Top 10: En Kötü Video Oyun Uyarlamaları

Sinema Tarihinin En Kötü Video Oyun Uyarlamaları

Sinema ve video oyunlar arasındaki iş birliği, doksanlı yılların sonuna kadar, blockbuster filmlerin, ortalamanın altında seyreden video oyun çıkartmalarından ibaretti. Fakat video oyun sektöründeki akıl almaz büyüme sebebi ile, bu iş birliği tam tersi şekilde gelişmeye başladı.

Artık, video oyunlarının arkasında ciddi sanat yönetim ekipleri ve kalemi fazlasıyla kuvvetli senaryo grupları vardı. En basit ve en yakın tarihli örnek olarak Mass Effect serisini, 7 Sezon hiç aksamadan sürüp gidecek bir televizyon dizisi olarak düşünebilecek olmamız, bu gelişimin en gözle görülür kanıtıdır.

Ne var ki, diziler ve video oyunlar zamanla sinematik estetiğe kavuşmalarına rağmen, yüz milyonlarca dolar harcanan blockbusterlar, midemizi ekşitmek ve göz zevkimizi sığlaştırmak dışında, hiç bir şey sunmamaya başladılar bizlere…

Doksanlı yıllarla birlikte ivme kazanan video oyun uyarlamaları, şu sıralar, Hollywood’un bütçe konusunda fazlasıyla hoyrat davrandığı çizgi roman uyarlamaları ve yeniden çevrimler ile birlikte en çok şans tanınan tür oldu. Gel gelelim video oyun uyarlamaları da, tıpkı edebiyat uyarlamaları gibi -hatta daha fazla- risk taşıyan bir türdü. Karşımızda zaten güçlü sinematikleri ve oturmuş karakterleri olan bir materyal var. Ortalama süresi 12 saat olan bir oyunu 1.5 – 2 saatlik bir seyirliğe indirgemek ve bunu yaparken de oyunun kimyasını bozmamak pek de mümkün değil tabi!

Fakat bu risklerin altından alternatif karakter çözümleri ile kalkmaya çalışan Resident Evil gibi yapımlar ya da meseleye tamamen sadık kalmaya “çalışan” Tomb Raider gibisinden deli fişekler dışında, türü tamamen sömürüp, seyircinin üç kuruşunu cebellezi etmek adına yola çıkmış uyarlamalar da var. İşte yazımızın konusu o meşhur uyarlamalar!

FAR CRY / UWE BOLL / 2008

Nerede boynu bükük ve berbat bir video oyunu uyarlaması görürseniz, işte orada Boll’un parmağının işe battığını düşünebilirsiniz. Zira kendisinin video oyun vukuatları sadece Far Cry ile bitmiyor. Hatta ve hatta bu listenin yarısının kendisine adandığını söyleyebilirim (bi noktadan sonra sırf Boll üzerine bir liste olduğu izlenimine kapıldığımdan kelli, bazı filmlerini elemek zorunda kaldığımı da belirtmeliyim)

Kendisinin ilk vukuatının Far Cry olmadığını söylemiştim. Video mecrasında da git gide kaybeden bir seri olan Alone In The Dark’ın ötenazisini yapmakla birlikte, Bloodrayne, House Of The Dead ve bir Dungeon Siege öyküsü (olduğu iddia edilen) In The Name Of The King, kendisinin en bilindik leşleri. Yine de baştan aşağı abzürtlükler komedyası olan Postal’ı listenin dışında tutuyorum zira kendisi kötüler arasında gerçek bir cevher ve pek çok açıdan video oyunun ruhuna da fazlasıyla sadık bir trash film örneği!

Far Cry’a gelecek olursak, Ubisoft’un 2004 tarihli bu harikulade oyununun, Uwe Boll tarafından beyazperdeye aktarıldığından, oyunu sevenlerin büyük bir kısmının hala haberi bile yok! Olmasın zaten! Nitekim sınırsız bir gerilime kapı açan bir FPS resitalinin, böylesine komik bir uyarlama ile izleyiciyi selamlamasının sebeplerini araştırma zahmetine girmek bile ömrünüzden rahat bir kaç seneyi koparıp götürür.

Uwe Boll’ün bir diğer esrarı da, böylesine saçma projelerde, birbirinden ünlü ve kıdemli isimlere yer verebilmesi. Jason Statham’lar, Michelle Rodriguez’ler, Ben Kingsey’ler, Michael Madsen’ler… Nasıl oluyorsa ipleri kendisine hiç üşenmeden teslim edebiliyorlar. Neyse Far Cry’ın tek gazisi Til Schweiger… Çabuk unutulan bir film olması da bu açıdan fazlasıyla yaradı kendisine!

TEKKEN / DWIGHT H. LITTLE / 2010

Öyle sanıyorum ki Tekken, hayatım boyunca takip ettiğim (ve nefesim yettiğince de edeceğim) en uzun soluklu arcade oyun olma özelliğine sahip. İlk okul yıllarımda cepteki harçlığımın tamamını baydığım arcade salonlarında başlayan bu macera, verisyonu üçü bulan Playstation konsollarının önündeki koltukta  da devam ettiğine göre, bu seriye karşı biraz duygusal davranmamın da garipsenecek bir tarafı olmaz…

Olmaz da… Yıllardır “ha çekildi ha çekilecek” diye geyikler döndürülen, karakterleri kimlerin canlandıracağına dair rüya takımlar çıkarılan bir serinin, böylesine sabun köpüğü bir ambalajla görücüye çıkması da neyin nesiydi böyle?

Seksenli yıllara duyulan özlemi anlıyorum ama Tekken daha ziyade doksanlarda peydah olmuş üçüncü sınıf bir video filminin gereksiz bir kopyasından ibaret! Tamam filmde bir King, bir Jack yok, anlayabiliyorum ama doğru düzgün bir hikayenin bile olmaması?

Yinede yönetmen Little’ın hakkını yemeyelim, Raven, Yoshimitsu, Brain ve Eddie Gordo gibi yan karakterlerin görsel tasarımının üzerine fazla düşmüş. Ama hem ana karakterleri işleyişi hem de toplamda altı oyunu birbirine katıp çorba yapma girişimi, daha öncesinden Street Fighter ile yaşadığımız o “dövüş oyunu duyarsızlığı” nın bir benzerini -hem de neredeyse yirmi yıl sonra- yaşamamızı sağladı.

Bir yıl sonra gelen ve tamamı video görseline dayalı animasyondan oluşan Tekken : Blood Vengeance’ın da akibetinin çok farklı olduğunu söyleyemeyiz. Sanırım, bölüm sonu canavarının ardından izlediğimiz videolar, hali hazırda ihtiyacımız olan tek şey! Fazlasına lüzum yok!

BLOODRAYNE / UWE BOLL / 2005

Biliyorum bunu söylemek biraz yakışıksız ama karşınızda “sinema tarihinin en kötü kült filmi” olarak ilerleyen yıllarda Troll’ü tamamen unutturacak bir film duruyor. Üstelik kadrodaki Kristianna Loken, Micheal Madsen, Udo Kier, Michelle Rodriguez, Ben Kingsey ve Billy Zane gibi isimlerin toplu intiharına sebebiyet verebilecek bir müşküllükle!

Bir film ne kadar kötü olabilir? sorusuna verilebilecek en okkalı cevap olan Bloodrayne, bir sinefilin sabır testi olarak da kesinlikle görülmesi gereken bir film.

Diğer yandan, Bloodrayne’in de çok katmanlı bir video oyun olmadığını düşünenlerdenim. Ama Uwe Boll’un böyle sıradan bir oyuna baltayla, sopayla girişmesi, ön görülenin de üzerinde bir hayal kırıklığı doğurdu. Bütün bunlara rağmen Boll ilk filmin ultra başarısızlığından yılmadı ve seriye en az ilki kadar berbat iki devam filmi daha eklemekte gecikmedi. Neyse ki Kristianna Loken’in bütün güzelliğine rağmen, saçma sapan bir Rayne tasviri çizmesinin ardından Natassia Malthe gibisinden, kötü video filmlerinde oynama konusunda uzman (Dead Or Alive, Alone In The Dark II) bir hatunla çalıştı da, Loken daha fazla kan revan içinde kalmadı!

DOA: DEAD OR ALIVE / COREY YUEN / 2006

Artık kanıtlanmış bir gerçek ki, arcade dövüş oyunu uyarlamaları gerçekten de rezalet oluyor!

Ama bir de Dead Or Alive gibisinden, sadece hatunların seksiliğinden medet umanların durumu var ki, bizleri oturup hüngür hüngür ağlatmazsa ayıp olur!

The Master, The Defender, The Enforcer ve The Transporter (!!!) gibisinden filmlerden aşina olduğumuz Yuen, böyle sabun köpüğü bir dövüş filmi için düşünülecek en iyi isimlerden biri kuşkusuz.

Ama Holly Valance’ın popülaritesinden, Jaime Pressly’nin kokoşluğundan, Devon Aoki’nin saldırgan çekiciliğinden medet uman bir film Dead Or Alive… “E daha ne olsun?” diyenler için de kaçırılmayacak bir fırsat tabi!

ALONE IN THE DARK / UWE BOLL / 2005

Eveeeeeeeeeeeeet. Yine Uwe Boll ve yine çöküp gitmiş bir gençlik hayali! Hadi Bloodrayne sıradan ve sığ bir oyundu, hadi Far Cry bütün özgür yapısına rağmen sadece bir FPS’ydi… House Of Dead’in de durumu malum da… Alone ın The Dark’ın suçu neydi? Video oyun sektöründe iyice düşen çıtası mı?

2001 yapımı Alone In The Dark’ın atmosferi, bu gün hem video hem de sinema sektöründe taklit edilen bir referanstı kuşkusuz. Gelişen trentlere rağmen Alone In The Dark, iç karartıcı atmosferi ile pek çok ardılına ilham kaynağı olmuş bir oyundur. Ne var ki adamımız Edward Carnby’nin yıldızı, serinin devam oyunlarında da aynı şekilde parlayamadı. Hatta PS2 konsoluna gelen tazeleme de, yeni ve güçlü korku – gerilim oyunlarının fazlasıyla gerisinde kalıyordu.

2005 yılında, Alone In The Dark’ın yaşam destek ünitesinden fişi de Boll tarafından çekilmiş oldu. Üstelik kadroda Christian Slather, Tara Reid, Stephen Dorf gibi oyuncuların oldu bir başka multi kötü film ile! Bu dakikadan itibaren de Boll’un yapmaya çalıştığı şeyin tamamen orijinal olabileceği fikri peydah oldu. Aslında Boll, milyon dolarları görmeden yataktan kalkmayacak isimleri, bu kötü video uyarlamaları ile çamura buluyor, onları silkeleyip tokatlıyor ve bundan da tarifi imkansız  bir keyif alıy… Yok yok… Düpedüz yalan tabi bu!

MAX PAYNE / JOHN MOORE / 2008

Aslında Uwe Boll’ün şaheserleri dururken, Max Payne’e listede yer vermek ne kadar adaletli ona da emin değilim! Ama Yine de, Nocturne’dan beri belki de video oyun sektöründeki en detaylı işlenmiş noir hikayenin bu kadar üstün körü bir şekilde beyazperdeye aksetmesi de ilgi çekici bir taraftan.

Belki de Wahlberg’in “ilk defa kendimi bu kadar yakın bulduğum bir karaktere hayat verdim” gibisinden demeçler ile, Payne’i şişirmesinin de bunda payı büyüktür. Neticede ortalama aksiyon (ve The Omen ile birlikte ortalama gerilim) filmlerinin yönetmeni Moore’un da elinden gelecek fazla bir şey yok! Beau Thorne’un kalemi de sıradan bir intikam öyküsü ile harmanlanmış, ancak ekranın sol üst köşesinden ufak bir nanik çekecek saykodelik karışımdan ibaret. Dolayısı ile Sam Lake’in hikayesindeki incelikleri filmde bulabilmek pek de mümkün değil!

İşin kötü tarafı şu ki, hem bir anti kahraman olarak Payne (Mark Wahlberg’in suretine rağmen) karizmatik durmaktan çok uzakta hem de onun başına ekşiyen birbirinden sağlam kötü karakterlerden eser yok filmde! Jack Lupino ise, alelade eklenmiş bir psikopat gibi duruyor sadece!

DOUBLE DRAGON / JAMES YUKICH / 1994

VHS’sini en çok kiraladığım filmlerden birini bu listeye koymak her ne kadar içimi acıtsa da, Double Dragon en fiyakalı kötüleri arasındadır bu listenin. Çok renkli oyunun, çok renkli uyarlamasıdır ve işin garibi zaten kötüler kötüsü bir arcade oyunundan peydah olmuştur. Bu bağlamda Double Dragon için “kötü bir uyarlama” demek ne kadar doğru, işte orası tartışmaya açık. Dahası bize Mark Dacascos’u tanıtmış ve Robert Patrick’i alışılanın dışında bir tiple karşımıza koymuş bir filmden bahsediyoruz burada.

Tek başına iyi birer dövüşçü olan Jimmy ve Billy kardeşlerin, birleştirdiklerinde yenilmez olmalarını sağlayan bir tılsımla kötüleri çatara patara dövmesi üzerine kurulu bir filme de, gereğinden fazla hallenmemek lazım tabi!

Bilmeyenler için özet geçmek gerekirse; günümüzde Conan gibi çizgi roman uyarlamalarının da kullanmaktan vazgeçmediği bir klişe üzerine kuruludur koca bir film. Lee kardeşler bir tılsım bulmuşlardır. Bu tılsım, bir bütünün diğer parçasıdır aslında. Tabi tılsımın diğeri  Shuko adındaki bir manyağın elindedir. Diğer yarısını da ele geçirip dünyaya hükmetmek gibisinden sıkıcı bir plana sahip olan Shuko (şükür ki) bizim renkli kostüm düşkünü kardeşler tarafından al aşağı edilir… Çocukluğunu doksanlı yıllarda yaşamış bir nesil için en keyifli kötü filmlerden biridir!

STREET FIGHTER / STEVEN E. DE SOUZA / 1994

Doksanlı yılların ilk yarısı, arcade dövüş oyunu uyarlamaları için resmi geçit niteliği taşımıştır adeta! Önce Double Dragon ve Street Fighter (ki ülkemizde Özgürlük Savaşçıları adıyla gösterilmiştir) sonrasında ise Mortal Kombat

Yine filmdeki karakterlerin oyundaki ile pek alakası olmadığı bir uyarlama vardır karşımızda. Büyük ölçüde Jean Claude Van Damme’ın popülaritesinden medet uman (ki o dönemde ülkemizde de dövüş sanatları dergileri fazlasıyla revaçtaydı) film, en azından, yıllar yılı kafalarında Street Fighter senaryoları yazan arcade severlerin pek çoğunun kişisel öyküsüne karşılık geliyordu.

Bison, Guile, Chun Li, Dhalsim, Sagat, Ryu, Ken, Balrog, Honda, Vega, Zangief ve Blanka gibi Street Fighter gediklilerinin yanı sıra Dee Jay, Cammy ve T. Hawk gibisinden isimleri de barındırıyordu film. Bu bakımdan en kalabalık arcade uyarlamalarından biriydi. Fakat bütün bu kalabalık, filme çok garip biçimde serpiştirilmişti. Chun Li’nin bir muhabir, Honda’nın ise kameraman olarak eklendiği bir ekipten söz ediyoruz!

Yine de karakterlerin ard arda arz-ı endam buyurması bile arcade severler için nimetti. Hikayesinin ne olduğu bilinmeyen bir dövüş oyununun, kanlı canlı bir şekilde karşımıza çıkmasının bile garipsendiği bir dönemden söz ettiğimiz düşünülecek olursa…

Filmin en önemli özelliği Raul Julia’yı -Down Came a Blackbird adındaki TV projesini saymazsak- son görüşümüz olmasıdır. Bunun dışında kadroda Kylie Minogue’u barındırması da es geçilmemesi gereken niteliksiz bilgilerden biridir.

Bir de 2009 tarihli Street Fighter : The Legend of Chun-Li vardır ki, başlı başına bir video film katliamıdır kendisi! Öyle ki, Chun Li’nin “efsanesi” sayesinde, ilk Street Fighter filmini mumla aradık mı? Aradık!

SUPER MARIO BROS / ANNABEL JANKEL – ROCKY MORTON / 1993

Doksanlı yıllarda kuşkusuz televizyon piyasasının vaz geçilmezlerinden biriydi Mario kardeşler. Bir dönem neredeyse Nintendo’nun nefes alma sebebiydi diyebiliriz. Nasıl bir saykodelik zihnin ürünü olduğu ise hala kafaları kurcalamaktadır.

Tabi doksanlı yıllar 1.000.000 adet oyunlu alternatif konsolların hayatımıza girerek Nintendo ve Sega’nın tek elinin de biraz biraz kırılmasına sebebiyet vermiştir (en azından ülkemizde). Bu sebeple akranlarım, daha önce televizyon ekranından telefon tuşlayarak oynadıkları bu garabet oyunu evlerinden içeri sokma şansına da eriştiler.

Ayrıca televizyon şovu ve çizgi filmleri de bulunan Mario, bu gün hala en çok bilinen video oyun ikonlarından biridir. Bir de onun kardeşi Luigi’de işin içine eklendiğinde ortaya takım çalışması çıkar. “Prenses” diye habire mantar kurtardığımız bu platform oyununun sinema çıkartması -gariptir- Total Recall ya da Barb Wire gibisinden bir evrene sahiptir. Bob Hoskins’i Mario rolünde izlediğimiz filmde belki de akranlarım John Leguizamo ile ilk defa tanışırlar. Filmin kötü adamı ise Dennis Hopper’dır.

Tabi Double Dragon’daki sorunsal burada da mevcut. Bir muslukçunun, musluk borularında seyahat ederek alternatif bir evrene geçiş yaptığı, envai çeşit börtü böcekle kavgaya tutuştuğu bir hikaye, hiç kuşkusuz yuvarlak hatlardan taviz vermeyen bir çizgi film ya da 8 bit bir oyun için katlanılabilirdir. Ama bu öyküye sadık kalarak bir de ciddi ciddi atmosfere büründürmek, hem deli cesareti isteyen hem de gülünecek bir iş. Filmin afişine “Bu bir oyun değil” yazmasını bilen yapımcılar, keşke uygulamada da bu düstura sadık kalsalarmış!

IN THE NAME OF THE KING / UWE BOLL / 2007

Burada aslında büyük bir çekişme söz konusuydu. Malum Uwe Boll’ün listeye girişini kısıtlamak için In The Name Of The King ya da House Of The Dead arasında seçim yapmam gerekti. ama gelin görün kü bir Dungeon Siege hikayesi olan (?) In The Name Of The King fazlasıyla baskın çıktı!

Akılları donduracak kadar kötü bir film olması dışında, In The Name Of The King’de de malumunuz 60 milyon dolar bütçe ve Jason Statham, Leelee Sobieski, John Rhys-Davies, Ron Perlman, Ray Liotta, Burt Reynolds gibi birbirinden ünlü isimler yer alıyor. Statham gibisinden deli fişek bir aksiyon yıldızının, ışık hızında çiftçilikten ultra süper şövalyeliğe terfi ettiği bu film, Boll ile neredeyse özdeşleşmiş bir yapımdır.

Tabi Boll’un en önemli özelliği sadece korkunç bütçelere sahip, ekseriyette iyi oyuncuları maskara ettiği  kötü video uyarlamaları çekmek değil. Bu filmleri bir seriye dönüştürmekten de geri durmamak değil mi? Geçtiğimiz yıl gelen devam filmi Two Words’de ise biraz daha insaflı davranıp sadece Dolph Lundgren’i feda etmekle yetinmesi de gözlerimizi yaşartmadı dersek yalan olur tabi!

3 Yorumlar

  1. listedeki tek itirazım double dragon o kadar kötü ki çok ‘iyi’

  2. bunlara eklenecek daha var ama beni hayal kırıklığına uğratan arcade oyun salonlarının vazgeçilmez oyunu king of fighter serisinin filmi oldu. Ayrıca bence uyarlamalar olmazasa daha iyi,kitap uyarlaması oyun uyarlaması yapılmasın insanların hayalleri yıkılmasın yapacaksanızda orjinal hikayeye sadık kalınsın. yok kardeşim ben bunun filmini çekerim diyeceklerse hiç değilse fanlarından destek alınsın

  3. double dragon resmen harcanmış bu listede. hem oyunu hem filmiyle gerçekten iyi bir arcadedir. kaç jeton harcamışlığım var. diğer kötünün kötüsü filmler arasında yeri olmamalıydı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: