Türk Sinemasında Korku Filmleri

Hepimiz izlemeye bayılırız ama sinemacılarımız hiçbir zaman korku filmi çekmeye hevesli olmadı. Çünkü örneklerin tamamının Anglo Sakson kültürüyle yoğrulduğu hikayeleri bize uydurmanın ve oluşacak gülünç durumları önlemenin zorluğunun yanı sıra, teknik kabiliyetler bakımından da bu tür filmler çekmek için çok yetersiz bir iklim mevcuttu. Yine de bir elin parmaklarıyla sayılabilecek azlıkta denemeler yapılmadı değil. Drakula İstanbul’da‘nın sınırlı önemini saymazsak korku türünde kült olmuş bir filmimiz henüz yok.

Türk Sineması, korku ve fantastik türüne iyi sayılabilecek bir başlangıç yapmış ve Drakula İstanbul’da ile hem teknik, hem de anlatım açısından oldukça yüksek bir çıta tutturmuştur. Aslına bakarsanız, ilk Türk korku filmi Aydın Arakon’un yönettiği, 1949 yılı yapımı Çığlık adlı filmdir. Esrarengiz ve boş bir konakta geçen daha çok atmosfere dayanan bir filmdir ve ne yazık ki hiçbir kopyası günümüze kadar ulaşamamıştır.

Drakula İstanbul’da ise etkili hikaye anlatımı yanında bazı ilklere de imza atmıştır. Dünya sinema tarihi açısından bir ilk olan, sivri dişleri gözüken ve insanları boynundan ısırarak kanlarını emen ilk vampir bu filmdedir. Duman yaratmak için tüm set ekibinin hep birlikte sigara içerek üflemesi gibi acıklı ve zahmetli çarelerle yapılan bu film gişede iyi iş yapmasına rağmen gerektirdiği planlama ve teknik yükler sebebiyle, yapımcıların türe ilgi duymasına değil, bu türde eserler vermekten uzak durmasına yol açtı. Yine farklı eleştirmenler tarafından korku türüne ait olarak kabul edilen ilk yapıtlardan biri, 1954 yapımı, yönetmenliğini Orhan Erçin’in yaptığı Ölüm Saati adlı filmdir.

Genel izleyici tarafından en çok bilinen ve ilk zannedilen Türk korku filmi ise Metin Erksan’ın 1974′de çektiği The Exorcist replikası Şeytan‘dır. Metin Erksan verdiği röportajlarda, Şeytan filmini dönemin şartlarının gereği çektiğini söylüyor:

“Avrupa’da ve Amerika’da bu film iyi gişe yapmıştı. Ve bu fikir Saner Film’in sahibi yapımcı-yönetmen Hulki Saner’den çıktı. Bu teklifi yalnızca ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemde gelmesinden dolayı kabul ettim. İzleyici toplayan bir film olabilirdi. Ama gereken ya da umduğumuz gişeyi yapamadı. Ama bu diğer filmler için geçerli olmayabilir. İyi gişe yapabilirler. Ama ben korku tarzına Türk halkının çok sıcak baktığı kanısında değilim. Belki bu yüzden korku türü az çekildi. Halkımız daha çok güldürü ve diğer türleri daha belirgin olarak kanıksıyor”

Şeytan filmine baktığımızda yapımın en ilgi çekici tarafı, Hristiyan imgelerinin İslami imgelere nasıl çevrildiğidir. Korku filmleri konusunda tüm sinema yazarlarının aksakalı olan Giovanni Scognomillo, Şeytan filminin bazı sahnelerinin uyarlamada başarılı olurken bazı sahnelerde bu başarıyı elde edemediğini söylüyor.

Rahmetli sinema yazarı Sadi Konuralp’ın bir kopyasını bulup gün ışığına çıkardığı kayıp bir Türk korku filmi daha vardır; Yavuz Yalınkılıç’ın 1970′de çektiği Ölüler Konuşmaz ki… Genç yaşta yitirdiğimiz sevgili arkadaşımız, sinema araştırmacısı Sadi Konuralp (1964-2003) kenarda köşede kalmış bir film deposundan bulup çıkarmış, topluma kazandırmıştı. Büyükada’da geçen bir hortlak öyküsü anlatan film, kült oyuncu Aytekin Akkaya’nın da ilk filmlerinden biri olma özelliğini de taşıyor.

Film kasabaya yeni gelmiş genç bir çiftin faytonla tekinsiz bir malikâneye gitmesiyle başlar. Arabacı atları deli gibi sürmekte ve devamlı ayın 15′i olduğundan bahsetmektedir. Arabacı, genç çifti konaklayacakları malikâneye bırakıp, ücret bile almadan hemen oradan kaçar. “Adem Bey’in konağı” olarak anılan ve Adem Bey’in vasiyeti üzerine ücretsiz otele dönüştürülmüş olan bu malikanede yalnızca karalara bürünmüş, Hasan adlı bir kahya yaşamaktadır. Hasan, eski sevgilisinin portresi olduğu anlaşılan bir tabloya adeta tapmaktadır. Genç çift, gece eve giren şapkalı, pardösülü garip bir adam tarafından öldürülür. Bu garip adam aslında civardaki mezarlıktan kalkmış bir hortlaktır ve bu hortlak, her ayın 15′inde ortaya çıkarak cinayetler işlemektedir. Kasabaya yeni atanan öğretmen Sema da aynı malikâneye yerleşir ve aynı dehşete maruz kalır…

Görüldüğü üzere, 1950′lerden 80′lere kadar kendi folklorumuzdan beslenen tek bir film bile çekilmemiş ve çekilen bir avuç korku filminin tüm esini Batı’dan gelmektedir. 80’lerde video için çekilen Lanetli Kadınlar, Şeytan Kızlar, Manyak, Şok, Biri Beni Gözlüyor gibi gerçekten kötü  bazı taklit denemeleri görmezden gelip de Okul ile başladığını varsaydığımız “Yeni Türk korku sineması” giderek artan sayıda örnekler veriyor ama henüz İspanyollar ya da Asyalıların yaptığı gibi bir stil ya da üslup birliğinden bahsetmek imkansız. Çünkü bu konuda diğerlerini de etkileyecek kadar güçlü bir film çıkarabilmiş değiliz.

Yıllarca unutulan tür, 2000’lerin başında Sinan Çetin’in yapımcılığını yaptığı, Durul ve Yağmur Taylan biraderlere ait Okul filmi ile diriltildi ama orada da tür diriltme çabasından ziyade, yeniden moda olan ‘slasher’ların yerli bir örneğini yaparak para kazanma hevesi vardı. Okul haksız bir şekilde “İlk Türk korku komedisi” olarak pazarlandı ama ne korku ne de komedi olarak bir ilk değildi elbette…

SutKardesler 1 İlk Türk Korku Komedisi? Sinan Çetin Dario Argento

Korku değil, korku–komedi olacak derseniz orada da ilk olma hakkı, yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın aynı isimli romanından uyarlanan, 1976 yılı yapımı Süt Kardeşler: Gulyabani filminin olmalıdır. Eğer bu ilgiyi zorlama bulan bir okursanız o zaman Bülent Kayabaş’ın “Timur Frankenstayn” olarak karşımıza çıktığı, dedesinden kalma bir tıp kitabını bulan genç Timur’un, korkunç bir insan azmanı yaratmasını anlatan bir “Young Frankenstein” remake’i Sevimli Frankeştayn filmi ilk Türk korku komedisi olma hakkını kazanacaktır.

Hasan Karacadağ’ın [email protected]‘si de “ilk korku filmi” olma iddiasıyla gelen başka bir yapım. Korkutma konusunda epey zengin olan doğu folklarında ve İslam mistizminden beslenen film gösterime girmeden önce büyük sükse yapmış ve bu sayede epey de bilet satmıştı. [email protected] hiç çekinmeden “ilk Türk korku filmi” olduğunu iddia ediyordu ve bırakın seyirciyi, sinema yazarlarının çoğu da bu iddiaya katılır gibi görünüyordu. Filmin pek bir numarası yoktu aslına bakarsanız. Kairo adlı bir Asya korkusunun sekans sekans kopyası olan, aşırı kötü oyunculuklarla dolu ve bağırış çağırıştan medet uman bir filmdi ilk [email protected]… Fakat 540.000 seyirciye ulaşarak karlı bir işe dönüştü ve ikinci film için kollar sıvandı. Karacadağ’ın bir sonraki filmi ise Semum oldu.

Semum, [email protected]’ye nazaran çok daha başarılı, eli yüzü düzgün bir işti ama oyunculuk anlamındaki sorunlar devam ediyordu. Aslında filmin öyküsü kendi içinde tutarlı ve ağır da olsa sağlam bir işleyişe sahipti ama senaryonun geneli bazında baktığımız zaman Semum biraz kafası karışık bir filmdi. The Amityville Curse, The Exorcist, The Shining, Constantine, Rear Window, The Skeleton Key, Pet Sematary, PumpkinheadSemum bazı anlarda bu filmlerle güçlü bir etkileşime giriyor, içlerinden birine benzemek yerine bir kolaj oluşturmayı deniyor ve belli bir ölçüde de olsa bunu başarıyordu. Ama keşke Karacadağ, korku sinemasının 70 yılda bulduğu ve oturttuğu tüm klişeleri, oyuncak dükkanına düşmüş bir çocuk gibi tek bir filmde harcamaya kalkmasaydı. Gücünü doğu öykülerinde alan ve İslami referansa sahip böyle bir filmde dahi Paganist bir sembol olan 13* rakamının rol alması “eh yani artık!” dedirtiyor…

Hasan Karacadağ [email protected] 2’de ilk filmindeki reçeteyi tek bir değişiklikle aynen uyguluyor. Din kaynaklı bir korku temasını çıkış noktası olarak ele alarak tıpkı [email protected]’de olduğu gibi bunun “ilk Türk Yaratık filmi” olduğunu iddia ediyor ve daha çekimleri yeni başlamış bir filmin post yapım sürecini güçlü bir biçimde başlatıyordu. Fısıltı gazetesi bu defa iyi çalıştı ve film ilk birkaç günden sonra tüm seyircisini kaybetti. [email protected] 2 neresinden tutsanız elinizde kalacak kadar kötü bir filmdi ve her şeyden önce bir senaryoya sahip değildi. Bu anlamda Türk sinema seyircisinin yerli üretim korku filmlerine karşı bir mesafa almasına bile yol açtığını söyleyebilirim…

Okul’un yönetmenleri Durul ve Yağmur Taylan Biraderler 2006 yılında çok daha başarılı bir gerilim ile karşımıza çıktılar: Küçük Kıyamet… Gerçek bir “Türk korkusu” olan film, öyküsünü, düzgün oyunculuklarla ve acelesi olmayan bir tempo içerisinde anlatıyor, merak duygusunu finale kadar yükselterek ve sonunda müthiş bir şekilde çözümleyerek izleyeni gerçek bir doyuma ulaştırıyor.Türkiye’de yaşayabilecek karakterler ve yaşanabilecek mekanlar ile bize ait olma duygusunu pekiştiriyor.

cats3 Küçük Kıyamet (2006) Taylan Biraderler Şeytan Ölüm Saati Ölüler Konuşmaz ki Okul Metin Erksan Küçük Kıyamet Gen Drakula İstanbulda D@bbe Çığlık

Film ayrıca son derece başarılı ışık ve set kullanımı ile de dikkatleri çekiyor ve hem korku türünde hem de tür dışında da başarılı olan bir yapım haline geliyor. Senaryo ise ilk defa ve çok başarılı bir şekilde, Türk halkının 1999 yılından beri en büyük yaşamsal korku tetikleyicisi olan “deprem” kabusunu gerçeküstü bir boyuta taşıyarak aktarıyor. (Kişisel bir not olarak bu satırların yazarının 1999’da deprem gecesinde ve o günden bu yana halen Gölcük’te yaşadığını belirtmek isterim)

2010 yılında ise bir başka “ilk” olma iddiasındaki korku filmiyle karşılaştık; Ada: Zombilerin Düğünü… Aynı zamanda Siyad’lı sinema yazarları olan Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün elinden çıkan filmin, çekim aşaması kendisinden daha eğlenceli ve ilginçti. Sosyal medya üzerinden epey konuşulan bu sürecin sonu ise pek iç açıcı olmadı. Ada, ilhamını özellikle 3 filmden; Cloverfield, [REC] ve Diary of the Dead‘den almış ama onlar kadar güçlü ve denenmemiş fikirlerle dolu değil… Onlarca Zombi filminde gördüğümüz kaçma ve kovalamaca anları dışında pek bir numarası yok… Sadece bu kez kaçanlar bizim vatandaşlarımız! “Fantastik ortamda kalmış Türk” klişesi üzerinden espri yapma hevesi filmin dokusuna epey zarar veriyor…

Yazarken fark ediyorum ki, son 10 yılda pek çok korku filmi çekilmiş ama bunları ancak yazarken hatırlayabiliyoruz. Gomeda, Gen, Araf, Büyü gibi başarısız örnekler çoğunlukta… Çağan Irmak’ın televizyon için çektiği ve DVD’si de basılan Kabuslar Evi hakkında ise kararsız düşüncelere sahibim. Aşırı duygusallığa yenik düşmüş bu hikayelerin bazıları oldukça iyi korku örnekleri olmayı başarıyordu. Seni Beklerken ve Onlara Dokunmak bölümlerinin mutlaka izlenmesi gerektiği kanaatindeyim.

Üretim artmasına rağmen iyi film yapma sıkıntısı halen devam eden bu iklimde Alper Mestçi ilk filmi Musallat ve devamı olan Musallat 2: Lanet ile hem ilgi topluyor hem de türün devamlılığı açısından umut vaat ediyor. Anlıyorum ki, Alper Mestçi finalinde sürpriz barındıran Alacakaranlık hikayeleri anlatmayı ve bunu Türk, doğu folkloruyla bezemeyi seviyor. Büyük anlamda amaçladığı sonuçlara ulaştığını söyleyebiliriz. Filmleri görsel anlamda da büyük ödüller vaat ediyor ama her iki filmde görülen bir senaryo sıkıntısı mevcut. Anlatılan hikayeler bir uzun metraja yetecek nefeste değil ve bu da tekrarlara ya da hikayeyi ilgilendirmeyen durumlar göstermeye yol açıyor.

Mestçi’nin iki filminde de sinemamızda gördüğümüz en etkileyici ve doğal olarak en korkutucu anlara rastlıyoruz. İlk Musallat’taki leğenin içindeki medyum çocuk ve devam filminde gördüğümüz cin çarpması sahneleri… Bu başarıyla çekilmiş sekanslar bir gün gerçekten iyi yazılmış bir senaryoda birleşirse bir başyapıt kazanacağımız şüphesiz. Her şeye rağmen Musallat filmleri “Türk korku sineması” için en doğru reçeteye sahip yapımlar gibi görünüyor.

Yazıyı bitirirken 80’ler video furyasında çekilenleri bile aratacak kadar kötü bir ‘modern’ korku filminden bahsetmeden olmaz: Mühürlü Köşk!

Mühürlü Köşk, perişan bir yapım. Filmin gayet uyduruk ve “esinlenmiş” hikayesinde, küçük bir kanunsuzlar çetesinin polisten kaçarken sığındıkları bir köşkün perili çıkması ve başlarına ölümcül kötülüklerin musallat olmasını izliyoruz.

B sinemasına tutkulu bir sinemasever olduğum için Mühürlü Köşk benzeri filmler video piyasasında sık sık karşıma çıkıyor. Bunlar genellikle büyük bütçe filmlerin erotizm dozu yüksek beceriksiz ve komik taklitleri. The Lord Of The G-strings, Missionary Position Impossible, Twinklight, Forrest Hump gibi pek çok örneğini sayabileceğim bu janranın, yapıldıkları ülkelerde dahi sinema salonlarının kıyısından köşesinden geçmediğini, ancak bazı “tür” festivallerinde ve DVD’de “meraklısına özel” bir şekilde seyirci karşısına çıkabildiğini belirtmem gerek…

Tabi Mühürlü Köşk yukarıda yazdığım filmlere ancak uyandırdığı “olmamışlık” hissi açısından yaklaşıyor. Çünkü bu filmin bir spoof / parodi olma çabası yok. Kendisini gayet ciddiye alıyor. Taklit ettiği onlarca film var ama özellikle bir filme benzemiyor. Fakat berbat senaryosu, biçare oyunculukları ve TV dizilerinde gördüklerimizden bile beceriksizce uygulanmış “After Effects” mamulü illüzyonlarıyla kendisi bir parodiye dönüşerek tam da bahsettiğim “kötü” filmlerden biri olup çıkıyor. Filmi sinemada izlememiş olsam ve bu gereksiz kendini ciddiye alma çabası olmasa aslında ortada eğlendirici bir B potansiyelinden bahsetmek mümkün olabilirdi.

Filmde en eğlendiğim kısımlar ise “ara beni, boya beni” reklamlarıyla hatırda kalan eski dansöz Sibel Gökçe’nin sahneleri oldu. Sapına kadar Anglo Sakson bir hayalet olarak memleket topraklarında saşkın şaşkın dolanması fenaydı. Hele de havada uçtuğu sahnelerdeki “acaba düşer miyim?” korkusu… Murat Yatman’ın oynadığı “Warlock” edasıyla ortalarda dolanan Karabasan tiplemesi de boğazıma mısır kaçıracak kadar şahane idi! Gerçek bir ham film israfı…

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

2 Yorumlar

  1. Kutlug Ataman’in Karanlik Sular’ini unutmamak gerek. Kucuk Kiyamet’le birlikte kayda deger tek korku filmimizdir.

  2. Macera yolu 1974

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: