T2 Trainspotting ve Kafası Güzel Filmler

1970’lerden beri uyuşturucu ile mücadele devam ediyor. Özellikle Netflix’de bulacağınız 13th belgeselini ya da Youtube’da Adam Ruins Everything’i izlerseniz aslında uyuşturucunun neden bir sağlık sorunu olarak değil de kriminal bir suç olarak ele alınıp milyonlarca insanın ufak çaplı uyuşturucular bulundurmaktan hapishanelere düştüğünü daha iyi anlarsınız. Yavaş yavaş tıbbi gerekçelerle Amerika’da ve Avrupa’da bu akım tersine dönmüyor da değil. Bunda belki de filmlerdeki uyuşturucuya bakıştaki değişimin de bir rolü vardır. Özellikle bir alt tür olarak görülen “stoner filmler” genellikle kara mizah ile uyuşturucu müptelalarının başından geçen komik ama tehlikeli maceraları anlatır. Bu tarzda görebileceğimiz filmleri listelemeden önce bu tehlikeli konuya girmemize neden olan T2 Trainspotting’e bir göz atalım.

Danny Boyle’un 1996 tarihli Trainspotting’i İngiliz bağımsız sinemasının doksanlardaki şahlanışına neden olan önemli yapımlardan biridir. Renton (Ewan McGregor) ve arkadaşlarının kaybedilmiş gençliklerini konu alan yapım, bizim de gençliğimizin kültlerinden biri olmuştur. Edinburghlu Renton’un uyuşturucu ve çevresi ile olan problemleri kara mizah ve Boyle’un daha o zamandan kendini belli eden sinema diliyle anlatıldığı film Irvine Welsh’ın romanından uyarlanmıştır. Trainspotting uzun yıllar gençlerin favori filmlerinden biri olarak kalacaktır.

O zamanların üzerinden 20 yıl geçer ve ekip tekrar toplanır. Neden şimdi? Neden yeni bir film? Boyle gibi her projesinde risk almayı seven ve türler arası çalışan bir yönetmenin yirmi yıl önce büyük bir başarı ile kotardığı işi tekrar çekmesi ilginç. Tabi hem Ewan McGregor, Ewen Bremner, Jonny Lee Miller gibi oyuncular hem de Danny Boyle için Trainspotting kariyerlerinde attıkları ilk büyük adım olarak görülebilir ve ekibin bir saygı duruşunda olduğunu söyleyebiliriz.

Kısaca T2 Trainspotting ilk filmden yirmi yıl sonrasında geçiyor. Mark Renton ilk filmin unutulmaz açılış sahnesindeki gibi koşuyor. Hatırlayanınız vardır, arkasında bir polis gücü, kulaklarda Iggy Pop’un müthiş şarkısı Lust for Life, üstünde “Choose Life” yazan tişörtü. Ancak Renton bu sefer bir spor salonunda koşuyor. Daha bu sahneden Renton’daki değişimi anlıyoruz. Renton kendisine iyi bir yaşam kurmuş, uyuşturucudan ve eski dostlarından uzak durmayı başarmıştır.

Ancak Renton, İskoçya’ya geri dönerek eski ekibi Sick Boy, Spud ve Begbie’yi bulur. Ancak Edinburgh’u birbirine katan gençler artık orta yaşlarını geride bırakırken kaybeden olmaya devam etmektedirler. Renton’un eski dostlarını arayışı ve hayatını sorgulamasını konu alan ikinci film büyük abisi kadar vurucu bir film olmasa da gerek nostaljik tadı, gerekse sevdiğimiz ruhu tekrar gözler önüne sermesi ile ilk filmin gölgesinde kalmaktan kurtulmayı başarıyor. Ancak gene de sanki aynı filmin bir tekrarını ya da yeniden çevrimini seyrediyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz. Bu duyguyu en son yeni Star Wars’larda da hissetmiştim. Ama tabi T2’ye o kadar da haksızlık yapmak istemem. Bana daha çok eskiden gittiğimiz yazlığımız Kumburgaz’a on sene sonra gidip gezerken hissettiğim duyguyu verdi. Sokaklar aynı ama yıpranmış, sahil kirli ama hala çocukluğumdaki kadar güzel.

Sonuçta eski seyircisinin zaten mutlaka seyredeceği, yeni gençliğin ise aile büyüklerinden duyup bildiği bu kült yapımın ikinci filmine kayıtsız kalmayacağını düşünürsek gişede de başarılı olacak bir film olacağını söyleyebiliriz.

Şimdi gelin Stoner Filmler olarak listeleyebileceğimiz eğlenceli, kafası güzel filmlere şöyle bir göz atalım.

The Big Lebowski (1998)

Jeff Bridges’ın kült karakteri Jeff “The Dude” Lebowski, bowling ve marijuana dışında hayattan bir beklentisi olmayan kendi halinde bir adamdır. Hayatı bir isim benzerliğinden dolayı değişir. Milyoner Jeffrey Lebowski (David Huddleston) kendisini kaçırılan karısını kurtarmak için tutar ve kara mizah bir anda gelişir. Coen Kardeşlerin en esrarlı işlerinden olan filmin özellikle The Dude’un bowling düşlerinde kaybolduğu sahneleri hafızalardan çıkmaz.

Pulp Fiction (1994)

Eroinin filmin ana oyuncularından biri olduğu Pulp Fiction sinemayı değiştiren aykırı yapımlardan biriydi. Quentin Tarantino’nun ilk büyük başarılarından biri olan Pulp Fiction’da Vincent Vega’nın (John Travolta) Mia Wallace (Uma Thurman) ile geçirdiği gece güzel bir şekilde geçerken torbacısından aldığı eroin Mia tarafından sömürülünce başı büyük bir belaya girer. Vega’nın Mia’yı kurtarmaya çalıştığı sahne klasikler arasında yerini almıştır.

Dazed and Confused (1993)

Richard Linklater’ın yazıp yönettiği gençlik filmi Dazed and Confused, 1976 yılında gençlerin okul bitimini sıkı bir parti ile kutlamasını anlatır. Matthew McConaughey’nin ilk büyük çıkışlarından olan yapım, oynadığı kafası güzel David Wooderson rolündeki karizması ile büyük bir oyuncu olma yolunda emin adımlarla ilerlemesini sağlar.

Fear and Loathing in Las Vegas (1998)

Terry Gilliam’ın önemli filmlerinden Fear and Loathing in Las Vegas, Hunter S. Thompson’ın yarı otobiyografik romanından uyarlanmıştır. Raoul Duke (Johnny Depp) ve Dr. Gonzo’nun (Benicio del Toro) uyuşturucu kafası ile yaşadıklarını konu alan yapım doksan sonlarının son iyi filmlerinden biri olmayı başarır.

Clerks (1994)

Kevin Smith’in yazıp yönettiği Clerks, Dante Hicks (Brian O’Halloran) ve Randal Graves’in (Jeff Anderson) tezgahtarlık yaptığı Quick Stop’ta geçer. Smith’in kara mizahının ilk taşlarından biri olan Clerks, özellikle mağaza önündeki torbacılar Jay (Jason Mewes) ve Silent Bob’u (Kevin Smith) seyirciye tanıştırarak Smith’in sonraki filmlerine de bir bağ oluşturur ve kült bir ikili yaratır.

Friday (1995)

Friday, 16 saatlik bir sürede geçerken Craig Jones (Ice Cube) ve Smokey’nin (Chris Tucker) çevresinde gelişir ve ilerleyen yıllarda klasik bir seri olur. Smokey’nin uyuşturucu baronu Big Worm’a (Faizon Love) olan 200 dolar borcu ödeme çabasını anlatan film siyah komedileri arasında sarsılmaz bir yere oturur.

Harold and Kumar Go to White Castle (2004)

Her daim uyuşturucu kafasında yaşayan Harold (John Cho) ve Kumar’ın (Kal Penn) ilk filminde Neil Patrick Harris ile çıktıkları yolculuk konu edilmektedir. İlerleyen yıllarda bir üçleme olarak devam eden yapım klasik uyuşturucu kafası mizahını iyi kullanan yapımlardan biri olur.

Super High Me (2007)

Morgan Spurlock’ın Super-Size Me’sinden etkilenen belgeselde Doug Benson ot ile 30 gün geçirerek vücudundaki etkilerini inceler. İşin ilginci(!) kullandığı madde sağlığında bir değişime yol açmaz ve fast food’dan daha tehlikesiz bulunur.

Pineapple Express (2008)

Hollywood’un ünlü ot destekçilerinden Seth Rogen’ın dostu James Franco ile birlikte yol aldığı bu klasik komedide Dale Denton ve torbacısı Saul Silver yanlış zamanda yanlış yerde bulunarak bir uyuşturucu baronunun ölümüne şahit olurlar. Kaçarlarken arkalarında bıraktıkları iz kötü adamların onları bulmalarına yol açacaktır.

Ted (2012)

Seth MacFarlane’in yönettiği, John Bennett’in (Mark Wahlberg) çocukluk dostu, canlı bir oyuncak ayıyı konu alan yapımda Ted’i MacFarlane seslendirmektedir. Ted’in canlanması ülkede uzun süre haber olmuş olsa da zaman geçtikçe Ted’in ahlaksız tavırları ve uyuşturucuya düşkünlüğü can dostu John’la olan ilişkilerini etkileyecektir. Ted’i modern bir pinokyo hikayesi olarak değerlendirebiliriz.

Masis Üşenmez

Not: Bu yazı ilk defa Cinedergi Mayıs 2017 sayısında yayınlanmıştır.

Loading...

Yazar hakkında: Masis Üşenmez

1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. 2006 yılında "Öteki Sinema" kadrosuna katılır ve sitenin gelişiminde önemli rol üstlenir. Halen Öteki Sinema'da editörlük ve Cinedergi'de yazarlık yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir