ile birlikte, vasat çizgi uyarlama üreticisi armasını göğsüne takmıştı. Elektra’nın senaryosunda da parmağı olan Johnson, ilk Ghost Rider filmini de yöneterek, vasat uyarlama listesini kalabalıklaştırmayı başardı. When In Rome ile de, vasat çizgi uyarlama iddiasını, vasat seyirlikler adı altında genişleterek yola devam etmeyi tercih etti.

Ghost Rider’ın, ilk beyazperde randevusu, vasat olsa da kimilerine göre pek kötü değildi. Nicholas Cage’in saç ekimi izleyiciyi tatlı tatlı sırıtsa ya da Ghost Rider kil hamurundan yapılmış gibi dursa da, kendine has bir hayran kitlesi edindiği bile söylenebilirdi. Gel gelelim Crank ve Gamer gibisinden sert aksiyon filmlerinin altını imzasını çakan, Nevedine ve Taylor ikilisi, Ghost Rider’ın devam filmini gerçek manada bir kim kime, dum duma silsilesine çevirmeyi başardı.

Gariptir, karşımızda, teknik anlamda kendini revize etmiş bir sürücü bulunuyordu. Alevden zarar görmeyen meşin ceket ya da kil hamuruna benzeyen iskelet tarih olmuş, görsel olarak bizi keyiflendiren bir Ghost Rider çıkmıştı ortaya. Fakat adrenalin fabrikası aksiyonlara imza atmış Nevedine ve Taylor ikilisinin, filmin dövüş sahnelerini ucubik birer “grafik şova ” dönüştürmesi, sayılabilecek tonlarca eksinin en önemlisiydi. Nicholas Cage’in sinirleri geren performansı, Ghost Rider’ın saçma sapan tripleri ile rahatlıkla yarışırdı. Fakat yine de Nicholas Cage’in günlük saç ektirme sevdasından vaz geçmiş olmasını görmezden gelmemek ve filmin artı hanesine eklemek lazım.

 

Conan the Barbarian (2011)

Öyle sanıyorum ki çok az çizgi roman takipçisi, Conan’ı es geçme dalaletinde bulunmuştur hayatı boyunca. Nitekim, kas yığını Kimmeryalı ve onun nev-i şahsına münhasır deli cesareti, her okuyucuda farklı bir karşılık bulmuştur. Conan’ı severiz, zaman zaman aşıp giden öz güveni sayesinde saçımızı başımızı yolarız hatta ve hatta, onun şeytan tüyü dikilmiş talihini kıskanırız!

Tabi, Conan bizim jenerasyonumuz için, video sektörünün de vaz geçilmezlerinden biridir. Sayısız defa izlediğimiz Conan The Barbarian ve Conan The Destroyer, en keyifli çocukluk alışkanlığımız olmuşlardır. Vaziyet bu olunca, gözlerimiz, aslında fazlasıyla “sevimli” bir Conan olan Arnold Schwarzenegger’i arıyor diye de suçlanmamamız lazım!

Fakat genel görüşün aksine Jason Momoa’nın, yeni nesil Conan için biçilmiş kaftan olduğunu düşünenlerdenim… En azıdan fiziken… Fakat gelin görün ki, karşımızda, Kimmeryalı Barbar’ın en silik ve en edilgen hali duruyor. Tabi filmin listeye girmesinin sebebi bu değil! Zaten bayıltıcı bir klişe örneği olan intikam öyküsü ve bilmem kaç parçası bir araya geldiğinde dünyaya hükmetmeyi sağlayacak kutsal zımbırtı klişesi, uykunuzu getiriyor ister istemez. Bir de ana karakterin ailesinin hunharca katledilme durumu var ki, vahameti tartışma kabul etmez. Bir iki patlama çatlama, üç beş tekme yumruk görme arzumuz, kesilmiş buruna sokulan 2 parmak ile engelleniyor. Eeee, hal böyle olunca geriye ne kalıyor?

 

Catwoman (2004)

Bir sene oscarı kucaklayıp, sonraki yıllarda suratına ahududu fırlatılan oyunculara alışmıştık da, bu mertebeye Halle Berry kadar hızlı ulaşan bir oyuncu ile karşılaşmış mıydık inanın hatırlamıyorum.  Üstelik Catwoman için “o kadar kötü ki ….“ kalıplarının hiç birini kullanamıyor olmamız, kötüler içerisinde bile en bahtsız örneklerden biri olduğunu gösteriyor!

Vidocq ile dikkatleri üzerine çeken ve gereğinden fazla abartılan Pitof, Catwoman’dan beri sessizliğe büründü adeta! Tabi kendi başını yakmış olması bir yana Halle Berry’nin fazlasıyla parlak görünen kariyerine de biraz biraz çomak soktu.

Zaten bir önceki filmi Gothika ile yerden yere vurulan güzel oyuncu, o zamandan bu yana pek çok vasat filmin arasına ancak Things We Lost in the Fire gibi dikkate değer bir yapım sıkıştırabildi. Zaten Miki Mouse’u andıran abidik gubidik bir Catwoman kostümünün peydah edeceği uğursuzluğu gözden kaçırmak, en büyük hatalardan biri gibi gözüküyor. Kostüm laneti her ne kadar Geoge Clooney’i es geçmiş görünse bile Chris O’Donnel ve Alicia Silverstone’un da en büyük dertlerinden biri olmuştu ne de olsa!

Neyse ki biz aciz izleyiciler, Catwoman’ı unutamasak da, kendisini Storm olarak hatırlamayı tercih edecek kadar vefa sahibiydik!

Gösterime girdiği ilk günden beri Catwomenizer’lar tarafından hunharca yerden yere vurulmasına rağmen yüksek ihtimalle Elektra projesine ilham kaynağı olduğu da söylenebilir. Garip!

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

5 Yorumlar

  1. Olmuş liste :)

  2. Batman Forever ve Batman and Robin filmlerini hazırladığım Batman Filmleri Serisine eklememiştim.Öyle ki o koleksiyonda Batman çizgi filmlerinden ilk yapılan ve aşırı absürt Batman ve Robin dizisi bile var.

  3. Sanırım Batman ve Robin filmini seven tek kişi benim. Ne zaman tvde çıksa izlemeye çalışırım ve beğenirim de, bana eğlenceli geliyor. Özellikle filmin sonlarına doğru giydikleri beyaz ksotümler. :D

  4. Thor da bu listeye dahil edilebilir.

  5. Batman & Robin’in izlenebilecek tek yanı, Uma Thurman’ın çekici ve bağlayıcı rolüydü. Posion Ivy gibi fettanların fettanı bir çizgi roman karakteri daha iyi canlandırılamazdı. Schwarzenegger ve Clooney’in oyunculuklarının gözümde sarsıldığı filmdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: