Türkiye’de Sinema Koleksiyonerliği Yapmak Üzerine

Türkiye’de iş disiplini söz konusu olduğunda ne denli profesyonel olduğumuz malum. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Eğitimsizlik, geçmişten gelen alışkanlıklar, cezai yaptırımlar ile mükafat sisteminin doğru işlememesi, bundan kaynaklı adalet sistemine olan inançsızlık, profesyonelleşememe, adam sendecilik, yapılan işi değersiz görmek, tüm bunların moral ve motivasyonu etkilemesi, vb. Söz konusu sinema olunca da bu sıraladığımız hususlardan bazıları karşımıza çıkar. Bir sektör olmayı tam beceremeyen Türk Sinema Endüstrisinin kanımca karşısındaki en büyük engel ise profesyonel ve kolektif bir çalışma disiplinin oluşmamasıdır. Hal böyle olunca filmlerimizin credit bölümünde dahi filmin yapım aşamasına katkıda bulunan departmanların mümessilleri yerine daha çok teşekkür kısımlarını dolduran isimlere rastlayabiliyoruz.

Düşünün ki bir ülke sineması, yukarıda sıralamaya çalıştığımız bazı konuları tam anlamıyla aşamamış olsun. Bu koşullar altında üretilen sanat eserleri de yalnızca gişe gelirleri ve video, televizyon piyasası ile maliyetini çıkarmaya çalışsın. Halbuki doğru adımlarla bu sorunun önünü kati bir suretle olmasa bile, açma olasılığının mümkün olduğunu söylemek mümkün.

Gelişmiş bir örnek olarak Hollywood’u ele aldığımızda büyük bütçeli film ve dizilerin yapım öncesinden sonrasına kadar harcanan milyonlarca dolarlık maliyetin, gişe gelirlerinin yanı sıra filmin telif hakları, telif haklarının satıldığı ticari markaların ürettiği ürünlerin satışından sağlanan gelirler gibi daha pek çok alan sayesinde katbekat karşılandığı görülür. Pek tabii ki mahalli değil de küresel çapta bir ticaretin söz konusu olduğu Amerikan sinemacılığı ile kendi sinemamızı birebir kıyaslama gibi bir niyetim yok, olamaz da. Varmaya çalıştığım sonuç ise yalnızca bir tarafta üretilen ve pazarlanan eserler ile bir koleksiyoner/toplayıcı kültürünün doğduğu gerçeği, diğer tarafta ise bu kültürün doğmamış olduğu, az çok nasibini alanların da çektiği sıkıntıların varlığına işaret etmektir ki yazının başlığının epigraf olarak sunulmasının nedeni de budur…

Hollywood’un büyük bir marka olduğunu ve hedef kitlelerinin varlığını kabul edersek karşımıza koleksiyonerler de çıkar ve bu sebepledir ki, binlerce lot parçanın satışa çıktığı müzayedeler ile bir pazarın varlığından bahsederiz. Bu yüzden filme ait story board’lardan, kostümlerine; filmde kullanılan orijinal proplardan, filme ait görsellere kadar pek çok şey değer kazanır. Bazen üretim aşamasındaki niyet ve manipülasyonlar ile kasten şekillenen (Star Wars, The Lord of the Rings serileri), bazen de seyirci kitlesinin talebi ile oluşan (Rocky Horror Picture Show) filmlere ait materyaller yapım aşamasından itibaren titiz bir iş disiplini sonucu ortaya çıkar. Öyle ki, milyon dolarların bahis konusu olduğu müzayedelerde DNA testinin yapılması dahi gündeme gelir.

Bizde koleksiyon denildiğinde ise daha çok sanat koleksiyonerliği kavramı algısı ortaya çıkar ve yedinci sanat olmasına rağmen sinema bu kategoriye dahil edilmez. Sinema mecrasında ise düşük bütçeli alıcılara yönelen bir alan vardır ve birkaç denemeden öteye gitmeyen girişimler ile bu alanda kıpırdanmalar olmuştur (Yıllar önce Muhteşem Yüzyıl dizisinde kullanılan kıyafetler açık arttırma ile online bir satış sitesi üzerinden alıcılarını aramıştı).

Bu durumda ülkemizin sinema koleksiyonerlerinin takip edeceği iki yol vardır. Bir tanesi Hollywood’a yönelmektir ki Amerika üzerinden yapılan açık arttırmalara dahil olan takipçilerin parmakla gösterilecek kadar yetersiz kaldığını ifade edebilirim. Aktif katılımın ise birkaç örnekten öteye gitmediğini düşünüyorum (Zira astronomik rakamlara alıcı bulan ürünlere sahip olmak maddiyat ile doğru orantılıdır). Diğeri ise kendi sinemamıza yönelik bir koleksiyon yapmaktır. Ancak bu husus, Cem Yılmaz’ın “Pek Yakında” filminde Özkan Uğur’un canlandırdığı Ejder Abi karakterininki gibi ütopik bir tablo çizmiyor maalesef. “Ne, nerede?” sorusunun cevabını bulmak imkansız. Bulunsa dahi alınacak cevap büyük ihtimalle sonuca ulaşmak için yeterli olmayacaktır. Hele bir de Yeşilçam emekçisi olmayıp da koleksiyon çabası içine girilmişse çoğu konuda yapılan çabalar yanıtsız kalacaktır.

Çeşitli sebeplerden dolayı (koleksiyon kültürünün olmaması, toplanacak ürünlerin yokluğu, takip sürebilmek için gerekli verilerin olmaması, eski yapımcı/yönetmen/oyuncu/film ekibinin geçmiş zamanda böyle bir hususu öngörememesi, yenilerin ise bu konuya özen göstermemesi, sektörün buna olanak tanımaması, maddi imkansızlıklar, vb.) Türkiye’de sinema koleksiyonerliği; filmde kullanılan objelerden ziyade, film afişi, lobi kartı, fotoğraf, efemera, film makaraları, video kasetleri, sinema dergileri gibi ulaşılması görece daha kolay şeylere yönelmiş durumda ki aslında bu durum dünyanın pek çok ülkesinde de benzer seyretmektedir. Bu alanda kurulmuş sosyal paylaşım sitelerindeki oluşumlar ve yalnızca bu alanda hizmet veren internet siteleri de bu uğraş için olanak sağlamaktadır.

X X X X X

Türvak Sinema Müzesi 02

2007 ya da 2008 yılında başta “Saw” filmi olmak üzere bazı Amerikan filmlerinde kullanılan objeler İstanbul’daki bir alışveriş merkezine getirtilmiş ve sergilenmişti. Ne kadar ilgi gördüğü konusunda bir malumatım olmadığı için yorum yapamıyorum ancak kendi çevresine hitap eden mini bir serginin ötesine geçmediğini düşünüyorum. Bir başka hatırımda kalan sergi ise Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde sergilenen Türkan Şoray’a ait kıyafetlerdir. Ancak bu gibi birkaç girişimi yok saydığımızda meraklıların takip edebileceği İstanbul’da bulunan ve Türker İnanoğlu’a ait TÜRVAK vardır ki bir elin parmaklarını geçmeyen sinema müzelerimizin en büyüğüdür. Müzenin içi ise daha çok resim, efemera ve film ekipmanlarından oluşuyor. Oyuncuların gardıroplarından çıkan elbiseler ya da filmde kullanılan objeler yok denecek kadar az. Geçmişin yaratmadığı ve öngöremediği bir durum bu; bir anlamda da sahip çıkmadığı! Çünkü günümüze ulaşan kolektif bir ürün yok, varsa da şaibelidir (Yeşilçam emekçilerinin sahip olduğu kişisel hatıratları tenzih edebiliriz). Buna rağmen Türk koleksiyonerleri uzak geçmişe daha yakındır ve yakın zamandaki filmlere mesafeli dururken 1980’li yıllar bile yakın geçmiş kabul edilir.

Az önce de ifade ettiğimiz gibi uzak geçmiş söz konusu olduğunda görseller haricinde neye ulaşılabileceği de ayrı bir soru(n)dur. Çekim aşamasında kullanılanların anlık olarak temin edilmesi, kayıt altına alınmaması, numaralandırılmaması gibi daha pek çok profesyonel ve sistematik zorunlulukların karşılanmasını kısıtlı bütçelerle film yapma güçlüğü ile boğuşmuş bir Yeşilçam’dan beklemek, hatta bu konuyu dile getirmek dahi gülünçtür. Piyasadan temin edilen kumaşlar ile kimi zaman eşe dosta diktirilen, oyuncuların üzerindeki kıyafetlerle kamera karşısına geçtiği, silahların sanatçı tarafından değil de ustalar tarafından yapıldığı ve birden fazla filmde kullanıldığı gibi imkansızlıklar içinde yürüyen bir sektör için söz konusu alandaki profesyonellik ruhunu beklemek hakkaniyetli bir davranış değildir. Kanımca bunda utanılacak bir durum da yoktur. Ancak günümüzde filmlerimiz bir milyona yaklaşan rakamları kolayca bulabiliyorken, büyük paralarla filmler çekilebiliyorken küçük detaylar sayesinde mükemmelliğe ulaşılabileceğini düşünüyorum.

Ayrıca Türkiye’de bazı koleksiyonerler de vardır ki kendi alanlarının bakir kalmasını tercih etme temayülünü sergilerler. Bunda en büyük neden fiyatların yükselmesindeki endişeleridir. Erol Üyepazarcı, kitabında eski harfli Türkçe ile yazılmış polisiye romanları toplamaya başlamasından sonra sahafların fiyatları çok yükselttiğini ifade eder. Doğru ve yaşanmış bir tecrübedir. Benzer durum film afişleri için de söz konusudur ve yalnızca eski oldukları için değerli sanılan, 1 Lira dahi maddi değeri olmayacak her poster için 50 katı hatta 100 katı değer biçenlerin yaptıkları da ayrı bir soyuculuktur. Pek tabii ki her şeyin bir alıcısı vardır ve ederinin katbekat üzerinde ödeme yapmaya da hazırdır ancak satıcıların elindekine değer biçme esnasında gösterdiği keyfiyetin de üç aşağı beş yukarı temel ve ahlakî kuralları olmalıdır. Gerçek koleksiyonerlikte de adı konmayan bir borsa sistemi vardır ve yazılı olmayan kurallarına riayet etmek beklenen davranış olmalıdır.

Kanımca ülkemizde dikkat çeken bir başka husus da çoğu koleksiyonerin kapalı kutu olup sahip olduğu değerleri paylaşmama yönündeki eğilimleridir. Planlı ve plansız toplama, istifleme sonucunda nitelik ve nicelik olarak artan ürünleri paylaşmamak bana bencilce, sinema sanatının ruhuna aykırı ve madde bağımlılığına hatta tapıcılığına yakın bir tutum olarak gelir. Lakin bu hususu kesinlikle eleştirmiyorum ve herkesin kendince haklı sebepleri olduğuna inanıyorum. Bir yandan da doğru ve faydalı tutumun tersi olması gerektiğini de düşünmüyor değilim.

Tüm dünyaya yayılarak çoğunluk tarafından bilinen, kendi hayran kitlesini oluşturan, kült mertebesine erişen film ve dizilerde kullanılan bir objeye sahip olmak da madde bağımlılığının bir başka göstergesidir. Bununla birlikte yaklaşık 10 lira ödeyerek sinemada film izlemenin sağladığı haz ile kırmızı halıda hayranlık beslenen bir oyuncu ile fotoğraf çektirmek arasında da duygusal bağlılık anlamında fazla bir fark olduğunu düşünmüyorum. Yüksek meblağlar sonucu alınan orijinal propların da benzer hissiyat yaşattığından eminim. İnsan yapısı bir objeye yüksek miktarda para ödemek ise kimileri için yersiz iken, hayatını bu alana adamış olanlar için gayet yerinde bir harcama kalemi de olabilir. Eminim ki bu satırları okuyanlardan bazıları bu paraların çok daha güzel ve faydalı işler için harcanabileceğini düşünüyor olabilir, lakin bu da dünya düzenine yönelik bir tartışmaya kadar sürüklenir. Hatta bu düzenden çıkıp, bireylerin özel hayatına; harcama kalemlerinden yaptığı fedakarlıklara, günlük yaşantısından verdiği ödünlere ya da yalnızca imkanı olduğu için harcama keyfiyetine sahip olanların özgür iradelerine kadar gider. Bu ise üzerinde durmak istemediğim ve bir anlamda kaçındığım tartışmadır. Çünkü ister sinema olsun, ister giyim, ister lüks arabalar olsun her daim pahalı olan üretilecek ve alıcılarını bulacaktır. Bir kol saatine binlerce lira ödemek ya da lüks arabalara binmek pek çok kişi için israf sayılabilir; tıpkı düşük bütçeli bir bireyin dışarıda 5 Lira gibi cüzi bir ücret karşılığında yemek yemeyi lüks saydığı gibi. Pek tabii ki asgari ücret ile geçinmeye çalışan bir çoğunluğun olduğu ülkede bu gibi lüks harcamalar adaletsiz hatta vicdani açıdan elim verici olsa da insanların bazı konularda ideal davranışı sergileme salahiyeti her zaman olmuyor. Bunu da yaradılışı kusurlu olan insanoğlunun bir temsilcisi olarak itiraf etmekten çekinmiyorum.

Son olarak ifade etmek isterim ki, astronomik rakamlara ulaşan ürünlerin maddi olanakları güçlü insanlarca alınması kimileri için bir israf, kimileri için kültür hazinelerinin farklı ellerde olmasına rağmen korunması, kimileri içinse bir gösteriş budalalığı, hatta putperestlik olarak addedilebilir. Ancak mevcut dünya düzeninin değişme olasılığının imkansızlığını bir varsayım olarak kabul edersek koleksiyonerlerin bu tutumu, belki de başta kostüm olmak üzere tasarım ve üretim aşamasında pek çok ürünün, hatta yazılan ve baskıya verilen senaryo kitabının dahi daha iyi kalitede olmasına, daha iyi korunmasına vesile olabilir mi? Tam anlamıyla profesyonelleşerek sektör olmayı başaran bir mecrada daha iyi eserler ortaya çıkmaz mı? Sanırım bu soruların cevaplarını olasılıklar üzerinden kurgu yaratmayı seven zihinlerimize bırakmakta fayda var…

Fatih Danacı

İlk olarak Gölge e-derginin Ocak 2016 tarihli 100. sayısında yayımlanmıştır.

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir