Ulak (2008) “Masal vardır, korkutur kalabalığı bile”

“De ki, evvel hepimiz kardeştik. Bütün kitaplar hepimiz için gelmedi mi?
De ki, şimdi ne değişti? Ne oldu bize gayri?” -Mehmet’in kitabından

‘Ulak’ kelimesinin anlamı haberci olup peygamberler için de kullanılan bir sözcüktür. Çağan Irmak‘ın “Ulak” filminde seyyahın anlattığı Ulak İbrahim’den haberdar olanlar -belki de içinde Mehmet’in özü bulunduğundan- tıpkı Mehmet’e vahiy gelen kutsal kitabı okuyanlara olduğu gibi bir cesarete sahip olur, korkunun izleri silinir.

Filmin açılış planında Ulak İbrahim’in sendeleyerek bir köye ilk adımını sağ ayakla atışını yakın planda görürüz. Hikaye anlatıcısı seyyahın sesiyle hikaye, yaratanın adıyla başlar. Ulak İbrahim çocukların zihninde oluşuncaya kadar yüzünü görmeyiz. Seyyahın masalındaki iyiler ve kötüler dinleyiciler tarafından köydeki karakterlerle eşleştirilir; yeniden vücut bulur. Masalın köyde bir uyanışa neden olup dinleyeni yüreklendirmesi de biraz bu sayededir.

Zamanı mekanı çok da belirsiz olmayan bir masal

Köyde bulunan kahvehanede kahve, ıhlamur gibi içeceklerin yanında nargile bulunduğunu görürüz. Ayrıca M.Ö 1500’lü yıllarda bulunuşunun ardından 16. yüzyıla kadar sıklıkla kullanılan güneş saati bu köyde kullanılmaktadır. Ulak İbrahim’in 13. yüzyılda yaşamış Yunus Emre’nin “Bir ben var, benden içeri” dizesini, havarilerin 16. yüzyılda yaşamış Pir Sultan Abdal’ın “Gelin canlar bir olalım” sözünü kullanması da hikayenin geçtiği tarihsel zamanı yaklaşık olarak tahmin etmeye imkan verir. Kahvecinin oğlu Ömer’in “Halep oradaysa arşın burada,” tabirini kullanması; karakterlerin isimlerinin Orta Doğu kökenli oluşu (Adem, Esma, Havva, Meryem, Ömer gibi) gibi sebepler bu filmde masalsı bir anlatı dahi olsa hikayenin en erken 16. yüzyılda Orta Doğu’da geçmekte olduğunu sezdirir.

Bununla beraber, karakterler Şamanist Türk kültürünün izlerini de taşır. Örneğin bazı kadınların yüzlerinde dövme bulunmaktadır. Dövme, esasen İslam’da yasak olsa da İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre İslamiyet’i sonradan kabul etmiş kavimlerde bu gelenek İslam’a uydurularak sürdürülür. Rivayete göre, peygamberin kızı Fatıma’yı kölesi zorla öpüp -hatta- dişleyince yüzünde diş izleri kalan kızın adının çıkmaması için bütün arkadaşlarıyla beraber yüzüne dövme yaptırır ve izleri örtbas eder. Oysa gerçekte bu gelenek, totem inanışından gelmektedir. [1]

Bunun dışında Türk kültürünün başka izleri de filmde bir Dede Korkut masalı olan Tepegöz’ün adının geçmesi, hortlak kavramı, yedilere-kırklara karışmak tabiridir. Yönetmenin televizyon ve DVD’de satılması için ürettiği Kabuslar Evi serisinde ele aldığı konulardan [2] da anlaşılabileceği gibi Türk mitolojisi ve kısmen de olsa İslam’da yer alan anlatılara filmlerinde yer vermekten hoşlandığı görülebilir. Kabuslar Evi’nde sanatsal ve teknik olarak yeterli düzeyde ürünler ortaya çıkaramamış Irmak’ın, Ulak’ta da böyle bir amaç güttüğünü; yukarıda örneklendirdiğim gibi detaylar ve göndermeler yoluyla hikayesi -filmin masalsı diliyle örtüşecek biçimde- her ne kadar belirsiz bir zamana ve mekana da sahip olsa doğuya ait bir anlatı yumağını bir doğulu gibi ele aldığını söyleyebiliriz. Zekeriya’nın yine doğuya ait “Halil İbrahim bereketi” dilemesi de bu doğrultuda bir repliktir.

Hikayenin geçtiği zamanı belirsiz kılan noktalardan biri, Zekeriya’nın bir sahnede gölge oyunuyla birlikte Osmanlı’da 18. yüzyılda ortaya çıkmış olan orta oyunundan söz etmesidir. Bunun Irmak’ın gözünden kaçan bir detay olabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekir.

Kavganın, gürültünün eksik olmadığı bir köy

Masal anlatıcısı ve seyyah olan Zekeriya’nın ayak bastığı ve filmin geçtiği köy, gerçekte var olması imkansız bir mimariyle inşa edilmiş olup filmdeki sürekli kavga halini destekler biçimde iki yana açılır kapıları ve ahşap yapılarıyla adeta bir western kasabasını andırmaktadır. Yönetmenin bilinçli seçimiyle ortaya çıkmış bu “western” kimliğini en iyi gördüğümüz sahne Ömer’in Zekeriya’nın anlattığı masaldan sonra değişime uğramasının ardından kahvede Adem’le giriştiği kavgadır.

Köydeki ilk büyük kavga, ‘köyün delisi’ gözüyle bakılan ve herkesin alay ettiği Meryem’le (Hümeyra) kızına zorla para karşılığı fuhuş yaptıran Esma (Şerif Sezer) arasında olur. Yeni vardığı köyde daha kahvesini yudumlayamadan kendini bu kavga arasında bulan Seyyah Zekeriya, Esma’nın dövüp yere serdiği Meryem’i yerden kaldırır. Bu sahne hem Zekeriya’nın köyde yaratacağı değişimin hem de ikilinin arasında duygusal bir etkilenme olduğunun sinyalini verir. Bu sahnede ve filmin ilerisinde de çocukların dışında kalan köylünün takındığı tavır, kızına zorla (ki yatağa zincirlediğini görürüz) fuhuş yaptıran annesine karşı gelmek değil, Meryem’in dayak yemesinden bir haz alıp düştüğü durumla alay etmektir.

Kahvecinin oğluyla diyalogu da hikayenin okuma yazmanın sanki bir suç gibi görüldüğü bir toplumda geçtiğini gösterir. Okumak, gerçekleri bilmek cahil insanların korktuğu bir şeydir. Kahveci oğlunu kitap okuduğu için küfrederek eleştirir, Zekeriya’dan aradığı desteği bulamayınca da oğluna yerleri süpürmesini emreder.

Masumiyeti simgeleyen çocuklar, bakımsızdır ve hasta bile olsa umursanmadan çalıştırılır. Zekeriya’nın bir çocuk için annesine verdiği öksürüğe iyi gelen andıç otu annesi tarafından şüpheyle karşılanır. Kimseden iyilik beklemeyen bu köy halkı; küfreder, hakaret eder; fuhuş, oğlancılık ve başka kötü şeyleri gizli yapıldığı sürece normal karşılar. Kendilerinden farklı düşünüp bu düşündüğünü dile getireni acımasızca cezalandıran bir linç kültürü hakimdir. Öyle ki Ömer’in sevdiği kız olan Emine başka biriyle adı çıktığı için öldürülmek istenmiştir. Bununla birlikte “gizli” yapılan fuhuş, aynı insanlar tarafından sessiz bir hoşgörüyle karşılanır. 

Masal masal içinde

“Ulak” filminin karakterleri, İranlı yazar Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” masalını hatırlatır. Masalda küçük kara balık, başka diyarlar olduğunu ve bu diyarları görmek istediğini annesiyle ve diğer balıklarla paylaşınca köyde dışlanır, deli muamelesi görür. Bu durum Ulak’ta Adem’in önderliğinde köy halkının -insanlara cesaret getiren Ulak İbrahim masalını anlatması nedeniyle- Zekeriya’yı ‘putperest’, ‘gavur ajanı’, ‘eşkıya’, ‘oğlancı’, ‘cinci’ gibi sıfatlar kullanarak dışlamasıyla tezahür eder.

Küçük kara balığın eskiden arkadaşlık ettiği solucanı fikirleri nedeniyle öldüren diğer balıklar ona da acınmayacağını söyleyince o da zaten gitmek istediği için -başka diyarları bulmaya- gider. Küçük kara balığın içindeki ‘başka diyarları bulmak için gitmek’ ve ‘ihtiyarladığında hayıflanmayacağı bir hayat sürme’ düşüncesindeki zorunluluk hali, Seyyah Zekeriya’nın içindeki Ulak İbrahim’in hikayesini anlatma zorunluluğuyla aynı kıvamdadır. Ayrıca Ulak’ta çocukların büyüklerinden korkmaksızın geceleri Zekeriya’dan masal dinlemeye gitmesi de küçük kara balığın cesaretiyle bağdaştırılabilir.

Fikirleri sebebiyle öldürülmüş solucan, Zekeriya’nın oğlu Mehmet’i ve havarilerini temsil eder. Kara balığın annesi, komşuları; masalın ilerisinde karşılaşacağı ve ‘bilmekten korkan’ diğer balıklar da köy halkını simgeler niteliktedir.

Küçük kara balık demiş ki: “Ben sizin bu kadar kendinizi beğenmiş olduğunuzu düşünmezdim doğrusu. Ama olsun, yine de sizi bağışlıyorum, çünkü bu sözlerin hepsi cahilliktendir, bilmezliktendir.” 

Samed Behrengi – Küçük Kara Balık

Masalın bu bölümünde kara balığın bağışlar tavrı, Ulak filminin iyi karakterlerinde de vuku bulur. Zekeriya, Meryem’in düştüğü duruma üzülen bir çocuğun Esma’ya beddua etmesi üzerine kimseye intizar etmemesi gerektiğini söyler. Meryem’in Esma’nın evine gidip onu kızına kötü muameleden vazgeçirmeye çalışmasının altında da bu bağışlayıcı tavır vardır.

Yine başka bir sahnede Zekeriya, kötülüğün bağışlanabileceğini, korkutmanın bağışlanmayacağını söyler. Filmde kötülüğe karşı çıkmayışın iyiyi bilmemenin korkusundan kaynaklandığı vurgulanır. Bu da Behrengi’nin masalında kahramanına söylettiği sözle paraleldir.

Masalı uzun süre bitirmek istemeyen Zekeriya’nın bu tavrı, akla Bin Bir Gece Masalları’ndaki Şehrazat’ın her gün yeni bir masal anlatışını getirir.

Semevi dinlere dair göndermeler

Meryem’in “Bilip de konuşmayanı cehennemde yakacak Rabbim,” yakarışı İslam düşüncesindeki, Hz. Muhammed’e atfedilmesiyle ilgili tartışmalar bulunan “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır,” sözünden etkilenmiş gibidir.

Ulak İbrahim’in gerçekleri bildiği için öldürülmeye çalışılması ama bir altıncı his emaresiyle bu suikastten kaçıp kurtulması da Hz. Muhammed’le ilgili bir hikayeyle ilintilidir. Rivayete göre, Hz. Muhammed’e Cebrail vasıtasıyla bu haber ulaştırılınca yerine Hz. Ali’yi geçirir. Peygamberin yatağında Hz. Ali’yi bulan suikastçılar onu öldürmez. Ama planlarının nasıl açığa çıktığını da anlayamaz.

Ulak İbrahim’e yapılan başarısız suikast girişiminin ardından kötü adamlar cezalandırılıp toprağın çökmesiyle yerin altına gömülür. Bu sırada adamlar tanrıya yakarır, tövbe eder. Bu mucizevi olay da Musa’nın ikiye ayırdığı Kızıldeniz’in sularına gömülen firavunun hayatının son anlarında tövbe edişiyle benzerdir.

‘Firavun kılıklı’ olarak bahsedilen ve Ferhat’ın babası Adem’le özdeşleştirdiği kötü adamsa Mehmet’in mezarının yanı başındaki kuyudan Ulak İbrahim tarafından zorla su içirilince çarpılıp aklını yitirir, görme yetisini kaybeder.

Kötü adamın ölümünden sonra köyde eğlenceler düzenlenir, halk ölen adamın karısıyla alay eder. Fakat köy halkı da masum olmadığı için cezalandırılır. Bu cezalandırılış, Tevrat ve Kuran-ı Kerim’de geçen Sodom ve Gomore şehirlerinin helak edilişiyle benzer şekilde gerçekleşir.

Esma’nın kızını fuhuşa götürdüğü zaman başörtüsü takması, Sümerler’de ortaya çıkmış; bu uygarlıktan sonra da devam etmiş olan (Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın derin bir şekilde ele aldığı) Mabet Fahişeliği’ne bir gönderme niteliğindedir.

Kendisine gelen vahiyle kitabını durmaksızın yazıp bitiren Mehmet’in altıncı havarisi Yakup, korkuya kapılarak kitabı yazmayı yarıda bırakır ve onları ele verip öldürülmelerine sebep olur. Zekeriya’nın masalında Yakup, İsa’nın hain havarisi Yahuda İskariyot’u simgeler.

Cenaze töreninde kötü karakterin adamı formalite gereği ellerinden birini yere diğerini göğe açarak “yeri ve göğü yaratan kalbimde ve aklımdasın,” diyerek dua eder. Cenaze kalkarken bütün köy halkı yuhalayıp ölüyle alay ederken masalın iyi karakterleri bu duayı tekrarlar. Bu dua ediş biçimi, Mevlevilerin semasını hatırlatır. Semazen, semaya başladıktan sonra sağ el yukarı sol el aşağı dönük olacak şekilde kollarını iki yana açar. Bu, “Hak’tan alır halka saçarız, kendimize bir şey mal etmeyiz.” anlamına gelir. Filmde tasavvuf düşüncesine başka atıflar da vardır. Bunlar filmdeki ve masaldaki iyi karakterlerin sözleriyle ortaya konur.

Siyah ve beyaz karakterler

Masallarda iyi de kötü de oldukça belirgin farklarla birbirinden ayrıldığı için filmde de karakterler bu şekilde biçimlenmiştir. Örneğin Adem, oğlunu ‘karı kılıklı’ ve ‘uğursuz’ diyerek dövdüğü sahnenin başında papağana tükürür. Bunun gibi filmin geneline yayılmış örneklerde, anlatıda yer alan kötü karakterlerin ne insana ne hayvana merhameti olduğunu görürüz.

Buna karşıt olarak, Zekeriya, Meryem’in getirdiği yemekleri yedikten sonra kapları toplar. Bu iş kadın işi olarak görülüp kadın olmak bir hakaret tarafından kullanılırken Zekeriya, bir İstanbul beyefendisi tadındadır. Meryem’in Esma’dan kızına kötü davranmaması için konuşmaya geldiği sahnede iki kadını ayıran ışık huzmesi, bunu masalın özü gereği iyi ve kötünün birbirine karışmaksızın birbirinden ayrı durduğunun anlatılması için oradadır sanki.

Filmin son bölümünde Saffet, tıpkı Zekeriya gibi yere pelerinini serer, bağdaş kurup oturur. Masalın devamını, gerçeğin intikamını almak için olanları kendine göre değiştirerek anlatır. Çağan Irmak’a göre, “Küçük Kara Balık” masalındaki yavru balık gibi bu hikayenin tanığı da Saffet’tir. Behrengi’nin cesur ve bilme isteğindeki kahramanının onun için kendini feda ettiği yavru balık, küçük kara balığı diğerlerine nasıl anlatacaksa o da Zekeriya gibi kendi masalını anlattıkça kötüden intikam alacak, iyiyi yüceltecektir. “Anlatmalı ki yüreğim soğusun,” der Seyyah. Yıkılıp kül olmuş, kötülerin acılar içinde kıvrandığı köyden elinde kitabıyla çıkan Saffet, anlatacak, her anlatışında yüreği soğuyacaktır.

Bu yazı için Öteki Sinema’nın misafir koltuğunda oturan Mustafa Men, 1994 yılının Kasım ayında İzmir’de doğdu. Yaşar Üniversitesi Film Tasarımı bölümünde okuyor. Öykü, inceleme, röportaj ve çizgi roman senaryoları; çeşitli fanzin, internet sitesi, seçki ve e-dergilerde yayımlandı. – [email protected]

[1] Eyüboğlu, İsmet Zeki, Anadolu İnançları, Derin Yayınevi, 2007, s.160

[2] Çarşamba karısı, hortlak, cin gibi Türk mitolojisi ve Arap-İslam kültüründe yer alan bazı anlatılar

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir