Ürkütücü ve Saplantılı Bir Aşk: Göl (1982)

Bir tarafta tutkusunun esiri olmuş bir adam, diğer tarafta ise geldiği bu küçük kasabada neye uğradığını şaşırmış bir kadın… Çekildiği Eğirdir Gölü’nü merkezine alan ve bu gölü adeta bir başrol gibi kullanmayı tercih eden film, şüphesiz sinemamıza auteur kavramını yerleştiren Ömer Kavur’un eşsiz anlatımıyla değer kazanan bir iş. Her bir safhasında seyir zevkini yükselten ve ayakları yere sağlam basan bir psikolojik-gerilim olarak karşımıza gelen Göl’ün başrollerinde ise Müjde Ar, Talat Bulut ve Hakan Balamir yer almaktadır.

Filmin konusuna değinecek olursak; köyün ileri gelenlerinden Murat, yaklaşık üç yıl öncesinde çok sevdiği eşini kaybetmiş ve bunun travmasından da bir türlü kurtulamamıştır. Onun kafasını işlere verdiği günlerde, köyün gazinosuna şarkıcı olarak gelen Nalân ise hayatı akışına bırakmış bir kadındır. Bu ikilinin ilk karşılaşmaları ise, beraberinde birçok problemi beraberinde getirecektir. Nitekim Nalân, Murat’ın vefat eden eşine fazlasıyla benzemekte ve Murat da onu ölen eşi Sabiha zannetmektedir. Bu dakikadan itibaren, gerilim dozajını psikolojik motiflerle iyiden iyiye arttıran film, bir yandan da Nalân’ın bu kasabada tanıştığı balıkçı Hasan vesilesiyle, kendi halinde duru bir aşk hikâyesi servis etmeyi ihmal etmemektedir.

Senarist Selim İleri ile Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin ardından ikinci defa buluşan Ömer Kavur, bu sefer penceresini farklı bir aşk hikâyesi için aralamaktadır. Nitekim Göl filminde vuku bulan aşk, iki insanın birbirine duyduğu saf duygunun oldukça ötesinde cereyan eden, tehlikeli bir tutkuyu ele almaktadır. Köyün ağası olan ve gücüyle herkesi sindirebilme potansiyeline sahip olan Murat, karısının ölümünü bir türlü kabullenememiş ve onun günün birinde geri döneceğine kendisini inandırmıştır. Kasabaya yeni gelen Nalân’ın da Sabiha’ya fazlasıyla benzemesi, deyim yerindeyse Murat’ın içindeki canavarın dışarı çıkmasına sebebiyet vermiştir. Keza Nalân’ın Sabiha olduğuna kendisini inandırması, onun aşkına olan tutkusunu ete kemiğe büründürecek ve filmin psikolojik-gerilim tarafını da olanca kuvvetiyle yukarı çekecektir.

Hemen bu noktada değinmemiz gereken husus, Nalân’ın Sabiha’ya fazlasıyla benzemesinden öte, ikisini de Müjde Ar’ın canlandırması. Türk sinemasının geçmişine baktığımız vakit, “insanlar çift yaratılır” mottosunun pek de realist bir şekilde aktarılamadığı gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Bu durum çoğu zaman komedi filmlerinde, mizah seviyesini yukarılara çekmek için başvurulan bir durum olsa dahi, zaman zaman dramatik ağırlığı yüksek filmlerde de karşımıza çıkmakta ve oldukça eğreti durmaktadır. Ancak ne var ki, Ömer Kavur’un kurduğu mizansene baktığımızda, Müjde Ar’ın iki farklı karaktere hayat vermesi, göze batan bir durum olmaktan çıkmaktadır. Çünkü yönetmen bu noktada, iki karakteri ayrı ayrı irdelemek yerine, onların varlığını gerilimi yükseltmek için kullanmış ve böylelikle realitesinden ödün vermemeyi başarmıştır.

ömer kavur ile ilgili görsel sonucuBir önceki filmi Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde imkânsız ama bir o kadar da saf bir aşkı odak noktasına alan Ömer Kavur, esasen bir kez daha aşkı anlatmaktan vazgeçmemiştir. Ancak ne var ki aşk, öyle karmaşık ve farklı bir duygudur ki, her zaman aynı şekilde tezahür etmez. Yönetmenin Göl’de anlatmak istediği aşk, hastalıklı bir bedenin, düşüncesiz ve bencilce attığı adımların gün yüzüne çıkmasından ibarettir. Nitekim Murat için, aşkından gözleri kör olmuş bir adam benzetmesini de yapabiliriz. O, tamamen kalbinin sesini dinleyen ve mantığı bir kenara bırakarak inandığı aşkın peşinden gitme gayretinde bir adamdır. Bu da onun tüm reel unsurlara sırtını çevirmesine ve hastalıklı düşüncelerinin somut bir şekilde ortada dolaşmasına neden olmaktadır. Esasen filmin tüm değerli tarafının da burası olduğunu söylemekte yarar var. Murat’ın gelgitleri sayesinde, eşine az rastlanan ve yer yer de korku unsurları içeren gerilimli atmosferiyle arz-ı endam eden Göl, ilk dakikasından itibaren takındığı tavrı koruyarak, izleyenlerine özgün bir anlatı armağan etmeyi başarmaktadır.

Filmi değerli kılan bir başka unsur ise insan psikolojisini derinlemesine irdelemesidir. Nitekim Murat’ın hastalıklı ruh halinin devamlı olarak gün yüzünde olması, filmin gerilim dozajını yukarılara çekme konusunda önemli bir misyonu omuzlarına yüklemektedir. Bu psikolojik motifler aynı zamanda, hikâyenin özgün bir şekilde ilerlemesine de olanak sağlamaktadır. Nitekim Murat’ın kendi içinde yaşadığı karmaşa ve bu çıkmazın diğer karakterlere yansıması, hikâyenin atardamarını meydana getirmektedir. Nalân’ın ve hikâyenin daha sonra tamamlayıcı unsuru olarak beliren balıkçı Hasan’ın, Murat’ın travmasından nasibini alması, esasen psikolojinin insan ilişkileri üzerindeki etkisini de açıkça ortaya koymaktadır.

Atilla Özdemiroğlu ile ilgili görsel sonucuFilmin ülke sinemasında yapılan yegâne usta işi psikolojik-gerilimlerden biri olduğu aşikâr. Bu noktada ise Ömer Kavur’un en büyük destekçilerinden biri de kuşkusuz filmin özgün müziklerine imza atan Atilla Özdemiroğlu. Yönetmeninin filmografisinde pek fazla yeri olmayan müziklerin, Göl’de doz arttırmak için kullanılması ve adeta gerilimli sahnelerde izleyenlerini farklı bir boyuta taşıyan tavrı, filmi bir bütün halinde başarılı olarak addetmemize olanak sağlamaktadır.

Gelgelim; Murat, Nalân ve Hasan arasında yaşanan ilişkiye. Her ne kadar hikâyenin ana teması, Murat’ın saplantılı ruh hali olsa da, özellikle finale doğru beliren Hasan-Nalân aşkı Göl’ün gidişatı için oldukça önemli. Nitekim onların yakınlaşması, bir yandan filmin naif tarafını dışa vururken bir yandan da Murat’ın iyice zıvanadan çıkmasına neden olmaktadır. Esasen tüm psikolojik vakalarda, tetikleyici ve geri dönülmesi zor hadiselerin gerçekleşmesi muhtemeldir. Murat için bu nokta, Nalân ve Hasan’ın birlikte yaşamaya başlaması olmaktadır. Her ne kadar Nalân, kasabaya ilk geldiği andan itibaren Hasan’la yakınlık kurmaya çalışsa da Murat’ın onun özgürlüğünü kısıtlayan tavrı buna engel olmaktadır. Ancak ikilinin, Murat’a direnerek başladıkları aşkı, onların tüm dayatmalara karşı gelerek, hayatlarını düzene sokma çabalarıyla ilintilidir. Böylelikle filmin, tüm bu olumsuz tablo içerisinde izleyenlerine pozitif birtakım şeyler sunmayı başarabildiğini de dile getirebiliriz.

Filmin çekildiği mekâna geldiğimizde ise ürkütücü ve doğal yaşamın gürültüsünden oldukça uzak gizemli bir kasaba ile karşılaşmaktayız. Gölün çevresine kurulu olan bu kasabanın neredeyse terk edilmiş bir atmosferde sunulması, kuşkusuz filmin gerilimli duruşunu yukarı çekme konusunda oldukça işlevsel. Göl, aynı zamanda birçok kez de metaforik olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeri geldiğinde ölümü, yeri geldiğinde umudu simgeleyen bu su parçası, hikâyenin en büyük bilinmezliğini oluştururken anlatının kasvetli atmosferine de bu şekilde birebir katkı sağlamaktadır.

1980’lerden itibaren daha çok toplumcu-gerçekçi filmlerde görmeye alıştığımız Müjde Ar, bir kez daha performansıyla hayranlık uyandırmayı başarıyor. Nitekim onun Murat’ın tavırlarından dolayı yaşadığı tedirginliği her bir sekansta gözlerinden okumak mümkün. Aynı zamanda iki karaktere birden hayat vermesine rağmen, bir an olsun çizgisinden ödün vermeyen duruşu da onun ne denli usta bir oyuncu olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Filmin asıl öne çıkan isminin ise Murat karakterine hayat veren, Hakan Balamir olduğunu belirtmek gerekli. Nitekim Balamir, şizofrenik tavırları dolayısıyla altından kalması oldukça zor olan Murat karakterini anbean yaşayarak, filmin en fazla öne çıkan isimlerinden biri olmayı başarmıştır.

Göl, sinemamızda pek de görmeye alışık olmadığımız psikolojik-gerilim türünün özgün örneklerinden biri olarak karşımıza gelirken; stilize duruşu ve Hitchcock filmlerini andıran tavrıyla da farkını ortaya koymayı başarıyor. Ömer Kavur’un sadelikten beslenen anlatısının tüm sekanslarda hissedildiği film, aşkın bir saplantıya dönüştüğünde ne gibi tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gergin bir atmosferde izleyenlerine aktarırken, seyir zevkinden bir an olsun ödün vermeyişiyle de takdiri hak ediyor.

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir