Unthinkable (2010)

İnsanların eşit şartlarda yaşamaya ve dünyanın sunduğu imkânlardan eşit şartlarda faydalanmaya hakları vardır.

Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır

Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez

Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.

İnsan hakları evrensel bildirgesi…

Bir gün bir adam güneşin doğuşuyla birlikte küçük kameranın merceğine CIA ve tüm Amerikayı ilgilendirecek kadar değerli bir bilgi fısıldar. Belli bölgelere koyulan bombalar vardır ve şartları kabul görmediği takdirde bu bombaları harekete geçirecektir. Allah’ın adıyla başlarım dediği konuşmasında asıl adının Yusuf olduğunu söyler.

Sonrasında kamera ajan Helen brody’nin de içinde bulunduğu bir ofise çevrilir. Bu kadın işine sonuna kadar bağlı ve adalete inanan bir kadındır. Haberlerde gördüğü bir yüz tüm ofisle birlikte dikkatini çeker televizyonun sesi açılır. Herkes şaşkınlıkla dinlemeye başlar. Helen konuşur ben bu adamı tanıyorum der.

Kamera bu kez bir eve çevrilir henüz ne iş yaptığını anlayamadığımız Henry adındaki adam tam bir aile babasıdır ve çocuklarıyla oyun oynamaya dalmıştır. Bu mutlu iki çocuklu klasik aile babası görüntüsü veren adamın kimliği ortaya çıktığında nefeslerimizi tutup izlemeye başlarız.

Unthinkable’ın yönetmenliğini Gregor Jordan yapmış. Bazı sahneler sizi yerinize çivilemeye yetiyor. Senaryosu Peter woodwart’a ait. Bence ellerine sağlık… Başrolleri ise Samuel L. Jackson, Carie-Anne Moss ve Michael Sheen üstlenmiş. Oyunculuklarına ayrı ayrı şapka çıkarmak gerektiğini düşünüyorum.

Film bir ajan, bir terörist (ki kendisi klasik olduğu üzere müslümandır) ve bir işkencecinin düşünülemez hikâyesidir. Seyretmeye başladığım anda yine mi bir 11 Eylül senaryosu dedim içimden. Ama tavsiye eden arkadaşımın zevkine güvendiğim için seyretmeye devam ettim. Film endüstrisi bunu aralıklı zaman dilimlerinde yaptığı üzere tüm terörist eylemleri Müslümanların üzerine yıkmayı seviyor. Ayrıca bu senaryolar onlar için bir nevi günah çıkarma unsuru. Biz haklıyız demekten kendini alamayan bir halk var gözümüzün önünde. Ama bu film bu bahsettiğim durumlardan biraz ayrılıyor. Filmi seyrettiğiniz ilerleyen kısımlarında işkencelerin en büyüğünü haklı ya da haksız gören bir adamla karşı karşıya kalıyorsunuz. Tırnakları sökülüyor, kollarından tutulup tavana asılıyor, elektrik veriliyor. Başına çuval geçiriliyor. Özellikle bu kısım manidardır bence. İzbe bir depoda insan hakları evrensel bildirgesine atılan ilk imza bunları bir adama yaptırmaktan çekinmiyor. Sadece bir kadın ajan bu gördüklerine dayanamıyor.

Yapılan bu insanlık dışı işkencenin amacı bombaların yerini söyletmek. İşkenceye maruz kalan yusuf’un sözleri sizi düşünmeye itiyor. Haklı olabilir mi demediğiniz bir an yok filmde. Ama birilerinin haklarının teslimiyeti başkalarının ölümüne sebep olmalı mı diye sormadığınız bir anda yok. Film başından sonuna kadar kafanızda dönen sorular eşliğinde kimin haklı olduğuna kanaat getiremeden sürpriz bir finalle son buluyor. Oturduğunuz yerde bir müddet düşünmeye ya da gördüklerinizi unutmaya çalışıyorsunuz.

Filmdeki Müslümanlık ve onunla ilgili kullanılan simgeler her ne kadar beni irite ettiyse de seyredilmesi şart bir film olduğunu söyleyebilirim.

Hepimizin sahip olduğu hakların varlığından bahseden lakin bunların hangi şartlar altında gerçekleşebileceğine tam olmasa da objektif bir bakış açısı getirmeye çalışan bir film Unthinkable. İyi seyirler…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

4 Yorumlar

  1. Harika bir film. Mutlaka izlenmesi lazım. Özellikle sonuna bayıldım.

  2. çıkıntı olduğumu ya da öyle bir niyetim olduğunu düşünmeyin ama kanımca çok “tırt” bir film bu benim için. yani “tamam izledik” “de ne oldu yani?” niye izledik? yönetmen bize ne anlatmak istedi? “bedel” mi yani mevzu?
    yerime falan da çivilemedi üstelik..
    ha derseniz ki “samuel l.jackson var onu izle” “aynen” derim. o ayrı…

  3. Ben henüz filmi izlemedim Horace… Dediğin gibidir belki de gerçekten. Neden fikrini belirttin diye çıkıntı olasın ki? Ben de bu akşam izleyip fikir belirteyim bari… :)

  4. gayet iyi..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: