Trash / Çöp Filmler

Canavarlar, mitolojik simalar, seks, şiddet pervasızca harmanlandı ucuz trash (çöp) filmlerde… Egzantrik oyuncular, kartondan canavarlar, ambalaj malzemesinden kostümlerle, garabetin son perdesiydi “trash” ama arada gerçek başyapıtlar da çıktı… Sinemanın bu akıllara zarar dünyasında renkli bir gezintiye hazırlanın…

Dekorlar sallanıyor, oyuncular kekeliyor ve yönetmen ne yaptığının farkında bile değil. Korkunç! İnsan böyle birşeyi niye seyretsin ki? Çok basit. Çünkü çok eğlenceli. Trash (“Çöp”ün İngilizcesi), seyirciye “düzgün” filmlerde asla göremeyeceği şeyleri sunuyor. Büyük film stüdyolarının dışında bir yerlerde çekilen bu ucuz prodüksiyonlarda tabular arsızca kırılıyor. Seks, ölüm ya da şiddetle yakından uzaktan ilgisi olan her şeyi Trash filmlerde bulabilirsiniz. Gladyatörler, demir parmaklıklar arkasındaki kadınlar, garip canavarlar, bikinili kızlar… Hepsi bir aradaysa daha da iyi (“Vampirler Herakles’e Karşı” gibi). Film pisliklerine, Trash ile Underground arasındaki sınırın eridiği soft seks ve korku gibi türlerde daha sık rastlanıyor (John Waters’ın filmlerinde olduğu gibi). Ancak Trash, sadece sapıkça içgüdüleri tatmin etmekle kalmıyor, aynı zamanda (hedef bu olmasa da) komik de oluyor. Oyuncular kendilerini rezil ediyor. Sözgelimi Hilde Knef, “Yaratıklar Caracas önünde Pusuda” adlı filmde, dev bir karidesle boğuşuyor. Birbirinden “ilginç” senaryolar yazılıyor. “Frankenstein’ın Canavarları Godzilla’nın Oğlunun Peşinde“, “Ölmek İstemeyen Beyin” gibi. Düşük bütçeler yüzünden, UFO niyetine boyanmış bisiklet kasketlerinin kullanıldığı “Plan 9 From Outer Space” gibi filmler yapılıyor. Bu filmlerde eğlenmeyenlere diyecek sözümüz yok doğrusu.

http://www.firstshowing.net/img/killertomatoes-bigimg.jpgPeki böylesine kötü filmler neden bu kadar komik oluyor? Trash’in eşi benzerinin bulunmamasının sebebi, hedef ile sonuç arasındaki farklar. Yapımcıların bilerek çöp çekmeleri, çok ender rastlanan bir durumdur. “Trash hayranlarına hitap edecek” şeklinde reklamı yapılan ve bilerek kötü yapılan fîlmlerse (bunların en ünlülerinden biri “Katil Domateslerin Saldırısı“) etiket sahtekârlığından başka bir şey değil. Gerçek Trash yaratıcısı, işine sanat gözüyle bakar ve elinden gelenin en iyisini yapar. İşin sonunda ortaya çıkan komiklikten öte zırvalıksa, tepkiler normaldir.

Parlak stüdyo prodüksiyonlarının aksine, ucuz Trash filmlerde şaşırtıcı olaylar olur. Bir sonraki sahnede neyle karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Bir bakarsınız filmde önemli rolü olan bir karakter yok olmuştur. Oyuncu ölmüştür ve başka birini bulmak pahalıya mal olacağı için bu rol filmden çıkarılmıştır. Ya da Ed Wood gibi rolün filmden çıkarılmasına gönlü el vermeyen bir yönetmen söz konusuysa, “yaratıcı” çözümler üretilebilir: Ed Wood, “Plan 9 From Outer Space“de, Bela Lugosi‘nin ölmesi üzerine, yalnızca gözleri Lugosi’ye benzeyen bir oyuncu bulur ve onu oynatmaya karar verir. Oyuncu “Bela Lugosi” olarak oynadığı tüm sahnelerde, yüzünü bir pelerinle kapatır, yalnızca gözleri görünür. Nasıl buluş ama?..

Bazen bir anda ortaya Japon plastik canavarlar çıkar çünkü yapımcı eski bir bilimkurgu filminin dekorlarını çok ucuza kapatmıştır. Kadın oyuncuların filmin en olmadık sahnesinde çırılçıplak soyunmaları da çok sık rastlanan bir durumdur. Çünkü yönetmen çıplaklığın daha çok sattıracağım düşünmüştür. Bu tür ucuz filmlerden bu kadar keyif alınmasının sebebiyse, gerçek ile sinema dünyası arasındaki sınırı kaldırmaları. Film çekimi sırasında başvurulan ucuz numaralar hemen belli oluyor, filmin “yıldızları** aramızdan biri gibi görünüyor (çünkü ışıkçılar parasızlıktan işlerini hakkını vererek yapamıyor), mekân olarak yönetmenin herhangi bir arkadaşının bahçesi ya da evi kullanılıyor (işte size gerçekçi film). Çerçeveye giren mikrofonlar ya da benzeri aletler, seyirciye bunun “sadece” bir film olduğunu hissettiriyor. İzleyici, Hollywood prodüksiyonlarında olduğu gibi rüya alemine götürülmüyor, filmi seyrederken onun nasıl çekildiğine de şahit oluyor. Sanat ile gerçek birbirinin içinde eriyor.

Bütün bunları duyduktan sonra, Trash*in sadece düşük bütçenin bir sonucu olduğu yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Başyapıt olması için bütün özelliklere (yüksek bütçe, yıldız oyuncu, iyi yönetmen) sahip olan filmler de felaketle sonuçlanarak izleyiciye eğlenceli saader geçirtebiliyor. Genelleme yapmak gerekirse kötü filmler ikiye ayrılıyor; kötü kötüler ve iyi kötüler. “Ishtar” ilk gruba giriyor. Bunlar tekdüze ve sıkıcı filmler. İnsanın tüylerini diken diken edecek kötülükteki filmlerse gerçekten heyecanlı oluyor. Bu filmler kendi absürdlükleri içinde izleyicinin hoşuna gidiyor. Ayrıca senaryo yazarlarının sadece çok kazandıkları için kaliteli senaryolar yazdıklarına da inanmamak gerekir. Aynı şey yönetmenler ve özellikle de oyuncular için geçerli. Tanınmış bir oyuncunun kendini rezil ettiğini seyretmek, sinemanın sunduğu en güzel şeylerden biri.

Erotizm ve korku üzerine kurulu olan ucuz bütçeli filmler bir yana, parlak trash’e her türde rastlamak mümkün. Yıldızlar, özellikle melodramlarda, öylesine oyunlar çıkartıyorlar ki, insan ürpermeden edemiyor. “The Sandpiper“da yaşlıca hippi bir nemfomanyağı canlandıran Elizabeth Taylor, “Moment by Moment“da melankolik bir jigoloyu oynayan John Travolta, bu oyunculardan sadece ikisi. Aynı şekilde yönetmenler de, yüksek bütçeleri histerik müzikallerde eritmeye bayılıyorlar. Trash’e hayli yatkın diğer türler ise korku filmleri ve Western’ler (“Billy The Kid Drakula’ya Karşı” nasıl sizce?) ve polisiyeler… Yüzde yüz saf Trash’in ne olduğuna karar vermek konusunda en yetkili merci, tabii ki izleyici. Çünkü Trash özneldir, Bu yazıda herkesin Trash oldukları konusunda aşağı yukarı hemfikir olacağı filmler bulacaksınız.

TROMA INC. Trash filmlerin mahzeni…

Düşük bütçeli filmleriyle ün salmış New Yorklu şirket “Troma, Inc.”, 20 yıldan bu yana Z kategorisi filmler yapar durur. Şirketin kartondan yapılmış setlerine girenler, neye uğradıklarını şaşırırlar.

Zehirli çöplerin başkenti Tromaville’e hoşgeldinizi Dokuzuncu caddede, New York’un en kötü muhitlerinden birinde, Trash’in merkezini, “Troma Headquarter Buildings”! Bulabilirsiniz. İhtişamlı ismine bakarak, ayna gibi camları ve parlak krom duvarları olan bir yer bekliyor olabilirsiniz. Ama bu dört katlı binaya girdiğinizde kendinizi korku tüneli gibi bir yerde buluyorsunuz. Kopuk kollar, parçalanmış bacaklar, uçurulmuş kelleler ve canavarlar, insanın midesini alt üst edecek nitelikte. Boyası dökülmüş duvarlarda çerçevelenmiş film afişleri asılı. Filmlerin isimleriyse evlere şenlik. “Chopper Chicks in Zombietown” ya da “Surf Nazis Must Die” bunlardan sadece iki tanesi. Çalışma mekânı olarak geliştirilmiş olan yer, birinci katta ağzına kadar eşya tıkıştırılmış büyükçe bir büro. Üst katlarda bir yığın tozlu ve paramparça olmuş karton koli içinde film makaraları, Troma-Fan malzemesi ve yırtık dosyalar var. Montaj masalarına ve projektörlere ulaşmak için ellerinizi kürek olarak kullanmak zorunda kalarak ilerlerken, arada elektriklerin kesilmesi, anlaşılan burada olağan karşılanan bir durum. Bütün bu dağınıklığın içinde, içinden süngerlerin fırladığı deri koltukta bu imparatorluğun yaratıcısı, Tromaville’in kurucusu oturmakta. Lloyd Kaufman kırk beş yaş civarında, dolgun sakallı, komik bir adam. Kareli kısa şortu, pembe çorapları ve yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle insanı sürekli espri bombardımanına tutmakta üstüne yok.

Corman’ın öğrencisi olan Kaufman’a borçlu olduğumuz filmlerden bazıları şunlar; “Atomic Hero“, “Sergeant Kabukiman“, “N.Y.P.D“. Bir film eğer “A Troma-Team Release” imzasını taşıyorsa içeriğini tahmin etmek hiç de güç değil. Kaynayan zehirli çöp yığınları, kötü lise öğrencileri, kan, şiddet, belden aşağı espriler ve istemediğiniz kadar çok “Tits & Asses” (Memeler ve Kıçlar). Troma, Inc.’ın, yıllardır hiç kendi prodüksiyonunu gerçekleştirmemiş olması, bu şirketin popülaritesinde hiçbir azalmaya yol açmamış. Hemen hemen hergün, bu biraz değişik film türünün hayranları, Troma çalışanlarının elini sıkabilmek için şirketin kapısını çalıyor. “Tromitler”, film hastalarından, varoş rockçılarından ve değeri anlaşılmamış sanatçılardan oluşuyor, öyle ki onları şirket filmlerinden birinden fırlamış sanabilirsiniz. Sadece, şirketin kurucularından biri olan Michael Herz bu görüntüden uzak bir tablo çiziyor. Jilet gibi takım elbiseler giyen, saçı taranmış dolaşan, yanık tenli ve sporcu vücutlu bu yakışıklı, sürekli olarak elemanlarını düzenli ve çalışkan olmaya teşvik ediyor. Ama bu teşvikler, düşük maaşlar ve cimrice yapılan artışlar nedeniyle çalışanlarca ne yazık ki fazla dikkate alınmıyor. Kaufman ve Herz ikilisinin banka hesapları filmlerinin lisans işlerinin iyi gitmesi sayesinde kabarıp duruyor.

Trash kralları belli aralıklarla bir kablolu TV kanalıyla arka arkaya üç “baş yapıt”ın oynatıldığı Troma-özel programları düzenliyor. Bu durumda Tromaville’dekilere, mecburi reklam aralarını doldurma görevi düşüyor. “Atomic-Hero” filmlerinin radyasyondan zehirlenmiş kahramanı Toxie, elinde paspasla anonsları yapma görevini üstlenirken, “Tromettes” isimli üç hafifmeşrep hatun da inleyerek ve kikirdeyerek çevresinde dolanıp duruyor. Geçen yıl Trash ustalarını çok sevindiren bir olay oldu. Amerikan Sinematek’i, bir “Troma Geçmişini Anımsama” organizasyonu düzenledi. Bu, o güne kadar sadece Alfred Hithcock ve Orson VVelles’e nasip olmuş bir onurdu. Kaufman, organizatörlere, bu kullanılmamış olan sahneleri eklemek için söz verdi. Böylece filmin süresi uzayacaktı. Bu durumda insanın aklına gelen ilk soru Kevin Costner’ın da “Kurtlarla Dans” filminde bu yönteme başvurup vurmadığı. İlk oyunculuk denemelerini Troma filmleri “Sizzle Beach, USA” ve “Shadows Run Black“te gerçekleştirdiği göz önünde bulundurulursa böyle bir davranışı Kevin Costner’dan beklemek pekala mümkün. Aynı şekilde Madonna da kariyerinin başlangıcında, Troma’nın “The First Turn On” filmi için kendi diktiği elbiseyle provalara katılmış ama seçilememişti. Bu, Tromit’lerin bugün hala başını ağrıtan bir hatadır. Troma filmleri için saçma sapan, gereksiz gibi sıfatlar kullananlar bir gerçeği hep gözden kaçırırlar. Bütün çılgınlıkların, öldürmelerin, seks sahnelerinin ve kötülüklerin yanısırabu tür filmlerde her “Atomic Hero” genç oyuncular ve çılgınlıklarla dolu. zaman biraz yerici ve alaycı sosyal eleştiri vardır. Tabii Kaufman, filmleriyle çok, ama çok para kazanmak istediğini hiçbir zaman gizleme gereğini duymadı. Ancak aynı zamanda gündelik Trash yığmalarıyla önemli bir noktaya da parmak basıyor; “Hayat çöptür, çöp de hayat. Hayat Hollywood’un cilalanmış dünyası değildir.” Troma, Inc.’ın 20 yıllık geçmişinde tek bir hit film bile yok. Ama bu Lloyd Kaufman’ı pek rahatsız etmiyor. “Ortağım ve ben burada sorumlu olduğumuz sürece de hit filmimiz olmayacak”

Euro Trash

Yaşasın Akdeniz ülkeleri! İtalya ve İspanya’da, kötü filmler seri üretimde. Trash severler için kaçırılmaz fırsatlar.

Kendilerine Vincent Dawn, Peter Newton ya da Jess Franco diyorlar. Bu kulağa Amerikanca geliyor ve daha iyi satıyor. Yoksa kim kendi rızasıyla Bruno Mattei, Aristide Massaccessi ya da Jesus Franco Manera’nın filmlerini edinebilir ki? Ancak kötü film severlere Tüfekler ve memeler. Jess Franco ve “Sadomania’ gelince iş değişir. Akdeniz ülkelerinin trash korku, bilim-kurgu ve fantezi filmleri, kötü film hayranlarının hiçbir video partisinde eksik olmaz. Akdeniz ülkelerinden başka hiçbir yerdebu kadar garip diyaloglara, insanın tüylerini diken diken eden hikâyelere ve ifadesiz oyunculara rastlayamazsınız. Akdenizlilerin Trash filmlerinin, meraklısının başka hiçbir yerde bulamayacağı bir ruhları vardır. (“Dr. Coffin – Dr. Tabut” adlı İtalyan trash korku filminde, korkunç doktor, muayenehanesinin önünü süpürürken, bir yandan da “Üsküdara Gider iken, i söyler.) Söz gelimi Lucio Fulci’nin korku filmleri, en dayanıklı “kan gövdeyi götürüyor” filmi hayranlarının bile midesini alt üst edecek cinstendir. Buna rağmen, bütün kanlı ve bağırsaklı sahnelerin işleniş tarzındaki gaflar, insanı güldürmeye yetebilir. Ya da ispanyol yönetmen Jesus Franco Manera “Sadomania” filminde çıplaklarını beyaz perdede bir sağa bir sola koşturup, gözü dönmüş bir Klaus Kinski’ye “Jack the Ripper“da fahişeleri kestirirse bu eğlenceli bir sömürü olabilir. Güney Avrupa Trash sanatı, başarılı Amerikan filmlerini kabiliyetsiz yönetmen ve oyuncularla taklit etmeye çalıştığında daha eğlenceli oluyor, ister zombi, ister soft seks filmleri, özellikle İtalyan yönetmenler her akımı utanmadan taklit edebiliyorlar. Kötü film hayranları, videocuların raflarında Akdeniz usulü Mad Max, Fright Night, The Exorcist hatta Blade Runner taklitlerini bulunca, kendilerinden geçerler… Evet. Japon canavar filmleri çok komik. New Yorklu Troma Trash de inanılmaz tatsız. Ama Trash, Güney Avrupa filmleri olmasaydı ne olurdu?

Dehşetin Yönetmenleri – Trash Ustaları

İsimleri Trash ile eşanlamlı. Ancak bu dört yönetmen de eserleri için o kadar çok enerji harcayıp onlara öylesine büyük sevgiyle bağlandı ki, insan onlara saygı duymadan geçemiyor. Bu dört adam tutkularını film şeritleri üzerinde ölümsüzleştirdiler. Seyircilerin bazıları dehşet içinde kalırken, bazıları da filmlerini delicesine sevdi. Yaşasın Trash sinemasının yaratıcıları!

Russ Meyer (1922)

Göğüs hayranı Russ Meyer, sinema tarihine müstehcen filmlerin babası olarak girdi (Faster Pussycat! Kill, Kill!” —1966, Beyond the Valley Of the Dolls -1970). Çekildiği dönemlerde kenar mahalle sinemalarında gösterilen soft seks filmleri, bugün New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nin arşivlerinde yer alıyor. Meyer bunu çok eğlenceli buluyor. İçerik olarak sadece seks, şiddet ve bomba gibi göğüslerden oluşan filmleri, şeklen titizlikle hazırlanmış (akıllıca düşünülmüş kesimler, etkileyici renkler, üzerinde çalışılmış kamera açıları). “Beneath the Valley of the Ultra Vixens” (1979) filminden beri sinema dünyasından elini eteğini çeken Russ Meyer, bunun yerine ilginç olacağa benzeyen otobiyografisi üzerinde çalışıyor. Kitabın sunumu ise şimdiden belli: “Bu Russ Meyer’ın hikâyesi. Asla mahcup olmayan Russ Meyer’ın…

Edward D. Wood, Junior (1922-1978)

http://imagecache2.allposters.com/images/pic/MG/191959~Ed-Wood-Posters.jpgTim Burton’ın yönetmenliğini yaptığı ve Johnny Depp’in başrolde oynadığı “Ed Wood” filminden beri, herkes onu daha •yi tanıyor. Kadın giysileriyle dolaşmayı seven angora kazak fetişisti Edward Wood, uyuşturucu bağımlısı eski yıldız Bela Lugosi’yi (“Dracula”) uçurumun kenarından kurtararak, bir kez seyretme gafletinde bulunanların asla unutamayacakları düşük bütçeli korku filmleri çevirdi. Wood’un “Plan 9 From Outer Space“i (1959) tüm zamanların en kötü filmi olarak kabul edilirken yönetmenin gerçek hayranları, Ed Wood’un mutsuz bir transeksüeli canlandırdığı otobiyografik “Glen or Glenda“‘ tercih ettiler. Ed Wood, 70’li yılların başında Porno filmlere (“Necromancy”) yöneldi ve düzinelerce erotik derginin yayımlanmasından sonra 46 yaşında fakir bir adam olarak kalp yetmezliğinden öldü.

Roger Corman (1926)

12 bin dolar gibi komik bir rakama, sadece altı günde ilk filmi “The Monster from the Ocean Floor“u çeken Corman, film endüstrisinin en tutumlu ve en cimri insanlarından biri olarak kabul edilir. “The Raven” filminin çekimleri beklenenden üç gün erken bittiğinde, stüdyo için verdiği kiranın boşa gitmesine gönlü el vermeyen Corman, bu üç gün içinde “The Terror“ı hem yazmayı hem de çekmeyi başarmıştı. Bütün bunların yanısıra Jack Nicholson, Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola gibi ünlülerin kariyerlerinde önemli bir yer tutan Roger Corman, çektiği 300 filmin 280’inde kâr yapmasıyla gurur duyuyor. Otobiyografisinin ismiyse şu: “Bir Kuruş Bile Harcamadan Hollywood’da Nasıl Film Yaptım“.

John Waters (1946)

1968 yılında, “Eat Your Make-Up” filmiyle, John Waters ve Amerika’nın en şişman travestisi Divine arasındaki hem verimli hem de korkunç ortaklık başlamış oldu. Bunu, Divine’ın köpek pisliği yediği, şarkı söyleyen bir makatı hayranlıkla izlediği (Pink Flamingo – 1972), bir ıstakozun tecavüzüne uğradığı (Multiple Maniacs -1971) ve elektrikli sandalyede idam edildiği (Female Trouble -1975) filmler izledi. Herşeye rağmen, Waters ve Divine, 1988 yapımı komedi gençlik filmi “Hairspray” (bir sahnesinde sıkılan bir sivilceyi fazlasıyla yakın plan görürüz) ile şaşırtıcı bir şekilde Hollywood’a atlamayı başardılar. Divine’ın erken gelen ölümünden sonra Waters, Johnny Depp’in başrolde oynadığı “Cry Baby” (1990) ve Kathleen Turner’lı “Serial Mom” (1994) gibi iki parlak prodüksiyon gerçekleştirdi. Waters her iki filmde de, insanı alt üst eden espri anlayışından hiç ödün vermedi. Yönetmenin en büyük zevki, boş zamanlarında seri cinayetler işleyen katillerle ilgili kitaplar okumak.

http://torontoist.com/attachments/toronto_ashleyc/2007_12_16waters.jpg

Trash sanatçılar – En ciddi filmleri bile komediye çevirenler

John Wayne beyazperdede göründüğü anda herkes bilir; bu bir Western. Errol Flynn göründüğü anda bu bir macera filmidir. Alttaki beyleri gördüğünüzdeyse şundan emin olabilirsiniz; şimdi Trash zamanı!

Christopher Lee (1922)

Ucuz filmler çeken Hammer şirketi için 1957’de Frankenstein’in canavarını, bir sene sonra da Kont Dracula’yı canlandırdı. 0 kadar inandırıcı bir oyun çıkardı ki, paçasını korku filmlerinden kurtaramadı. Aristokratik canavarlık.

Peter Cushing (1913-1994)

Dr. Frankenstein ya da vampir avcısı Van Helsing olarak Christopher Lee’nin lam karşıtı rollerde oynadı. Eğitimli bir Shakespeare aktörü olan Cushing, ömrü boyunca hep bir kovboy filminde oynamak istedi ama hiç oynayamadı.

Vincent Price  (1911-1993)

Gerçek hayatında sanat eserleri koleksiyonu yapan gerçek bir centilmendi. Ancak beyazperdede hep insan canavarları canlandırdı. Varlığıyla, Roger Corman’ın 60’1ı yıllarda Edgar Ailen Poe’nun eserlerinden yola çıkarak çektiği filmlere ve ucuz prodüksiyonlara asil bir hava getirdi.

Boris Karloff (1887-1969)

Bir diplomatın oğlu olan Karloff Hollywood dehşetini temsil ediyordu. 30’lu yıllarda Frankenstein filmlerinde dikişli kare kafalıyı canlandırdı. 1968’de eğlenceli Trash filmlerinden biri olan “Kan Kırmızısı Sunakla Kara Ayin“de oynadı.

Klaus Kinski (1926-1991)

İtalyan Spagetti Westernleri, Edgar Wallace filmleri ya da Werner Herzog’un en sevgili oyuncusu. “Kadınları Severek Öldürdüm” (1966) ya da “Kanlı Çizmelerin Tabutu” (1971) gibi filmlerde bile rol hakimiyetinden ve şeytani ifadesinden hiçbir şey kaybetmedi.

Charlton Heston (1922)

Asil profili ve gelişmiş göğüs kasları sayesinde sandalet filmlerinin ideal oyuncusuydu. Musa rolüyle (“On Emir“) Tevrat’i şaka haline getirdi ve diğer kahramanlık hikayelerinde ve destanlarda, filmin amacının bu olmamasına rağmen, insanları neşelendirdi. İlerlemiş yaşlardaki en tipik özelliği, kaymış peruğudur.

Bela Lugosi (1882-1956)

Macar oyuncu, 1931’de “Dracula” olarak kariyer yaptı ve hayatı boyunca korku filmi oyuncusu imajından kurtulamadı. En önemli filmleri “Bela Lugosi Meets a Brooklyn Gorilla” (1952) ve Ed Wood’un yönetmenliğini yaptığı “Boğan Adamın İntikamı” (1955).

Tony Curtis (1925)

Tony Curtis eğer gençliğini şimdilerde yaşasaydı oyuncu değil, “California Dream Boy” olurdu. Kariyerini gülüşüne ve çekici poposuna borçlu olan Tony, bunların farkında ve gülüp geçiyor. Üstüne de “Lobster Man from Mars” (1989) gibi filmler yapıyor.

Richard Burton (1925-1984)

Bir zamanlar İngiltere’nin en iyi oyuncusu olan Burton, 601ı yıllarda kendini Elizabeth Taylor’ın kollarında ve sayısız B, C ve Z kategorisi filmlerde buldu. Çoğu zaman alkolün etkisiyle bu filmlerden arsızca para kazandı…

***

Dipnot: Masis sıcaklardan bunalıp hepten koptuğu ve hümanist “Beatles” filmlerine çattığı için “özümüze dönelim!” tadındaki bu yazı aslen Sinema dergisinin Aralık  1995 yılında yayınlanmış bir inceleme yazısı olup lezzetinden ve aradan geçen 13 yılın verdiği *Public Domain‘liğinden ötürü net ortamına klavye gücü ile aktarılmış olup internet üzerinden ilk defa ve sırf paylaşım amacıyla blogumuzda sunulmuştur.

Public Domain (PD): Halkın malı olmaktır.

Enter into public domain: Halka mal olmak yani telif hakkı sahibinin kalmaması, orta malı olma.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

5 Yorumlar

  1. ya bu trash dandik diye çevriliyor değil mi :)

  2. Her zaman eğer bir korku filminde çok fazla çıplaklık varsa o film çöptür derdim. Ve bunu benim keşfettiğimi sanırdım. Böyle bir tarz varmış be.

    Çok güzel bir yazı teşekkürler. Bir de en absürd/komik diyebileceğiniz 5-6 film yazabilir misiniz? (Gerçi bir çok film adı geçiyor ama yine de insan “en”leri merak ediyor)

  3. film film değilde yıl yıl ayırmak daha iyi olur bence.

    O yüzden senca sana hangi yılalrın yakın olduğunu söylersen bende biraz katkıda bulunabilirim.

  4. “Trash film” ile “b-film” arasinda yapmayan bir yazi olmus ama bu (cok guzel bir yazi olmakla beraber).

    Vincent Price ve Bela Lugosi’yi Trash filmlere dahil etmek ne kadar dogrudur bilemedim.

    “Trash” aslinda VHS oncesi donem filmleri icin biraz agir bir tabir kaciyor bence. Video ile beraber hakikaten artik olmayacak derecede ucuz filmlere verilen bir etiket “Trash film”

    Gercek 35mm film ile yapilacak bir butcesi olan filmler Trash degil, b-film olarak etiketlenmeli diye dusunuyorum.
    Ne dersiniz?

  5. Çöp filmde olsalar. Bazılarını son derece eğlenceli buluyorum. Yani beklentilerimizi yüksek tutmasakta bu filmlerde. eğlenmek ve hoş vakit geçirmek için izlenecek derecede filmler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: