Transit (2018)

İstanbul Film Festivali’nin bu yılki seçkisi içinde birbirinden farklı tema ve anlatılarla mülteci ve göçmen meselesine başarıyla değinen üç Alman filmi öne çıkmıştı. Valeska Grisebach’ın Western’i, Wolfgang Fischer’in Styx’i ve Christian Petzold’un Transit’i. Bizim gibi bu meseleden çok canı yanmış ülkelerin bu ayarda filmler çıkaramıyor olması üzücü, ben bunu daha çok işin sinemasal boyutunun ihmal edilmesine bağlıyorum. Göçmenleri ele alan filmlerimiz sinemasal derinlikten yoksun. En son Bosnalı yönetmen Aida Begic’in Bırakma Beni’sinde (Never Leave Me, 2017) bunu gördük. Müthiş bir konu var, dram tavan ama sinema yerlerde. Hiç kimse daha demin annesini defnetmiş bir çocuğu arabasına aldığında müziği açmaz, o mantıksızlıklara değinmiyorum bile ama sinemanın görsel bir sanat olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Sinemanın sonsuz olanakları içinde bazen sadece basit bir görüntüyle, bir bakışla, bir duruşla çok şey anlatabilirsiniz. Bir filme göçmen karakter koymakla iş bitmiyor, karakterlerin açmazlarını işlemek lazım. Western, Styx (ki üçü arasında favorimdir) ve Transit, siyasi bir konudaki düşüncelerini paylaşırlarken sinemanın gerekliliklerinden taviz vermeyen filmler.

Christian Petzold, Transit’te belli belirsiz bir döneme oturttuğu bir baskı rejimi üzerinden yer yer Casablanca’yı da (Kazablanka, 1942) anımsatan bir kaçma/kaçamama/kaçmama hikâyesi anlatıyor. Aslında film, yazar Anna Seghers’in Nazi zulmündeki deneyimlerinden yola çıkan bir romandan uyarlama ama işin ilginci, roman 1940’larda geçiyor olmasına rağmen Petzold harika bir tercihle bu Nazi dönemi hikâyesini günümüz dünyasına taşıyıvermiş. Bu da bir anda filmin tartışmaya açtığı konuların (faşizmin ve yabancı düşmanlığının yükselişi, kanayan bir yaraya dönüşen mülteci ve göçmen meselesi) güncel sorunlarla birebir örtüşmesine ön ayak oluyor.

Günümüzde Nazi dönemi filmlerinin hâlâ çok tutuyor olmasını yol açtığı yıkımın devasa, acının/dramın taze olmasına bağlayanlar var. Bu tip yapımların tamamının arkasında “korkunç emelleri olan” karanlık bir Yahudi lobisinin olduğuna dair saçma sapan komplo teorilerine bel bağlayanlar da az değil. Ama aslında teknik açıdan baktığımızda, Nazi dönemi filmleri belirli bir sıkıntıyı soyutlamak için sinemasal açıdan harika bir fırsat sunuyor. Hem biçim hem de içerik açısından sağladığı büyük kolaylıklar var. Sinemacılar, bu tip filmleri demokrasinin, insan haklarının ve temel özgürlüklerin rafa kaldırıldığı (ya da kaldırılmak üzere olduğu) baskı rejimlerini eğretilemek için de kullanıyorlar. Bu filmler merak duygusunu diri tutan, eser miktarda “doğal dram” içeren çok tutmuş bir formülü kendiliğinden barındırıyor. McGuffin zaten hazır: “Birazdan biri ya da birilerinin başına çok kötü bir şey gelecek ama acaba ne?”

Petzold’un özünde belirli bir döneme ait hikâyeyi pat diye günümüze taşımış olmasının filme sağladığı yarar, mevcut siyasi atmosferin eleştirisine dönüşmüş olmasında kendisini gösteriyor. Aslında barbarca bir faşizme (trendeki arama sahnesini, otel odasında öldürülen yazarın dolaylı olarak yarattığı atmosferi vb. hatırlayınız) yönelik eleştiri, yoğun bir tanıdıklık hissiyle bugün gelişmiş Batı ülkeleri diye tabir ettiğimiz ülkelere atılan bir tokada dönüşüyor. Aradan geçen 70 küsur yılda aşağı yukarı hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Baskı, zulüm, sömürü ve her türlü insanlık dışı faaliyet ve uygulama çeşitli formlarda yaşamaya devam ediyor. Acı ama öyle. Evet, konsolosluk sahnelerinde geri kalmış ülkelerin de pek farklı olmadığına tanık oluyoruz ama sonuçta barbarlığın yaşandığı yer, çok net bir şekilde “gelişmiş ülkeler”. Petzold haksız da sayılmaz hani.

Film, umudun ayakta tuttuğu insanların dramına odaklanırken acımasız koşulların insanları nasıl da insanlıktan çıkarttığını gösteriyor. Faşizan rejim ve rayından çıkarttığı insanlar oteldeki gammazlama sahnesiyle ve aniden gerçekleşen sessiz bir intiharla zirve yapıyor. Yer yer Joseph Losey’in Mr. Klein’ını (Kaderi Arayan Adam, 1976) andıran Transit, kişinin başka birinin kimliği üzerinden yaşamını devam ettirip ettiremeyeceğini sorgulayan bir alt-metne de sahip. Bu yabancılaşma, yersiz-yurtsuzlaşma (Deleuze’ci anlamda “deterritorialization”) etkisi, başroldeki Franz Rogowski’nin inandırıcı performansıyla iliklerimize kadar işliyor. Hayatta kalmak için bir anda köklerinden sıyrılıp başka biri olmayı göze alabilen birini izliyoruz. Sadece mülteci psikolojisini anlatması bakımından değil, var olmak için verilmesi gereken tavizlerin büyüklüğünü göstermesi açısından da kritik sahneler, konsolosluk (vize/oturma izni vb.) sahneleri oluyor. Öte yandan bütün bunların ortasında yaşanan aşk, inandırıcı mı, açıkçası orası şüpheli.

Filmi izlerken Georg’un (Franz Rogowski) hikâyesinde bana inandırıcı gelmeyen tek şey, Marie (Paula Beer) ile yaşadığı (“yaşamaya çalıştığı” mı desek?) ilişki oldu. Bu da hikâyenin omuriliğini teşkil ettiği için acaba dedim kendi kendime, Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesinde olduğu gibi burada da renkler ve özellikle de (ikili tanışmadan önce çeşitli vesilelerle beliren) Marie bir şeyi sembolize ediyor olabilir mi? Genellikle mavi tonların kullanıldığı filmde Marie’yi daha çok kırmızı tonlarla (kıyafetleri, ruju vb.) görüyoruz. Bu çok bariz. Her ne kadar Georg (sanki bir tür karşıtlık imasında bulunarak) sürekli mavi giyiyor olsa da burada kırmızı rengin (Fransız bayrağındaki kırmızı gibi) asaleti (nobility) ya da Sevgililer Günü’nü (Kieslowski’nin Üç Renk: Kırmızı’sı) temsil etmediği ortada. Marie’nin (yardımsever doktor gibi) bir şekilde kendisine derinden bağladığı insanlar var. İnsanlar onun için sıkıntıya girmeyi (sağlığını ve huzurunu yitirmeyi) hatta ölmeyi göze alabiliyorlar. Ben Marie’nin neyi temsil ediyor olabileceğine kendimce makul açıklamalar getirdikten sonra, filmin ikircikli bölümlerini (rüya sahneleri, Marie’nin birdenbire peyda olduğu sahneler, ayrılık sahnesi vs.) hazmetmem kolaylaştı. Mademki Schindler’s List’teki (Schindler’in Listesi, 1993) “kırmızılı kız”, bir zulüm dönemindeki masumiyeti (ve onun yitirilişini) simgeliyor, Transit’teki “kırmızılı kız” da uğruna her şeyin feda edilebileceği mutluluğu ve özgürlüğü simgeliyor olmalı diye düşündüm. Bakalım, Christian Petzold’un yoruma açık senaryosu, Hans Fromm’un incelikli görüntü çalışmasıyla öne çıkan ve dönem filmi çekmek için kostüme gerek olmadığını gösteren bu revizyonist işgal draması size neler düşündürecek? İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir