Transformers: The Last Knight / Son Şövalye (2017)

Dört gözle beklediğim Armageddon geldiğinde şoke olmuştum. The Rock (Kaya) gibi bir aksiyon festivalini çekmiş olan Michael Bay’in yönettiği film bu denli aptalca olamazdı. Fakat Bay, filmografisi ilerledikçe çok daha beter işlere imza atıp The Rock’ın kredisini kısa sürede tüketecekti. Hatta Bay’in çizgisine göre biraz liberal kalan The Island (Ada) hariç, bütün filmleri aynı tornadan çıkmış gibi duracaktı: Bay’in politik (Demokratlara laf sokup Cumhuriyetçiler’i övme) ve cinsel (obje haline getirilen çıtır kızlar, hatta yer yer pedofili mesajları) fantezilerini dışa vurduğu, bol patlamalı, az anlatımlı, farklı ırk, inanç ve yönelimlere karşı saygısız, kötü esprilerle dolu, hep aynı çekimli (tek sıra halinde giden helikopterlerin pervanelerinden aşağı kayan ve kahramanın etrafında dönen kamera), tekrar kullanılan görüntüler, içerdikleri hatalar ve boşluklarla yer yer seyircinin zekâsına hakaret eden filmler. Transformers serisi bu unsurların istisnası olmak şöyle dursun, en azılı şekilde uygulandığı filmlerden meydana geliyor.

The Last Knight’ın da aynı damardan gideceğini açılış sahnesinde anlıyorsunuz. 1400 yıl önce, İngilizler’le Keltler arasındaki bir savaşa şahit oluyoruz. Topun icadına henüz 1000 küsur yıl olmasına rağmen bir şeyler yine havaya uçuyor. Kral Arthur, bu anakronistik infilaklara karşı koymakta zorlanıyor. Gücünü Transformerlardan alan Merlin ise dev robot kankalarını Keltlerin yok olmasının, İngilizlerin kurtulmasının dünya açısından daha hayırlı olduğuna inandırmaya çalışıyor. İşin garibi, tıpkı Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı’nın komünizmin karşıtı, kapitalistin dostu uzaylıları gibi, Transformerlar buna gerçekten ikna oluyor.

Günümüze geliyoruz. Üçüncü filmde savaş alanına dönen, dördüncü filmde inşa edilen ama bu filmde ne hikmetse kıyamet sonrası yıkıntılara dönüşmüş olan Chicago’nun enkazları arasında, bir önceki filmin kahramanı Cade Yeager yine Transformerları devletten korumaya çalışıyor. Bu arada yine kendisi gibi robot dostu bir genç kızı evlat ediniyor, devletin yeni anti-robot kuvvetleri olan TRF ile karşı karşıya geliyor. Yıkıntıların arasındaki Transformerlardan biri, dünyada başka kahraman kalmadığı için Cade’e bir tılsım veriyor. Cade istemese de, tılsım Cade’i istiyor. Sonra Cade’in üs olarak kullandığı hurdalığa gidiyoruz. Oradan Kral Arthur’la alakası olduğu anlaşılan tılsım bahanesiyle İngiltere’ye gidiyoruz. Bir ara denizlerin dibine dalıyoruz, sonra arşa değiyoruz, son olarak Stonehenge’e uğruyoruz.

“Şaşkın eleştirmen konuyu unutmuş, mekânları yazarak bizi oyalıyor” diye düşünmeyin. Ortada hakikaten bir konu yok. Michael Bay, “kahramanın yolculuğu” dediğimiz olayı yanlış anlamış, kahramanın ABD ve İngiltere’den ibaret olan dünyayı gezmesi zannetmiş. Nereye gidersek gidelim, yapı aynı. Bir konu varmış izlenimi yaratmak için söylenen bir araba dolusu gereksiz laf, bir sonraki mekânın belirlenmesi ve o mekâna giderken gereksiz, heyecansız ama bol patlamalı bir aksiyon sahnesi. Bunların yanı sıra bir de filmin sonunda esas oğlanı öpmesi için konmuş olan bir hanım kızımız var. Fakat tıpkı Cade’in Chicago’da evlat edindiği kız gibi, bunun da karakter gelişim seviyesi “lafını etmeye değmez” düzeyinde kalıyor. Senaryo iki karaktere de yaptıracak bir şeyler bulmakta zorlanıyor. Filme östrojen katmak için konmuş olan bu iki tiplemeyi filmden çıkarsanız bir şey eksilmez. Bir de hurdalık müdürü var ki bunlardan beter.

Michael Bay, bütün bu beceriksizliklerini “ben ergen erkekler için film çekiyorum” diyerek savunuyor. Bu filmde o hedef kitlesine hitap eden, Transformers serisinde görmeye alışkın olduğumuz “dişi karakter frikikleri” veya “insanın üstüne işeyen robot”, “testisleri olan dev Decepticon” gibi saçmalıklar yok. Ama maalesef olması gerekenler de yok. Senaryo yok. Anlatım… Zaten kaç Bay filminde oldu ki? Kurgu berbat, sallantılı ve yakın çekim aksiyon sahnelerinden hiçbir şey anlaşılmıyor, Michael Bay’in her filminde aynı çekimleri yapması bıkkınlık veriyor. Eski filmlerin hiç olmazsa suçlu zevk olmalarını sağlayacak birkaç sahnesi vardı. Mesela üçüncü film Dark of the Moon’un (Ay’ın Karanlık Yüzü) yan yatan gökdelende geçen sahnelerini severim. Bu filmin ise kusurlarını telafi eden tek bir karesi bile yok.

Bay’in sinematik beceriksizliği sadece izleyicilere değil, kadroya da bıkkınlık vermiş gibi görünüyor. Özellikle seriden ayrıldığını açıklayan Mark Wahlberg’de bir “bitse de gitsek” havası var. Aynı şey dördüncü filmde görünmeyen Josh Duhamel için de geçerli. Filmin bu alandaki “yıldızı”ysa Sör Anthony Hopkins. Açıklama nutuklarının çoğunu o söylüyor. Bunu da alabildiğine ruhsuz bir tonlamayla, motor gibi konuşarak yapıyor. “Güzel makine yapmışsın kanka” gibi en saçma diyaloglar da onun için yazılmış. Senarist, bu genç işi argo repliklerin 80 yaşındaki usta oyuncuyu zorlayacağını zannetmiş olmalı. Hopkins’in buna getirdiği çözümse filmi takmamak olmuş. Çünkü ne yaparsa yapsın filmi daha aşağı çekemeyeceğini biliyor. Kariyerinin bu filmden zarar görmeyeceğinin de farkında. O yüzden söylediklerinin ne kadar saçma olduğunu hiç önemsemeden görevini yapıp maaş çekine kavuşuyor.

Sonuç olarak Transformers 5 kötü bir film değil. Çünkü film değil. Kameranın önünden geçmekte olan birkaç klişe ve patlama sahnesinin bir araya gelerek oluşturduğu, “senaryosuz çekilse bu kadar olur” dedirten bir görüntü silsilesi. Geçmiş filmler için yapılan “robotlar savaşıyor işte, Oscarlık senaryo aramayın” savunmasına bile layık değil. Layık olduğu tek şey, yönetmen kılığına girmiş set amiri Michael Bay’in filmografisi. O açıdan tam yerinde. İşin kötü yanı, bu gudubet seriye üç film daha gelecek. Üçüncü filmden sonra “bıraktım”, dördüncü filmden sonra “vallahi billahi bıraktım” diyen, bu filmden sonra endeksi “bu sefer kesin bıraktım”a yükselten Bay’in o filmlerle ne kadar ilgileneceğini zaman gösterecek. Ama henüz “Transformers serisini yaratan adam” titrinin hiçbir karizması olmadığını fark edememiş olan Bay, hâlâ seriye yön vermeye çalışıyor. Transformers’ın yapabileceği en akıllıca şey, Michael Bay ne yaptıysa silip her şeyi başa sarmak olacaktır. The Last Knight’ın daha yüksek bütçeye ve Çin’in takviyesine rağmen bir önceki filmin yarısında kalan gişesi de bunun daha doğru olacağını gösteriyor.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir