Tunahan Kurt: ‘Festivallerde yönetmenleri uzun ve kısa olarak ayırmanın ırkçılıktan farkı yok’

Tunahan Kurt imzalı filmler önüme geldikçe izledim ve en son Tahtakurusu filmini izleyince de kendisiyle röportaj yapmaya karar verdim. Asıl mesleği polislik ama yılmadan kısa film çekiyor ve iyiye gidiyor filmleri. O yüzden bu kez sorularımı ona yönelttim. İyi okumalar.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Tunahan, öncelikle seninle ilgili bilgi alabilir miyiz? Devlet memurusun ve kısa filmler çekiyorsun bu yolculuk nasıl şekil aldı?

Merhabalar. Memur bir ailenin ikinci çocuğu olarak Mersin’in Silifke ilçesinde doğdum. Aslan Adanalıyım. Yedi yıldır polis memuru olarak çalışmaktayım. Evliyim ve Farabi isminde bir de oğlum var. Ortaokuldan beri kendince hikâyeler yazan birisiyim. Bu süreç büyüdükçe içimde bir yönetme aşkına dönüştü ama gelişen şartlar bu duruma çok fazla izin vermedi. Üniversite zamanında emanet kameralarla birkaç denemem oldu ama bunlar çok amatörce idi. Üniversite sonrası iş bulma kaygısı ve sinema yapma arasında sıkışıp kaldığım bir dönemde açılan polislik sınavlarına girdim ve kazandım. Bu kazanım benim için sinema yapmaya ilk kaçıştı çünkü kendi param ile kimseye hesap vermeden film denemeleri yapabilirdim. İlk maaşım ile bir makina alarak film yapmaya başladım. Mesleğe başladığım ilk yıldan beri yıllık izinlerimde kısa filmler üretmeye çabalıyorum.

Hayatta çektiğin filmleri de göz önüne bulundurursak daha çok hangi konulardan ilham alıyorsun?

Ben yaşadığı durumlardan, gördüğü olaylardan, mekânlardan ve karakterlerden etkilenerek üretim yapan birisiyim. Müdür filminde kendi yaşadığım bir durumdan yola çıkarken, Kar Kirazı’nda ise özürlü bir kızın bana bir bakışı ilham oldu. Tahtakurusu ise tamamen sinemayı dert edinmem ile ortaya çıkmış bir film. Özellikle direkt bana şu ilham olur diyebileceğim bir durum var diyemem. Bu zamana duruma göre sürekli değişkenlik gösterebilir.

Tahtakurusu üçüncü sayfa haberlerinden yola çıkarak yazılmış, çekilmiş hatta bize üçüncü sayfayı yaşatan bir film. Çıkış noktası neydi, bir haber mi, gerçek hayat mı?

Bu film aslında tamamen sinema kaygısı güdülerek yapılmış bir filmdi. Kar Kirazı filmimden sonra aklımda hep plan sekans bir film yapma isteği vardı. Bunun için kendimce hikâye ve kadraj denemeleri yapıyor ama içimdeki boşluğu dolduran ne kadrajı ne de hikâyeyi bulabiliyordum. Bu sürecin devam ettiği zamanlarda yaşadığım ev; oldukça bakımsız, soğuk duvarları, gıcırdayan kapıları, tutmayan pencereleri ile üst üste geçirilmiş bir gecekondu evine benziyordu. Ev arkadaşım, benim odamın gıcırdayan kapısından geceleri yatarken rahatsız olduğu ve yağlamam gerektiği konusunda uyarıda bulunuyordu ama bu durum beni rahatsız etmiyordu. Kapı gıcırtısı ile bütünleşmiştim iki yıl boyunca. Bir gün eve geldiğimde kapının yağlandığını fark ettim; bu durum benim garibime gitti çünkü bu sese o kadar alışmıştım ki o sesin evde olmayışı bende yabancı bir evde, yabancı bir odadaymışım hissi uyandırdı. Bir anda beynimde şimşekler çakmaya başladı; plan sekans çekmek istediğim filmin kadrajını bulmuştum. Kapının üstüne sabitlenmiş bir kamera, kapının açılıp kapanması ile pan yapacak, bu hareket ile kapının kadrajında kalan alanlarda ben de hikâyemi plan sekans olarak anlatabilecektim.  Bu fikir ile yapımcım da olan U. Deniz Terzioğlu ile senaryo üstüne çalışmaya başladık. Bir gecekondu evinin kapısından ne görebilirsek onu anlatmaya çalıştık. Hatta o zamanlar Doğu Kapı isimli kısa metraj senaryomuz ile Sinema Genel Müdürlüğü’nden destek almış olsak da biz Tahtakurusu filmini çektik.

Filmde kapı gıcırtısı ve şaryo hareketi hem dikkat çekiyor hem de fazlaca kullanılıyor, bunun bir anlamı olmalı, anlatmanı istesem…

Sinemada kapı gıcırtısı birçok yönetmen tarafından bolca kullanılmaktadır. Bu anlatmak istediğiniz konuya yüklenecek imgeleri güçlendirmek ile alakalı bir durum. Biz Tahtakurusu filminde şüphe duygusunu ve gerilimi seyirciye daha yoğun yansıtabilmek için kullandık. Filmde kapı on kez hareket ediyor ama bu hareketlerin 3 tanesi direkt insan teması ile olurken diğer hareketler esneme, pencere ve dış kapının açılması ile evin içinde oluşan hava akımının sonucunda. Kapının her bir hareketi bizi filmde bir sonraki kadraj yaşayacağımız olaylara hazırlıyor aslında yani kapıda bir hareket varsa bir durum yaşayacağımızın ilk habercisi bu oluyor.

Sükut tam da bir Adana güzellemesi, insanın yaşadığı şehri sevmesi, övmesi üzerine içsel, değişik ama bir yandan da sabit bir göz. Nuri Cihan Özdoğan ile çalışmışsınız, ona da sormuştum sanırım beraber çalışma durumunuzu. Destek devam ediyor mu, kısa filmciler dünyasında destek oluyor mu?

Senaryosunu ve yönetmenliği Nuri Cihan Özdoğan ile yaptığımız ve bizi festival süreci ile tanıştıran ilk filmimiz. Kırık bir duvar aralığından sabit kadraj izlediğimiz bir hikâye. Bu filmde de aslında kameramız bize hareketli çekimlere imkân verecek güçte olmadığı için sabit kadrajda yazdığımız bir film. Nuri Cihan ile bu filmden sonra her projemizde birbirimizi ilk haberdar eden kişiyiz. Senaryolarımız ve fikirlerimiz ile ilgili ilk günkü heyecanla neredeyse her gün konuşmaya beyin fırtınası yapmaya devam ediyoruz. Birbirimize maddi ve manevi anlamda destek sağlıyoruz. Kısa filmciler çok zor şartlarda film yaptığı için aslında hepimiz birbirimizin sorunlarını çok iyi anlayabiliyoruz. Ben elimden geldiğince kısa film ile uğraşan arkadaşlara ekipman ve senaryo konusunda destek sağlıyorum ama Nuri Cihan dışında bu konuda bir başkasından çok fazla destek gördüğüm söylenemez.

Filmlerinin çekim mekânı Adana’da mı çoğunlukla… Bu zorunluluktan mı istekten mi?

Çekim mekânları genelde Adana oluyor. Sukut, Babam Uçak, Müdür ve Kar Kirazı filmlerini Adana’na çektim. Bunun başlıca nedeni film maliyetleri. Kar Kirazı filmini aslında Kars atmosferine uygun yazmıştım ama bu coğrafyada kısa filme destek bulmak çok zor. Ben de filmi Toros Dağları’na yakın Karaisalı ve Aladağ arasında kalan bir bölgede çektim. Kendi memleketinde insan bazı şeylerin maliyetini düşürebiliyor. Ulaşım, konaklama vb. Ama son filmimiz Tahtakurusu’nu İstanbul’da stüdyoda çektik. Çünkü filmin kadrajına uygun olan ve dış kapıyı gören açıda bir kapı bulamadık. Bu da filmin maliyetini oldukça yükseltti.

Müdür filmi insana yüklenen anlamları nasıl kullandığıyla ilgili bir çalışma olmuş. Kapanmış bir maden ocağında müdür denilen kişi aslında bekçilik yapıyor ve konumunu sağlam bir şekilde korumaya çalışıyor, bunun çıkış noktası neydi?

Öncelikle tüm filmlerimi bu kadar dikkatli izlemeniz beni çok mutlu etti. Müdür filmi, Nuri Cihan Özdoğan’ın da benim de en sevdiğim filmimdir. Ondan daha samimi bir film daha yapabilir miyim bilmiyorum. Bu maden ocağı, benim köyümün içinde bulunan kapanmış bir yer. Ocağın hemen önünde babamın işletmesini yaptığı bir yol üstü lokantamız var. İzinli günlerimde babamın emeklilikten sonra işletmeye başladığı lokantada ona yardım ediyordum ve bu zamanlarda kendimi çok fazla sorguluyordum Çünkü babam bana sürekli işyerinin patronu gibi davranıyor olsa da ben akşama kadar bulaşık yıkıyor, masa siliyor ve boş tabakları topluyordum. Babam aslında beni işletmede tutmak için önemli bir kişi gibi göstermeye çalıyordu ve bu sorumluluk beni işletmeye karşı daha bağımlı hale getiriyordu. Müdür filminin çıkış noktası bu oldu. Ahmet, kapanan işletmeden ayrılarak köyüne dönmek üzere iken patronu ona; bu işletmenin müdürünün artık kendisinin olduğunu ve işletmeden bir cıvata dahi çalınsa kendisinden bileceğini söyleyerek ona bir misyon yüklüyor. Sıradan bir maden işçisi olan Ahmet de bu sıfatı kendisinde görmekten mutlu oluyor. Çünkü kendisine bu zamana kadar biçilen en güzel sıfat. Bu yüzden artık kendisinden başka kimsenin çalışmadığı bu işletmeye gelen ya da telefonla görüştüğü kişilerin kendisini bekçi olarak lanse etmesini kabul etmiyor ve kravatını asla çıkarmıyor. İşletmeden eski eşyaları çalmaya gelen hırsızla girdiği mücadele aslında onun müdür değil de bekçi olduğunu hatırlatmak için ama Ahmet buna rağmen hala kendisine yüklenen sıfattan kurtulmuyor belki de kurtulmak istemiyor. Bu filmde aslında patron benim babam, müdür sıfatı yüklenen Ahmet de benim ve hırsız da aslında lokantaya gelen ve benim bulaşıkçı ve garson olduğumu hatırlatan müşteriler.

Film çekmek için maddi kaynağı nereden buluyorsun, nasıl yaratıyorsun?

Türkiye’de kısa filme sponsor bulmak çok zor. Son filmim Tahtakurusu’nun yapımcılığını; Kadraj Yapım (Hasan Köroğlu) ve Visualfocus Film (Orhan Koçek ve U. Deniz Terzioğlu) üstlendi. Çoğu kısa filmci bu konuda benim kadar şanslı değil. Kendileri ulusal ve uluslararası arenada birçok ödül almış proje yapımcıları olmalarına rağmen Tahtakurusu’nun dilinin ve anlatımının sinemaya değer katacağını düşündükleri için sahip çıktılar. Kendilerine sizin aracılığınız ile tekrar şükranlarımı sunmak istiyorum. Kendi başıma asla yapamayacağım maliyette bir filmdi. Bunun dışındaki filmlerimi ya kredi çekerek ya da para biriktirerek gerçekleştirdim. Genel olarak maddi konularda çok sıkıntı yaşadığımız için filmin yazım aşamasında en az maliyette çekebileceğimiz şekilde yazmaya çalışıyorum.

Bundan sonra film çekmeye devam edecek misin, uzun metrajlı film çekme fikrin var mı?

Film çekmek benim için yaşama devam etmekle eşdeğer bir süreç. Nefes almaya devam ettiğim sürece film yapmaya devam etmek istiyorum. Çünkü kendimi en özgür ve en mutlu hissettiğim anlar bu koşuşturmanın içinde olduğum anlar. Uzun metraj yapmak çoğu kısa filmcinin hayalidir. Benim de 2 yıl içerisindeki ilk hedefim bu. Şu an U. Deniz Terzioğlu ile senaryosunu yazdığımız ve Ankara Film Festivali Senaryo Geliştirme Bölümü’nde on senaryo arasına girerek finale kalan Doğu Kapı isimli bir projemiz var. (Daha önce kısa metraj olarak destek alıp çekmediğimiz ve sonra uzun olarak yazdığımız bir proje.) Nisan ayındaki Ankara Film Festivali Finali ve Antalya Film Festivali’ndeki derecemize göre uzun metraj için kendimize bir takvim belirleyeceğiz.

Film çekme koşullarını nasıl yaratıyorsun, ön çalışma, hazırlık vs. Memur olduğun için soruyorum.

Türkiye’de polis memuru olmak birçok fedakârlık gerektiriyor. Diğer memurlardan çok daha fazla çalıştığımız bir gerçek. Ülkemiz birçok sıkıntılı zamanlardan geçti ve bu zamanlarda sürekli görevde olan kurumlardan biriydik. Kapanan izinler, çıkış verilmeyen mesailer, vb. ama bunların hiçbiri sinema yapmak istemenize engel değil. İran sinemasına koyulan yasaklar, onları günümüzdeki duruma getirdi. Yönetmenler film yapmaktan asla vazgeçmedi. Hatta bu zorluklar onları daha da güçlendirdi. Ben de mesleki olarak ne kadar çok çalışırsam kendimi sinemaya karşı bir o kadar güçlü hissediyorum. Asla televizyona bakmıyorum, kolay kolay kafe ya da benzeri mekânlarda vakit öldürmüyorum. Bulduğum her fırsatta kendi odamda sinema ile ilgili çalışmalarıma devam ediyorum. Bir nevi sosyal intihar diyelim, beni mutlu kılan bir sosyal intihar. Filmin kâğıt üzerinde hazırlık aşaması bittikten sonra haftalık izinlerimde mekân ve oyuncu seçimleri ile ilgileniyorum. Yıllık izinlerimde de filmlerimi çekiyorum. Son 5 yıldır gerçekten bir tatil yaptığımı hatırlamıyorum ama şikâyetçi de değilim.

Kısa film festivalleri çokça yapılıyor, neredeyse her yerde bir festival var, bu çoğalmayı neye bağlıyorsun. Festivallerin faydası neler oluyor siz kısacılar için?

Günümüzde nerdeyse her belediye bir festival ya da yarışma yapmaya başladı. Ben bunların sinema için yapıldığını düşünmüyorum. Bunlar genelde siyasi reklamlar için yapılan çalışmalar ama dereceye giren filmlere maddi destek sağlaması biz fon arayan kısa filmcileri mecburen bu festivalleri takip etmeye sevk ediyor. Ben son filmim Tahtakurusu’nu bu tarz festivallerden elimden geldiğince uzak tutmayı planlıyorum.

Festival takip ediyor musun, etkileşimi nasıl buluyorsun?

Özellikle Türkiye’de ve dünyada birçok festivali sosyal ağlar üzerinden sıkı bir şekilde takip ediyorum. Türkiye her ne kadar belli bir düzeye gelmiş olsa da Avrupa’nın çokça gerisinde olunduğumuz da bir gerçek. Türkiye’de en iyi olarak lanse ettiğimiz festivaller dahi dünyada B plus klasmanında.

Kısa filmciler açısından dilediğin, düzelmesini istediğin şeyler nelerdir?

Türkiye’deki bazı festivaller, kısa film yönetmenlerine karşı konaklama ve ulaşımda farklı bir tutum içine girebiliyor. En son Adana Film Festivali’nde kısa film yönetmenleri ayrı bir otelde ağırlandı, festivalden bir gün önce başka bir salonda ödül töreni düzenlenerek otellerden çıkış yaptırıldı. Benim gözümde yönetmenleri uzun ve kısa olarak ayırarak farklı şartlar sağlamanın ırkçılıktan farkı yok. Umarım festivaller bu duruma bir an önce dur diyebilirler.

Son olarak neler söylemek istersin?

Sinemaya gerçekten değer veren yarışmaların ve festivallerin çoğalması ümidi ile… Kıymetli sorularınız için teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir