Uğur Dündar’ın Kült Eğlencesi: İşte Hayat (1975)

Uğur Dündar için birçok yakıştırma yapmak mümkün. Türk televizyonlarının duayen habercisi, ekranların tarafsız anchormanı, gündemi tayin eden araştırmacı gazeteci ve daha niceleri… Peki, onun için bir jön diyebilir miyiz? Eğer Yeşilçam’ın derinlerine doğru bir yolculuğa çıkarsak neden olmasın! Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini üstlendiği, Umur Bugay’ın senaryosunu kaleme aldığı İşte Hayat, başrolüne Uğur Dündar’ı ve onun tüm karizmasını yerleştirirken; Adile Naşit, Hülya Koçyiğit ve İhsan Yüce gibi dev isimlerin yer aldığı oyuncu kadrosuyla da duruşunu güçlendiren bir iş.

Esasen Uğur Dündar kendinden çok da farklı birini oynamaz İşte Hayat’ta. O, yine Uğur Dündar’dır ve toplumcu haberlerin altına imza atan bir televizyoncudur. Keza senaryo da bu çerçevede gelişir. Uğur, yeni çekeceği Kadınlar isimli televizyon filminde, ülkenin farklı kadın profillerine yer verecek ve birçok kadın portresini ekranlara taşıyacaktır. Tam da bu süre zarfı içerisinde Ayşe ve annesi Makbule, bu idealist televizyoncuyu kaçırarak şantaj yapar. Çünkü bu ikilinin tek bir amacı vardır: O da Ayşe’yi Kadınlar filminin başrolü yapmak! Peki, Ayşe’nin başrol olması onu tozpembe bir dünyanın ortasına mı bırakacak yoksa bu parıltılı dünyada git gide kaybolmasına mı yol açacaktır?

İşte Hayat için söylenmesi elzem olan ilk husus, cıvıklıktan uzak, oldukça sağlam bir komedi oluşu. Ekran başına geçen herkes, tüm film boyunca gündelik dertlerinden arınacak ve bu dur durak bilmeyen anlatının dinamizmi karşısında bolca kahkaha atmaktan kendini alamayacaktır. Nitekim Atıf Yılmaz bizlere öylesine durağanlıktan uzak bir hikâye servis ediyor ki her bir anı dolu dolu, her bir saniyesi ele avuca sığmaz bir şekilde arz-ı endam ediyor. E işin içine Umur Bugay’ın yaratıcı zekâsının eseri olan senaryosunu ve ustalıkla yazılmış diyaloglarını da eklediğimizde İşte Hayat’ın ayakları yere sağlam basan bir mizah olması kaçınılmaz bir süreç halini alıyor.

İşte Hayat, Yeşilçam döneminin kendine has normlarından beslenen ve içtenliği ile izleyicisi ile bağ kurmayı başaran bir iş. Ancak filmi farklı ve çekici kılan değişkenlerinin başında şüphesiz ki toplumcu yapısı geliyor. Nitekim film, bir yandan fütursuzca atılacak kahkahalara gebe bırakırken, öte yandan Ayşe vesilesiyle şöhretin sahte parıltısına da hak ettiği eleştiriyi net şekilde getiriyor. Hülya Koçyiğit’in hayat verdiği Ayşe, aslında oldukça saf ve temiz kalpli bir kız. O, esasen gözünü hırs bürümüş annesinin kurbanı oluyor ve Uğur’u kaçırmayla başlayan süreçte oradan oraya sürüklenmekten kendini alamıyor. En başta Uğur’un filminde yer almak için, sonrasında ise şöhret basamaklarını hızlı adımlarla çıkabilmek adına annesinin tüm direktiflerini sorgusuz sualsiz kabul ediyor. Ve onun kendi içinde kaybolması ve giderek yozlaşması da tam olarak burada baş veriyor. Oldukça tanıdık bir hikâye değil mi bu? Masumane hayallerle girilen o şaşalı dünyanın parıltısı içerisinde kaybolmak, tüm o ışıltı içerisinde koca bir karanlığa saplanmak… Bir başka deyişle o spot ışıklarının önünde olabilmek için kendinden ödün vermek… Sahi, defalarca kez karşılaştığımız ve ne yazık ki karşılaşmaya da devam edeceğimiz bir hastalık değil mi bu?

Her ne kadar İşte Hayat, Uğur Dündar vesilesiyle ilgi çeken bir iş olsa da film, bizlere Ayşe’nin hikâyesini aktarır. Sıfırdan var olmaya çalışan “artist” adayı bir kızın, hiyerarşik yapı, kültürel farklar ve şöhretin ağırlığı altında ezilmesini adım adım izleyicisine sunar. Ancak bunu yaparken ciddi bir tavır takınmak yerine, olabilecek en basite indirgeyerek işlemesi ve mizahın çekici albenisinden yararlanması İşte Hayat’ın seyir zevkini yükselten yegâne husus. Evet, ekran başına geçen bizler yavaş yavaş Ayşe’nin karanlığına ortak olmaya başlarız. Ancak bir an olsun kendimizi bir dramın ortasında bulmayız. Aksine taşlama öğelerinden sonuna kadar faydalanan Atıf Yılmaz’ın kendine has üslubu sayesinde Ayşe’nin hikâyesine tebessüm ile eşlik ederiz ve onun bu macerasından çıkarılması gereken dersleri daha anlaşılır bir şekilde not ederiz. Evet, kamera önünde belirmek, ekranların sevilen yüzü olmak, bir kesim için dünyanın en önemli nimeti olabilir. Ancak tüm bu süre zarfı içerisinde kişinin karakterinden ödün vermesi ve en başta kurduğu hayalleri hiçe sayması, kendine yapabileceği en büyük zulümdür. Aynı Ayşe’nin hayallerinin aşkı Uğur’dan adım adım uzaklaşması gibi…

Hayatın merkezinde yer alan onlarca duygu gibi aşk da sinemanın tam ortasında yer eder. Birçok filmde karşımıza çıkar ve izleyicinin bam teline dokunur. Aynı İşte Hayat’ta olduğu gibi! Henüz filmin ilk dakikalarında şahitlik ederiz Ayşe’nin Uğur’a olan hayranlığına. Odasında devasa posteri asılıdır bu yakışıklı gazetecinin. Biraz vakit geçirdikçe bu hayranlık yerini kocaman bir aşka bırakır. Ancak bir kez daha emek isteyen ve türlü tecrübe süzgecinden geçmesi gereken bir sevda ile karşı karşıyayızdır. Evet, Ayşe kaybolmuş; hayallerini, Uğur’u unutmuş bir vaziyettedir. Ancak yine de onu bu keşmekeşten çıkaracak tek duygu da aşkın o tarifsiz büyüsüdür. İşte Hayat’ın asıl sırlarından biri de burada gizli. Nitekim film, Uğur ile Ayşe arasında cereyan eden aşkı bir an olsun sulandırmaz. Aksine bunu mizah sınırlarını zorlayarak içten bir şekilde yansıtır. Bu da yer yer karamsarlığa göz kırpan bir hikâyenin uçurumdan koşar adım uzaklaşmasına ve sımsıcak bir şekilde izleyicisi ile kucaklaşmasına olanak tanır. Tabii bir yandan da bu aşk hikâyesini işlevsel kullanmayı ihmal etmez. Özellikle yolunu kaybetmiş Ayşe’nin tekrardan kendiyle yüzleşmesi de yine bu aşk sayesinde olur. Bir başka deyişle, hem senaryo matematiğine birebir hizmet eden, hem de izleyicinin filme olan sempatisini doruğa çıkaran, doğru tasarlanmış bir aşk hikâyesi ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek pekâlâ mümkün.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Eğer ki hikâyeden bihaber kimse İşte Hayat’ı izleyecekse bunun en önemli sebebi Uğur Dündar’ın ta kendisi olacaktır. Düşünsenize, yıllar yılı evlerimize haberi taşımış, yaptığı programlarla farklı yaşanmışlıkları huzurlarımıza getirmiş duayen bir gazeteciyle Yeşilçam’da karşılaşıyoruz; bambaşka bir tecrübe! Aslında filmin, Uğur Dündar’ın gazeteci kimliğinden filizlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim o yıllarda TRT’ye İşte Hayat isimli bir televizyon programı hazırlayan Dündar, gençlik yıllarında dahi birçoklarının sevgilisi olmayı başarmıştı. Bunda objektif gazeteciliğinin yanı sıra karizmatik duruşunun payı da yadırganmayacak derecede fazla. Düşünsenize, o dönemki gazeteler dahi onu “Yakışıklı Uğur” olarak adlandırıyordu. E hal böyle olunca da onu bir sinema filminde görmek de şaşırtıcı bir süreç olmaktan çıkıyor. Tabi Uğur Dündar’ın filmdeki varlığının da anbean hissedildiği aşikâr. Omurgalı ve idealist bir gazeteciye, bir başka deyişle kendisine hayat veren Uğur Dündar, filmde dahi haber peşinde koşmaktan geri durmuyor. Türkiye gerçeklerine, farklı meselelere yine kendine has tarzıyla ışık tutmaya çalışıyor. E Uğur Dündar’ı bu denli değerli kılan satırbaşlarına, bir sinema filminde eşlik etmek zaten başlı başına çekici bir olay değil mi?

Uğur Dündar’ın ilk ve tek sinema filmi olma özelliği taşıyan İşte Hayat, eğlencesinden asla taviz vermeyen ve şöhretin sahte parıltısına haklı bir eleştiri getiren keyifli bir seyirlik. Özellikle Adile Naşit‘in parmak ısırtan performansı ile eğlence dozajını maksimum düzeye çıkaran ve merkezine yerleştirdiği toplumcu göndermelerle hikâyesini güçlendiren film, Yeşilçam’ın naif anlatısına hayran gözlerle tanıklık edenlerin tekrar tekrar seyretmek isteyeceği bir başucu filmi.

Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir