Usta Sinemacı Béla Tarr: “Beni Takip Etmeyin!”

Boğaziçi Film Festivali bu yıl, sinemanın çok önemli isimlerini ağırladı, sinemaseverler için harika organizasyonlara ev sahipliği yaptı. Ancak festivalin herkes tarafından heyecanla beklenen etkinliği hiç şüphesiz, usta yönetmen Béla Tarr’ın masterclass’ıydı ve beklediğimize de değdi!

Macar usta ile iki saati aşkın bir sürede, gazeteci arkadaşım Bedir Acar’ın moderasyonuyla unutulmayacak bir deneyime ortak olduk, onun engin bilgi ve birikimine tanıklık ettik. İşte sizler için, o masterclass’tan notlar…

Not: Ustanın masterclass’ına başlamadan önce katılımcılara izlettiği kısa filmi yukarıdaki pencereden izledikten sonra yazıyı okumanızı tavsiye eder, etmekle de kalmaz, can-ı gönülden dileriz.

Film Çekmek İçin bir Sebebiniz Olsun

Ben kendimi ifade etmek için film yapmayı seçtim. Herkesin bir hayatı ve kendisini ifade etme biçimi var. Benim yolum film yapmak… Bazı insanlar besteler yapar, bazıları kitap yazar… Bu bir ifade biçimidir. Eğer hayatı değiştirmek istemiyorsanız, gidin evde oturun. Eğer hayat sizin için böyle iyiyse, böyle devam edin. İlk filmimi yaptığımda hiç param yoktu. Çok zor koşullarda film çektim. Çünkü ben dünyayı değiştirmek istiyorum. Yaşamın ne olduğunu göstermek istiyorum. Zorluklarını göstermek istiyorum.

İlk filmimi çektiğimde işin içinde bir enerji vardı, sosyal duyarlılık vardı ve bu hala aynı… İçinizdeki öfke, anlatma güdüsü size baskı yapmalı, bu eğitimle öğrenemeyeceğiniz bir şey. Bu şekilde doğuyor insan. Bunun pratikte olması ise ancak ilhamla gerçekleşiyor. İlhama, ışığınızı yakacak, neyi neden yaptığınızı gösterecek somut bir nedene ihtiyacınız var. Film yapmak ikincil sebebiniz olmalı, asıl sebebiniz sizin söylemek istediğiniz şeydir. Bu ilham olur, başka bir şey olur ama sizi harekete geçiren bir şey olması gerekir. Ana soru, neden ve nasıl yapmaya başlayacağınız… Sonrasında inşa edeceksiniz. Bu yüzden öncelikle, güçlü bir temele ihtiyacınız var.

Senaryo Hiçbir Şeydir!

Motivasyonum yukarıdaki gibi. Senaryo, bankalar ve vakıf gibi kuruluşlar için garantidir. Emin olmak isterler, başarılı olacak mısınız diye… Size güvenmiyorlar ve gerçekten film yapabileceğinize inanmıyorlar. Bu sebeple senaryonun garanti olduğuna inanıyorlar ama değil. Önemli olan senaryonun iyiliği kötülüğü değildir. Hiçbir şeydir senaryo. İyi bir yönetmensen, zaten iyi bir film yaparsın. Ancak zavallı filmciler bunu yapmak zorundalar. Ben senaryoya karşıyım. Zamanınızı boşa harcıyor. Kelimeler hakkında düşünmeye başlıyorsunuz. Yazdığınız şeyler, lineer durumlar değildir, büyün yapıyı göremezsiniz. Mekânda filminizin nasıl olduğunu göremezsiniz. Genel bir bakış olmaz bu filminize. Ben kartlar yapıyorum, duvara yapıştırıyorum ve bütün filmi görmeye başlıyorum. Bu şekilde daha özgür düşünebiliyorum, fantezi dünyam daha net hale geliyor. Senaryoyu sayfa sayfa okuyarak hiçbir şey yapamazsınız. Film benim için kelimeler değildir. İnsanlar, yüzler, sesler var ama kelimeler değil. Bana göre değil senaryo…

Set ise çok daha farklıdır. Bir şey yazdığınızda karakterlere inanırsınız, güvenirsiniz. Fakat setteyken karşınızda gerçek insanlar vardır, karakterleriniz değil. Bu durumda iki şansınız var: Senaryoyu zorlamak veyahut zavallı aktörleri senaryoyu oynamak için zorlamak. Aktörleri zorladığınızda onların kişiliklerini göz ardı edersiniz. Ben bunu sevmiyorum. Kadroyu oluştururken yeni insanlarla tanışıyorsunuz. Onların kişilikleri ve var ve sizin onları seçmeniz gerekiyor. Ekranda onlar olacak ve onları siz kullanıyorsunuz, gerçek insan duygularını avlamaya çalışıyorsunuz. Bu nedenle profesyonellerle çalışırken “oynamayın, olun” diyorum. Eğer oynamaya başlarlarsa, başka bir filmde görüşmek üzere diyerek gönderiyorum. Oynamalarını istemiyorum çünkü durumun içine girmiyorlar o zaman ve bu beni rahatsız ediyor. Durumun içine girmek zorundalar. Dürüst olmalarını görmek istiyorum çünkü…

İyi Bir Kadronuz Varsa İşin Yarısı Başarılmıştır!

Filmcilik kirli bir iştir. Gizli sırları avlıyorsun, bir kutuya koyuyorsun ve bununla mutlu oluyorsun. Bunu ancak oyuncuların sana güvenirse yapabilirsin. Sen onları küçük düşürmeden seveceğine, onlarla empati kurabileceğine inanırlarsa kendilerini verebilirler. Filmin bir mantığı vardır ve film bir şey söylemek ister. Siz söylemek istediği bu durumları alır ve insanlara bakıp onları tanırsanız yapabilirsiniz. Elinizde bir reçete yok. Herkes farklıdır. Bunu aşmak ve onlarla konuşmak için de farklı anahtarlarınız olur. Bazen yumuşak bazen sert… Bazı karakterlere inanırsınız. Bu bir hayal gücü neticede ve “durum” büyük bir söz gibi görünürde. Benim mantığım, gene del filmlerin yapılış tarzına göredir. Düşünce tarzım farklıdır benim. Çünkü insanların renklerini almak istersiniz ve onların nasıl olduklarını göstermek istersiniz. İyi bir kadronuz varsa, işin yarısı başarılmış demektir.

Her Şeyi Kendiniz Yapın!

Lokasyon ana karakterlerden biridir. Güçlü bir atmosfer verir sizin sahnenize veya durumunuzla ilgili olarak ana bir unsur olur. Ben kendim bulurum lokasyonları. Bir yerle ilgili hayal kurarsınız ancak daha iyisini de bulabilirsiniz. Her şeyi kendiniz yapmalısınız. Casting, lokasyon, durumlar vs. Her şeyi siz yapmalısınız, ancak o zaman sizin filminiz olur bu. Tembel yönetmen olmamalı. Sizin olan, her şeyi kendinizin yaptığıdır. Filmde adınız geçiyor, markanız var ve onu korumak zorundasınız.

Bu yüzden ben lokasyona gider tek başıma orada otururum. Sahneyi kafamda oluşturmaya çalışırım. Durumunuz var, filmini çekeceksiniz ve kameranız oraya katılacak. Kamera duruma katılan bir unsurdur ve ana karakterlerden birisidir. Bu sebeple durumun içinde kamera da olmalı. Ben durumun filmini yapmam, ben durumun içindeyimdir. Bu önemli bir farktır.

Tek başıma otururken, bütün bir makine nasıl meydana gelecek kafamda tasarlarım. Sonra ekibi çağırırım. Yavaş yavaş inşa olur ev. Aceleyle yapılmaz. Bazen tekrar tekrar fikirleri gözden geçirmeniz gerekir. Hayat fikirlerinizi yeniden gözden geçirmenize neden olur ve bu yüzden her zaman kuşku duymak zorundasınız. Tamamen kendisinden emin olan yönetmenlere inanmıyorum, kuşkuları olmazsa hiçbir şey yapamazlar. Sorgulamanız gerek. Sormanız gerek. O yüzden ben hep aynı kişilerle çalıştım. Çok fazla konuşmayı sevmiyorum. Her filmde yeni birine düşüncelerimi anlatamam. Bu sebeple hemen hemen her filmde aynı isimlerle çalıştım, biraz da bu sayede başarılı oldu, marka oldu Béla Tarr ismi. Bu markanın içerisinde sadece ben yokum. Senarist vb. birkaç isim daha bu markanın içindedir. Benim dilim resimlerdir. Filmlerim üzerine sohbet etiğim bir arkadaşımınsa edebidir dili. İki farklı dilin bir araya gelmesiyle oluyor tüm bunlar.

Sátántangó’ya dair…

Ben şehirde yaşıyorum ama Macar ovalarının olduğu yerde, bir kitaptan yola çıkarak iki yıl geçirdim. Askeri bir harita aldım her yolun işaretli olduğu ve oraları gezdim. Çok faydalı oldu bu bana, oradaki insanların nasıl yaşadığını, ne yaptıklarını anladım. Kötü popülistler nasıl aldatıyorlar onu anladım. Gerçeği anladıktan sonra zamanı ve mekânı hissettim. Tekrar kitabı açtım ve çok net bir şekilde anladım. 12 kısa film çektim. O sayede 7 saatlik filmim ortaya çıktı. İşte yedi saatlik film yapmamın altında yatan sebep buydu. Bunu yapmak için çok önemli bir yapınız olmalı… Ancak o zaman başarabilirsiniz.

Müziği Bilmek Zorundasınız

Müzik ana karakterlerden biridir. Film çekiminden önce müziği bilmeniz, tanımış olmanız gerek. Genelde yönetmen film çekmeyi bitirdiğinde müzisyeni arıyor ve çekmiş olduğu şeye beste istiyor. Benim için müzik çok önemli. İlk filmimde besteciyle birlikte stüdyoya gitmiştim ancak müziği bilmiyordum. O yüzden kontrol edemedim ve o tek başına kaydetti. Sonrakilerde ise birlikte konuşmaya başladık. Lokasyonlara bakıp müziği birlikte tamamladık.

Uzun Çekimler Benim İçin Zaman ve Mekânla Alakalı…

Filmlerde eksik olan ne diye düşünürüm mekân mı, zaman mı? Tüm yaşam bir mekânda ve zaman içinde meydana gelir. İki önemli boyuttur bu. Tek boyut yoktur. Lineer hikâyeler düşünüyor herkes. Hikâye anlatmak öyle olmaz. Dünya hakkında bir şey söylemek istiyorsanız, evrensel bir şeyler söylemek istiyorsanız zaman ve mekânın dışına çıkamazsınız. Bu bir şekilde somut bir neden olara karşımıza çıkar. Ben biraz daha fazla kompleks şeyler yapmak istiyorum ve bunun için kendimi geliştirmeliyim ve bu gelişim, zaman ve mekan içinde olmalı. Bu yüzden çekimler uzunlaştı filmden filme… Bir şeye odaklandığınızda, her detaya girdiğinizde bu şeyler belki de eşit değildir ama hepsi orada ve bir şekilde uzun çekimler yapmak gerekliydi. Zaman ve mekân ancak o şekilde orada olabilirdi. Özel bir gerilim aktarabilirsiniz ve aktör kaçamaz artık o gerilimden uzun çekimlerde. Dur diyene kadar aktör o durumda. Bir süre sonra şunu fark ettik. Sekiz dakikalık beş çekimde herkes aynı ritimde nefes almaya başlamıştı. Herkes! İşte bu inanılmaz bir şey.

O yüzden uzun planı seviyorum. Uzun çekim hazır olduğunda filmin kurgusu da hazır olur. Uzun çekimde çok miktarda film içi kurgu oluyor. Akıcı halde hem de. Montaj yapıyoruz ama montajı kameranın içinde yapıyoruz, kurgu masasında değil. Post prodüksiyon da farklı bizde. Çünkü kurgu son çekim gününden sonra hazır oluyor yani bütün işi test odasında izleyebilirsiniz ama büyük bir çalışma yapmışsınızdır. Dublaj vs vardır daha. Dublajı seviyorum bazı düzeltmeler yapabiliyorsunuz. Bütün bir filmi en sonunda giydirebiliyorsunuz. İşte ben 25 yılı böyle geçirdim.

Siyah Beyazı Daha Atmosferik Buluyorum

Siyah beyaz bir film seyrettiğinizde hemen bunun bir gerçek olmadığını anlıyorsunuz, dönüşüm olduğunu anlıyorsunuz, birinin yaptığını anlıyorsunuz. İki renkli, üç renkli şeyler de yaptım ama ben renkleri kullanmak istemiyorum. Bazen çok radikal bir şekilde yapıyorum, filmin yarısını koyu siyah çekiyorum mesela çünkü ana noktaya ışığı yansıtmak istiyorum. Bu nedenle ışıklandırmayı seviyorum, gri skalası da çok önemli bir şey, zengin bir şey… Seksenlerin ortasında Kodak ve diğer fabrikalar temel film materyalini değiştirdiler. Polyester oldu 80’lerden sonra renkler farklılaştı, plastik renkler oldu. Mavi çok mavi, sarı çok sarı… O yüzden renkleri düzeltmek çok zor, bu da bir nedendir siyah beyazı tercih etmemde. Ama en önemlisi siyah beyazı seviyor olmam, daha atmosferik buluyorum.

Beni Takip Etmeyin!

Bu anlattıklarım sadece benim yöntemim ve benim yolum. Filmde kendi yolunuzu oluşturmak zorundasınız. Beni takip etmeyin çünkü bu çok çılgınca bir şey! Bu benim düşünme şeklim ve herkesin kendine ait bir tarzı olmalı. Herkesin kendi dilini bulması gerekiyor. Ben sadece deneyimlerimi aktarıyorum.

Kuşku Çok Önemli

Film sektöründeki insanlar seyirciyi çocuk gibi görürler ve eğlendirilmesi gerektiğini düşünürler. Bu noktada onlarla çatışıyorum çünkü seyirci bence daha akıllıdır. Bu yüzden onlar için elimden gelenin en iyisini yapmam gerektiğine inanırım ve burada kuşku çok önemlidir. En iyisini yapabilmek için…

Belgesele İnanmıyorum

Belgesele inanmıyorum çünkü kameranın varlığı durumu değiştirir ve kurgu haline gelir. O zaman her şey sizin bakış açınız oluyor, kurgu oluyor. Somut bir çalışma olsa dahi kişisel bir şeydir. Bu benim bunu görme şeklim…

Türk Sinemasını Çok İyi Bilmiyorum

Türk sinemasını tanımıyorum ancak Nuri Bilge Ceylan’ın ve Zeki Demirkubuz’un çalışmalarını biliyorum.

Dünyayı Tanırsanız, Değiştirebilirsiniz

Dünyanı tanırsanız ancak o zaman değiştirebilirsiniz. Turin Horse, bu sebeple sonuncu filmimdi. Ölümden ve hayattan bahsediyordu.  Hayat bir gün bitecek ve bunu hissettiğiniz zaman yaşlanırsınız. Başınız çok belaya girmiştir… Bu bir problem, bu değiştiremeyeceğimiz bir şey. Ölüm bizi bekliyor köşe başında. İşte bu nedenle ellerim yukarıda. Işık yandığı zaman nasıl hissedeceğim? Daha mı zayıf, daha mı güçlü? Benim sorum budur…

Ben film yapmayı bıraktım ama siz durmayın. Çünkü ben hala dünyayı değiştirmek istiyorum. Ve bunun için sizlerle konuşuyorum. Hayat daha bitmedi ama biliyorum, bitecek.

Yaşlandıkça dünyanın çok daha büyük olduğunu anlıyorsunuz. Bazı öz noktalar bulmaya çalışıyorsunuz, temel noktalar bulmaya çalışıyorsunuz. Kendi dilinizi indirgiyor ve basitleştiriyorsunuz. Hikâye anlatımı gibi şeyleri hariçte bırakıp saflaştırıyorsunuz. Saf ama çok daha zengin oluyor. Çünkü saf sinemada birçok şeyin üstesinden gelmiş olmanız, geçmiş olmanız lazım. Hayatı deneyimlemeniz, öğrenmeniz lazım. Tek tek duraklardan geçtikten sonra oraya ulaşabilirsiniz. Hemen başlayamazsınız saf sinemaya, bunu unutmayın…

Ben filmi bunu açıklamak için yapıyorum. Hiç olduğumu ya da olmadığını açıklamak için. Benim dilim bu. Doğrudan umut var ya da umut yok dersem başım o zaman gerçekten derttedir. Bu size bağlı. İnanırsınız ya da inanmazsınız. Bu gerçekten umudun ne olduğu hakkında…

Komünist Manifesto’ya sanatsal dediğim için bütün üniversitelerden atıldım. Ama bunun yüzünden intihar etmedim. Gidip bir tersanede çalıştım. Benim okulum orası oldu. Çok şey örendim orada hayat hakkında. Lütfen önce hayatı öğrenin, sonra bir şekilde film çekme yöntemini öğrenirsiniz. O otomatik olarak sizi bulur zaten. Önce iki insan arasında ne oluyor, bunu anlamak zorundasınız. Hayatın mantığını anlamak zorundasınız önce. Tersanede iki yıl çalıştım ben hasta olduğum için bıraktım ve o sayede film çekemeye başladım. Genç sinemacılara tavsiyem budur.

Başak Bıçak – [email protected]

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir