Türk Sinemasının Eleştirisine Katkı (4)

6. Eleştiri Üzerine

Yayınlanmaya başladığından beri takip etmeye çalıştığım Haftalık Online Film Kültürü Dergisi “Arka Pencere”nin 324. sayısında “Netflix Geldi de Ne Oldu?” başlıklı, imzasız bir yazı çıktı. Yazıyı kim yazmış olursa olsun, normalde beğendiğim, takip ettiğim biri olduğu açık. Ama o yazıyı hiç sevmedim çünkü iyi niyetli olmadığını düşünüyorum. İşte o yazının son iki paragrafında; son 1 aydır, özellikle sosyal medya kanalları (twitter ve facebook) üzerinden SİYAD üyesi çeşitli sinema eleştirmenlerimizden duyduğumuz ortak bir serzeniş dile getiriyordu. Neydi bu serzenişin özü? Türkiye’de kaçak film izleme işinin almış yürümüş olması. Şimdi yazının o son iki paragrafından hareketle; konuyu biraz tartışmaya açmak, görüşlerimi açıklamak ve sinema eleştirmenliğinin durumu ve kaderiyle ilgili naçizane birkaç kelam etmek istiyorum. Hiç kimseyi incitmek gibi bir amacımız yoktur. Sürç-i lisan eylersek, affola…

Aslında “Türk Sinemasının Eleştirisine Katkı” serisinde “Film Eleştirmenleri” adıyla çoktan çıkması gereken bu yazıyı çok ihmal ettim. Bugüne nasipmiş. Haydi başlayalım.

SUÇLAR, KABAHATLER VE KAÇAK/KORSAN FİLM İZLEMEK

Kaçak ya da yaygın olarak kullanılan tanımlamayla “korsan” film izlemek (ahlâken) doğru değildir. Kabul. Zaten herhangi bir şeyin korsanı makbul değildir. Orada mesele yok. Bir suç mudur bu, yoksa kabahat mi, işte burası tartışmalı. Peki, nelerin korsanı vardır? Tüketimi büyük bir talep yaratan, üretimi yüksek maliyetli olmayan ve getirisi olan (net kâr yaratan) her şeyin. Evet her şeyin! Sanatsal faaliyetlerin içinde en belirgin korsan üretim hareketliliği; kitap, müzik ve filmlerde görülür. Yine bu 3 ürün için, “dijital” korsan üretimler ve paylaşımlar mevcuttur. Adamın yıllarını verip yazdığı ve çok zor koşullar altında yayınladığı kitap, bir de bakarsın e-kitap oluvermiş, mecralara ücretsiz akmış bile! Ya da dünya çapında bir sanatçının son bestesi illegal yollarla Youtube’a sızdırılmış ya da Hollywood’un bilmem kaç milyon dolara çektiği son blockbuster net’e düşmüş. Yasal hakları elinde tutan üreticiye karşılığı ödenmeden tüketme fırsatı ortaya çıkmış yani. Şimdi tam bu noktada (potansiyel) tüketici, ahlâki/etik karar alıp almamak arasında bir seçim yapmak durumunda kalır. Bu karar neye göre alınacaktır? İşin bam teli burasıdır.

Ben uzun yıllar “beyazperde.com” adına sinema eleştirmenliği yaptım. Bilmeyenler için durumu kısaca özetleyeyim. Film eleştirmenlerine vizyona girecek filmler için basın gösterimleri yapılır (artık sayıları azalmış olsa da devam edegelen bir uygulama). Kim tarafından? Filmin dağıtımcısı tarafından. Basın gösterimi ne zaman yapılır? Genelde filmin gösterime girmesinden birkaç gün önce (maksimum bir iki hafta önce) yapılır. Film eleştirmenlerinin yazılarını, çalıştıkları kuruma film vizyona girmeden önce yetiştirebilmeleri için. Bu gösterimler ücretsizdir. Yani basın gösterimine katılan eleştirmen izlediği film için para ödemez (ödese katılır mıydı, o da ayrı dava). Filmi gösterim kopyalarından biriyle bir sinemada, yani beyazperdede, ücretsiz izleme fırsatı yakalar. Ben beyazperde.com’un film eleştirmeniyken (sinemada) yapılan basın gösterimlerinde böyle yüzlerce vizyon filmi izledim. Bilen bilir, hemen hemen hiçbir basın gösterimini kaçırmazdım. Bir de yerli filmler için gala yapılır ve bir gala söz konusu olduğu için yani koltuk sayısı kısıtlı olduğu için, galaya gidecek kişi (davetiye ya da başka bir yöntemle) kayıt altına alınır. Ben böyle çok sayıda galaya da katıldım.

Peki diyelim, eleştirmen basın gösterimini kaçırdı. Nasıl izleyecek gösterime girecek filmi? Sonuçta yazı yazması lazım. Dağıtımcı ile arası iyiyse, dağıtım şirketindeki gösterim odasında izleyebilir (benim bu yöntemle izlediğim film çok oldu). Gösterime girdiğinde sinemada herkesle beraber izleyebilir (yazısı gecikebilir, ama olsun). Sinemada izleyen ayrıcalıklı bir kısım o sinemaya da para ödemiyor ha. Cebinden para çıkmayan yazarlar var (bir kartı, bir forsu var yani). Gösterimi kaçıran eleştirmen filmi izlememeyi tercih edebilir, “başlarım böyle filme, yazmıyom yazı mazı” der. Para kazanılan ve belirli sorumluluklar taşınan bir iş ise ve çok saygın ve vazgeçilmez biri değilsen, bu yöntem pek yemez. Eğer çalıştığı kurumda filmi izleyen başka bir eleştirmen varsa ona paslayabilir (En güzeli). Korsan bulup izleyebilir. Oooo, tehlikeli sular. Ve daha aşağılık bir iş yapabilir. Filmi izlemeden (sanki izlemiş gibi) kritiğini yazar. Biz de gördük böyle basın gösterimine gelmeyip de, derme çatma İngilizcesiyle imdb’den ‘external reviews’ okuyup da eleştirisini yazanları. Neyse, dedikoduya gerek yok.

Şimdilerde Amerika’da çoktandır uygulanan bir yöntem daha ortaya çıktı, vizyona girecek filmi önceden yasal bir şekilde seyretmek için. Özellikle yerli film yapımcıları, eleştirmenler filmi izleyebilsin diye internette bir yere yüklüyorlar, sana özel bir şifre geliyor, sen onunla filmi online izleyebiliyorsun. Tekrar ediyorum bu yöntem yasal. Artık bazı festivallere katılmadan orada ilk kez gösterilen filmlerin nasıl olup da bazıları tarafından izlenebildiğine dair soru işareti bulutlarınız varsa, büyük ölçüde dağılmıştır. Artık birçok festival ön jürisi (hatta bazen ana jüriler) filmleri bu yöntemle seyrediyor. Yani “Arka Pencere”deki yazıda küçümsenen, hor görülen yöntemle. Televizyondan ya da bilgisayardan…

Uzun yıllar önce televizyonda haftanın filmlerini değerlendirdiğim bir programa katılıyordum. Her programı, Istvan Zsabo’nun “Sinema filmi sinema perdesi için yaratılmıştır. Bir sinema filmini küçük cam bir ekranda görmek, muhteşem bir yağlıboya tabloyu posta pulunda görmeye benzer. Sevdiğiniz oyuncuların, yönetmenlerin sinema filmlerini sinema perdesinde izleyiniz” sözleriyle bitiriyordum. Ben de biliyorum, herkes biliyor sinema perdesinde izlemenin büyüleyici bir deneyim olduğunu yani. Ama bunu söylerken insanları kırmamak gerekir. Ya imkânlar el vermiyorsa sinemada izlemeye? Filmi izlemek için beş kuruş para vermeyince açıktan sallamak kolay. “Aman sinemada izleyin”. İzleyelim ama imkânımız varsa izleyelim. Ne festivalde kaldığın yere, ne ulaşımına, ne yediğin yemeğe para ödüyorsun, ne festivalde ya da basın gösteriminde izlediğin filmlere, ondan sonra ahkâm kesmek kolay. Tok açın halinden anlamıyor. Geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım, İstinye Park’ta “Star Wars” 32 TL’ydi be! İki kişi 64 TL! Başka bir sinemada izledik tabi. Ondan sonra eleştirmenin yazısına bakıyoruz, “aman diyem ha bu filmi IMAX izleyin!…” diye not düşmüş. Bir de bu konu var. İzlediğimiz IMAX’ler IMAX bile değilmiş yahu! Araştırınca öğreniyoruz bunu. Zaten bize IMAX diye kakalanan çoğu film, kısmi IMAX’miş. IMAX’lerde lokal gösterim olanakları (perde, projektör vb.) nedeniyle hatırı sayılır görüntü kayıpları oluyormuş. Teknik konu, sonra bir yazıyla detaylı anlatırım, Amerikan basınında bunlar tartışılıyor. Yani daha çoğu gösterimci bizim paramızın asıl karşılığını vermiyor, veremiyor ki? Şimdi “Arka Pencere”deki yazıyı kaleme alan eleştirmenimiz “Tarantino yeni filmini 70 mm. çekmiş, sen bunu netten indirip bilgisayar ekranında ya da televizyonunda izleyip de kendine çekinmeden ‘sinefil’ diyemezsin” yazmış. Bu filmi hangi sinemalarda layıkıyla 70 mm. izleyebileceğiz acaba? Kaç babayiğit sinema var bu işi bitamam hakkını teslim ederek yapabilecek koca ülkede acaba? Üç mü beş mi? Bırak onu ya, bu sinemada izlenmesi gerektiğini düşündüğünüz filmler ülkenin kaç şehrindeki kaç sinemasına gidiyor? Benim arkadaşım film çekti, şimdi gösterimde, benim yaşadığım yerde yok. Kendi arkadaşımın filmini seyredemiyorum ben, sen ne konuşuyorsun? O öve öve bitiremediğiniz filmlerin %90’ı iki-üç büyük şehir hariç hiçbir şehirde gösterime girmiyor. İstanbul’da fildişi kulende oturup, “Lobster’ı sinemada deneyimleme fırsatını kaçıran maldır” tipinde yazı yazmak kolay. Ondan sonra, “ama sinemada izleyin”. Tüm dünyada övüldüğü için, ödüllere boğulduğu için, Oscar’a yürüdüğü için meraklanıp filmi online yöntemlerle izlemek suç oluyor. İstanbul’dan sallamak kolay. Neyse geçelim. Benim o cümlede takıldığım asıl nokta; kimin “sinefil” olacağına karar verme yetkisini kendinde gören kibirli, kırıcı üslup. Lafı dolandırmayalım, asıl meseleye gelelim. Yazmaya cesaret eden pek yok, benim de vakıflarda derneklerde gözüm yok, hadi ben yazıvereyim ve tarihe not düşeyim.

SİYAD, MÜSİYAD VE SİNEMA YAZARLIĞININ GELECEĞİ

Türkiye’de sinema yazarları ikiye ayrılır. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesi olanlar ve olmayanlar. Biz geri kalan garip gureba takımı, öteden beri kunte kinte muamelesi görürüz. Dernekten değiliz diye, insan muamelesi görmeyiz. Temel fıkrasındaki açık maviler-koyu maviler olayı gibi, biz de bu toprakların zenci sinema yazarları kabul ediliriz. Ben sinefil arkadaşlarla bir muhabbette, esprisine, ulan biz de MÜSİYAD (Müstakil Sinema Yazarları Derneği) kuralım demiştim. Sonra bir arkadaş, Kemal Sunal’a gönderme yaparak, “Sakıncalı bir durum” demişti ve eklemişti, “ismi falso, siyasi mana çıkabilir ve korkunç yanlış anlamalara yol açabilir”. Türktüp, Tüperman, Tüpiyad iyi güldüydük, o gece. Neyse, şaka bir yana, gelin bilinen ama dillendirmeye pek cesaret edilemeyen şeylere değinelim. Ne iş yapar bir sinema yazarı? SİYAD’ın kabul ettiği sinema yazarı kimdir?

SİYAD tüzüğünün 3. Maddesine bakalım: “Günlük, haftalık aylık (ücretli, ücretsiz) gazete ve haftalık, aylık (ücretli, ücretsiz) dergilerde ve internet ortamında sinema sanatıyla ilgili yazıları, eleştirileri ve araştırmaları yayımlanan; radyo ve televizyon programlarında film yorumları, sinema üzerine araştırmaları ve görüşleri yayınlanan kişilerdir. Üniversitelerin Güzel Sanatlar ve İletişim fakültelerinde sinema alanında öğretim veren ve bu yerleşkeler kapsamındaki yayınlarda sinema üzerine yazıları ve film eleştirileri yayımlananlar da asli üye kapsamındadır. Bunların dışında periyodik olarak yazıları ya da görüşleri yayımlanmayıp basılı bir sinema kitabının yazarı, ana konusu sinema olan bir basılı yayının kurucusu ya da sahibi, sinema içerikli bir televizyon programının hazırlayıcısı ve radyoda yayınlanan bir sinema programının hazırlayıcısı ile sinema alanında hizmet veren bir internet sitesinin kurucusu olanlar da yazının devamında belirtilen özellikler çerçevesinde asli üye olabilirler. En az üç ayda bir yayımlanan herhangi bir basılı yayın organında dört yıl süreyle en fazla doksan gün aralıkla yazıların yayımlanmış olması, elektronik ortamda yayınlanan dergi, internet sitesi, blog ya da portalların biri veya birden fazlasında dört yıl süreyle en fazla otuz gün aralıkla yazılarının yayımlanmış olması ve sinemayla ilgili bir televizyon programının, radyo programının, günlük, haftalık ya da aylık bir gazetenin, haftalık, aylık, üç aylık bir derginin ya da elektronik ortamda yayın yapan bir internet sitesi, portal ve e-dergi’nin künyesinde adının, ayrı sayı ve programlarda en az on iki kez, internet sitesi, portallarda en az bir yıl süreyle; hazırlayan, genel yayın yönetmeni, ünvanlarıyla yer alıyor olması da asil üye olabilmek için aranan şartlardandır.”

Benim sinema yazarlığı için düşündüğüm konsept biraz farklı ama SİYAD’ın yorumu da gayet güzel. “İnternet ortamında sinema sanatıyla ilgili yazıları, eleştirileri ve araştırmaları yayımlanan” kişiler tüzük kapsamında yer alıyor. Online ortamlarda (facebook, twitter, kişisel bloglar ve sinema siteleri) varolma mücadelesi veren genç sinefiller için sevindirici bir durum aslında. SİYAD üyesi çok fazla arkadaşım var, cümlelerimi mümkün olduğunca onları kırmadan kurmaya çalışacağım. Çam devirirsem, şimdiden özür dileyeyim. Peki, neden SİYAD’ın bazı yazarları kendi halinde kişisel blog ve web-sitesi yazarlarına, twitter kullanıcısı sinefillere sanki bir tür savaş açmış durumdalar? Neden kendi halinde yaşayıp giden, filmlerle ile ilgili görüş ve düşüncelerini sosyal medya mecralarında paylaşmaya gayret eden gençleri insan yerine koymuyorlar? Nedir bu davanın özü? Lafı kıvırtmayalım arkadaşlar, yekten söyleyelim. Davanın özü, Tatar Ramazan filmindeki Abdurrahman Çavuş’un ‘Yeniçeri darb-ı meseli’ndekiyle aynıdır. Yani, işin aslı lokmadır, lokma!…

Sinema eleştirmenliğinden “geçinen” insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez, bu bir.

Birkaç kalem hariç, tüm SİYAD üyelerinin gelir getiren aslî iş ve işleri vardır ya da aileden zengindir, bu iki.

Basın-yayında sinema yazarlarının gelir elde edebileceği kapılar kısıtlı sayıdadır, bu üç.

Bu gelir kapıları aşağı yukarı aynı kişilerden oluşan bir grup tarafından büyük ölçüde tutulmuştur, kolay kolay da bırakılacağa benzemiyordur, bu dört.

Bu kapıları tutmak, başka kanallardan gelirlerin akmasına yol açar ki, asıl getirisi buradadır, bu beş.

Buralardaki pasta pek büyümez, ahbap-çavuş ilişkilerine sıkça rastlanır, safların sıklığının en önemli nedeni budur, bu altı.

Asıl parsayı her zaman, SİYAD’ın ‘çelik çekirdeği’ ve onların ‘nasiplensin bakalım’ diye cevaz verdiği arkadaşlar toplar, bu yedi.

Online mecraların etki alanlarının süratle genişlemesi, sinema sitelerinin ve kişisel sinefil bloglarının tıklanma artışı ve bağımsız eleştirmenlerin zamanla twitter ve facebook gibi mecralarda ön plana çıkması bu işle ilgili ahkâm kesen zevat-ı kiramın fiyakasını fena halde sarsmıştır, bu sekiz.

İlk başta burun kıvırdıkları, biz bu yapıların gelecekte elde edeceği başarıyı öngördüğümüzde bizi sarakaya aldıkları online sinema siteleri, online sinema dergileri, kişisel bloglar ve sosyal medya kanallarının önemini, yazdıkları dergiler artık okunmadığı için kapatıldığında, rağbet görmeyen köşeleri ellerinden alındığında geç de olsa kavramış, hemen twitter, facebook hesapları açmış, kişisel bloglar ve online sinema dergileri kurmuş olmalarına rağmen Anadolu’nun bilmem hangi ücra köşesinde bir yaşam mücadelesi veren kocaman yürekli ama daha yolun başında olan genç bir sinefil kadar bile toplumsal karşılık bulamayınca paniklemiş durumdadırlar, bu dokuz.

O aşağıladıkları, hor gördükleri, “gerçek bir sinefil olmadıklarını” uyduruk gerekçelerle ispatlamaya ve heveslerini kırmaya çalıştıkları genç sinemaseverlerin günden güne, kendilerinden çok daha etkin bir sinemasal kanaat önderine dönüştüğüne seyirci kalmak durumunda olduklarının bilincine varmışlardır, bu on.

Bu sosyal medyada ve online sitelerde çok rağbet görme halinin (kendi okuyucusunu/tüketicisini yaratmayı başarmanın), eninde sonunda çeşitli gelirler yaratacağının, ekonomik açıdan bağımsız hale gelen yeni nesil yazarların fikri hür vicdanı hür, kontrolü güç, özgür bir sinema yazarları topluluğunun doğuşuna vesile olacağını kavramış durumdadırlar, bu on bir.

Bu kendilerine göre çok daha geniş kitlelerce takip edilen, bağımsız sinema yazarlarının eninde sonunda, basın-yayın ve basın-yayın bağlantıları sayesinde elde ettikleri ve sadece kendilerine ayırdıkları aslan paylarına ortak olacağına uyanmışlardır, bu on iki.

Hiç kıvırtmaya gerek yok. Olimpos Dağı’nda yaşayan “Kadim Köşeciler”, gözden düşmekte olduklarını anladılar ve akabinde ellerindeki bazı imkânları zamanla yitirecek olmanın korkusunu yaşamaya başladılar. Yani işin aslı, lokmadır, lokma!…

Şimdi, arkadan yavaş yavaş gelmekte olan yeni sinefil neslini hor gören görüşlere sahip SİYAD üyelerinin (hor görmeyenleri tenzih ederim) bu gençlerin hevesini kırmak için ellerinde –haklı olarak-sadece tek bir done kalmıştır. Kaçak/korsan film izliyor oluşları. El Hak, kuvvetli bir argüman. Ama ellerinde başka hiçbir şey yoktur. Çünkü eğer zahmet edip baksalar; bu gençlerin şahsi bloglarında ve yazmakta oldukları sinema sitelerinde sinema tarihinin başyapıtları hakkında eli yüzü düzgün, canlı yazılar kaleme aldıklarını görürler. Başyapıtları bilmedikleri falan diye bir şey yoktur. Onların bilmedikleri klasikler hakkında incelemeler yazanlar bile vardır. Evet, yazılar belki çoğu zaman edebi değildir, belki basittir ama hiçbir bebeğe “neden emeklemeden koşuvermiyor bu, niye emekliyor” denmez. Blogların, twitter ve facebook hesaplarının ve sinema sitelerinin kuruluş tarihleri bellidir. Ve hepsi yakın tarihlidir. Söz konusu yazarların yaşı ortadadır. Bu sinefillerin çoğu henüz yazı hayatının başında. Ama zıpkın gibi, fişek gibi geliyorlar. Gün geçmiyor ki, yeni bir isim çıkmasın. Eğer bu tempoda giderlerse çoğunun yakında çok iyi yazılar kaleme alacaklarına dair mikrop kadar şüphem yok. İçinden teorik metinlere imza atabilecek, sağlam sinema yazarları da çıkaracak, üretken bir nesil geliyor, bunu görmek lazım. Dediydi, dersiniz. O agresif çıkışlar yapan grup, bunu çoktan gördü. Korkuları bu. Ses getiren yazıları o hor gördükleri gencecik kalemler yazıyor artık. Değişime ayak uyduramayanların kurdukları imparatorluk ayaklarının altından kayıp gidiyor. Çaptan düştüler. Bunun bal gibi farkındalar. Endişeleri ve saldırganlıkları bu yüzden. Yeni nesli ve çağı ıskaladılar.

Yeni neslin amatör yazarları; (çizgi roman ve) çizgi roman uyarlamaları (ve devam filmleri), mangalar, TV dizileri ve kült filmlerle ilgili makası çoktandır açmaya başladılar. Ödül avcısı, popüler, büyük bütçeli, gişe canavarı vizyon filmleriyle ilgili bilgileriyle de makası giderek açıyorlar. Özellikle yeni oyuncuları ve popüler ödüllere koşan filmleri dikkatle takip ediyorlar (ki, bunlar iyi rating yapar). Özellikle Oscar ve Amerikan Sinema Birlikleri ödülleri konusunda uzmanlaşmış olanlar var. Korkuyorlar o çocuklardan, çünkü çok okunuyorlar! Bu gençlerin takipçi sayıları süratle artıyor (ben de o takipçilerden biriyim), twitter’da aldıkları like’lar, retweet’ler artıyor, yazdıkları mecralardaki tık sayısına bağlı okunma istatistikleri artıyor. Geliyorlar yani. Yavaş yavaş çağı ıskaladığını, resmen treni kaçırdığını ve onlarla boy ölçüşemeyeceğini fark eden “eski toprak”ların tutunabilecekleri tek dal klasiklerdi/başyapıtlardı. Ona tutunmaya çalıştılar. Hâlbuki bu gençler onları da izlemeye başladı, farkında bile değiller. Ben çoğu blogger’ı ve siteyi çaktırmadan, ilgiyle takip ediyorum. Artık İtalyan klasiklerini, Bergman’ları, Tarkovski’leri, Jodorowsky’leri de keşfetmeye ve yazmaya başladılar. Keyifle okuyorum. İnanın bana, gayet sağlam yazarlar geliyor. Hem de gümbür gümbür….

Gelelim yazıda bahsedilen bir diğer konuya. “Arka Pencere”deki yazının dikkat çekici bir yeri de “oturup (filmi) facebook ve twitter’da iki satırla harcarlar, üçüncü bir satırları yoktur!” sözü. Şimdi ben uzun yazılar yazan biriyim (bu yazıdan da belli olmuştur), kısa yazı yazmayı pek beceremiyorum. Hatta daha çok kitap çalışmalarına yoğunlaşmış biriyim. Öte yandan senelerdir yazdığım sitede de, kendi facebook hesabımda da uzun analizler yapmayı yeğlerim (ki, o nedenle fazla okunmazlar). Ama twitter öyle bir mecra değil. Twitter hatta facebook, bir aforizma mecrası. Kısa, çarpıcı ve “iki satırlık” yorumlar yapılan mecralar. Çünkü karakter sınırı var, bir. İnsanlar bunu genelde cep telefonunda okuyor, bu iki. Twitter’da zaten üçüncü satırın yok (şimdilik, yakında değişecekmiş CEO’su öyle diyor). Orada herkes; okuduğu bir kitap, izlediği bir film ya da dinlediği bir müzikle ilgili iki satır yazabiliyor. Sevince göklere çıkarıyor, sevmeyince yerin dibine batırıyor. Hepsi bu. Ben mesela prensip olarak, nefret ettiğim filmlerle ilgili bir şey yazmıyorum. Ama yazan yazıyor, sonuçta onun keyfinin bileceği iş. Kısa veya uzun yorum yapmak da onun bileceği iş. Sizler de dergimiz online okunuyor diye, sinema tarihinde çığır açmış koskoca bir başyapıtın kritiğini, vuruş sayısını sınırlayıp, üç-beş paragrafa sığdırmıyor musunuz? Sosyal medyada birini sevmiyorsan, takip etmezsiniz olur biter. Ben öyle yapıyorum. Adamın biri filmi harcamış ya da göklere çıkarmış, ne fark eder? Ne önemi var? İsteyen istediğini yazsın. Endişen ne? “Düşünce”den niye korkuyorsun? Yazılarına baksan, ömrü sansüre karşı mücadele içindeymiş gibi geçinen eleştirmenlerimizin bu tahammülsüzlüğü, bu özgürlük düşmanlığı nedir yani? Dernekten değilsen yazar değilsin, filmi televizyonda, bilgisayarda izliyorsan sinefil değilsin. “Sen yazma zaten, hatta izleme ve hatta yorum yapma. Bırak biz yapalım”. “Arka Pencere”deki üst-perdeden konuşan yazının özeti bu, bunu demeye getiriyor. Kırıcı olan tam da bu üslup. Sen de yaz abi, sen iyisini yaz, daha kapsamlı daha sağlam bir kritik çıkar filmle ilgili (70 mm. çekti, bu filme has kamera icat etti ve ilk kez burada kullanıldı vs.) ama kendince bir şeyler yazanları da kendi haline bırak. Aşalım artık bunları. İsteyen istediğini yazsın.

Gelelim şu korsan meselesine. Korsan bir şey tüketmek yanlış bir şey ama sonuçta kişisel bir tercih. Bence mevcut koşullarda suçtan çok bir kabahat olarak değerlendirilmeli. Sonuçta herkes aynı dertten muzdarip. Korsanı tetikleyen birkaç neden var. Bedavacılık, kolaycılık, merak vs. Ama lafı dolandırmanın bence hiçbir manası yok. Yasal yollardan, yasal olmayan yollara sapmanın en önemli nedeni paradır. Korsan bir şey tüketmenin en önemli sebebi ekonomidir yani. İnsanlar gelir durumu arttıkça, illegal tüketimlerini azaltırlar. Ya da aradığı şeyin korsanına ulaşma imkânı zaten yoktur, o kadar tutkuluysa gider aslını paşa paşa satın alır (korsanı engellemeyi yasa-koyucu sağlarsa, mesele kalmaz). Mesela ben yarıdan fazlası yabancı dilde olan sinema kitapları arşivime birçok insanın iki-üç yılda ancak kazanabileceği kadar parayı 15 yıl içinde gömdüm. Arkama da dönüp bakmadım. İçinde sizin “Aşktan da Üstün 50 Film” kitaplarınız ve o muhteşem “Sinema Yıllığı”nız da var. Helal-i hoş olsun. Ama yalan yok, (son 5 aydır bulunduğum yer nedeniyle mümkün olmasa da) genel olarak kaçak/korsan film izliyorum. Laga luga yapmaya, ıvırmaya kıvırmaya gerek yok, bu gidişle, izlemeye de devam edeceğim. Siz “Arka Pencere” olarak online dergi çıkarıyorsunuz, ya da kişisel bloğunuz var. Orada kullandığınız tüm resimler lisanslı mı? Yasal mı yani? Artık kuvvetli çözünürlükte resimler gönderen basın bültenleri azaldı. Uğraşan dağıtımcı pek yok. Nerden buluyorsunuz peki o filme dair bazı fotoğrafları? Ya da efkârlandın twitter’dan bir parçanın Youtube’daki link’ini paylaştın. Ki, paylaşıyorsun. Yasal mı peki o? Ya da derginin her haftaki sayısında bir sinema başyapıtını yazıyor diyelim yazarlarınız. Hep yasal yollarla mı izliyor o klasik filmi? Ya twitter’da, facebook’ta lök gibi duran iki satırlık yorumlarınız? Yani bu iş, “bana ilk taşı günahsız olanınız atsın” hikâyesine dönüyor. Derdiniz üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.

Bir ilke olarak; her filmi yasal yoldan (basın gösterimi, vizyon, festival, DVD, Blu-ray vb.) seyreden ve sizin deyiminizle ‘sinema tarihinin başyapıtlarından haberdar’ sinema yazarı sayısı 20 bile yoktur. Korsan/kaçak ürün tüketmemiş sinema yazarı bulmak da imkânsız gibi bir şeydir. Birbirimizi kandırmayalım. Aileden zengin ya da kendi parasıyla yurtdışındaki festivalleri gezebilen, sinema filmlerini sinema perdesinde izleyen, istediği film setini satın alabilen eleştirmenlerimize saygı duyuyoruz. Hiç sözümüz yok. Ama herkes onlar kadar şanslı değil. Biraz daha anlayışlı ve biraz daha tahammül sahibi olmak lazım. İsteyenin istediğini izleyebildiği, isteyenin istediğini yazabildiği, daha özgür bir sinema ortamı olsun. Hötzötle bu iş çözülmez. Destek olmuyorsunuz kabul, bari köstek olmayın. Su akar, mecraya varır demişler. Gürül gürül bir nesil geliyor ve bin yıllık kadim taşlar yerinden oynuyor, benden söylemesi.

Bölüm 1: Finansman Sorunu

Bölüm 2: Festivaller, Jüriler, Ödüller

Bölüm 3: Türk Sinemasında Senaryo Sorunu

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

3 Yorumlar

  1. Sağlam ve öfkeli bir yazı olmuş, teşekkürler…

  2. Mükemmel bir yazı olmuş.

  3. yazı için teşekkürler. yıllarca festivallerde film izleyip, filmler hakkında kitap okuyup, araştırıp, sinemayı sevip de bilgisayardan film izleyince “sine sefil” olarak yaftalanmak içimiz burkmuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: