Vanishing on 7th Street (2010)
Yazan: Murat Kızılca 25 Şubat 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Post Apokaliptik, Zombie Kültü
Vanishing on 7th Street 2010 yılı mahsulü, sevdiğim yönetmenlerden Brad Anderson tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Senaryo Anthony Jaswinski tarafından kaleme alınmış.
Detroit’te olağan bir gece sürerken ani bir elektrik kesintisi ile bütün şehir karanlığa gömülür. Karanlığın içinde kalan herkes bir anda buharlaşmışcasına arkalarında giysi ve takılarını bırakarak yok olur. Şehirde hayatta kalan son birkaç kişi geceleri ellerinde geriye kalan fenerler ile gölgelerden uzak durarak bir çıkış yolu aramaya başlar. Bir sinemada makinist olarak çalışan Paul (John Leguizamo), henüz dokuz aylık bebeğini inatla aramayı sürdüren doktor Rosemary (Thandie Newton) ve bir haber kanalında muhabir olarak çalışan Luke (Hayden Christensen) şehrin karanlığında ışıl ışıl parlayan parlayan son mekan olan Sonny’s Bar’da buluşur. Işığa doğru bilinçsizce hareket eden böcekler gibi. Barda 12 yaşlarında James (Jacob Latimore) adında bir çocuk vardır. Bar mazot ile çalışan bir jeneratör sayesinde karanlıkta kalmaktan kurtulmuştur. James’in barda garson olarak çalışan annesi elektrik olup olmadığını kontrol etmek için kiliseye gitmiş, ama bir daha geri dönmemiştir. Güneş her geçen gün daha geç doğmakta, daha erken batmakta, en basit enerji kaynağı olan pillerin gücü gitgide daha zayıflamaktadır. Ne ya da kim ile mücadele ettiklerinden bihaber dört kişi her geçen gün hızla azalmakta olan enerji kaynaklarından faydalanarak aydınlıkta kalmaya uğraşırlar. Ya da başka bir ifadeyle karanlığa gömülüp yitip gitmemek için garip bir yaşam mücadelesine girişirler.
Yönetmen Anderson, ilk olarak Session 9 (2001) ile dikkatimi çekti. Klişelerden uzak kalması, film boyunca başarıyla koruduğu gergin atmosfer gibi artı yönleri ile dikkat çekmesi kaçınılmazdı. Hemen akabinde gelen The Machinist (2004) ve Transsiberian (2008) gibi kalburüstü filmler ile en sevdiğim yönetmenlerden biri haline geldi. Çektiği filmler arasında kalan boş(!) zamanlarında ise dizi yönetmenliğine soyunur: Boardwalk Empire (1 bölüm), Rubicon (1 bölüm), Fringe (13 bölüm), Surface (1 bölüm), Fear Itself (1 bölüm), Masters of Horror (1 bölüm). Zaten kısıtlı sayıda takip ettiğim dizilerin nerdeyse hemen hepsinde bir bölüm yönetmiş Anderson. Sözün özü son filmi Vanishing on 7th Street’i her türlü büyük bir ilgi ve merak ile izlemeye başladım.
Vanishing on 7th Street, havası ile bana nedendir bilmem The Happening’i (2008, y. M. Night Shyamalan) anımsattı. O filmi de büyük bir ilgi ile izlemeye başlamış ama çok geçmeden filmden kopmuştum. Vanishing on 7th Street’de de benzer bir problem var sanki. Film seyirciyi içine çekme konusunda sıkıntılar yaşıyor. Buna rağmen ben filmin ilk bölümünü ve sahte bir umut barındıran finalini sevdim. Özellikle final karesi çok hoşuma gitti. Hani biraz da Walking Dead’deki malum sahneyi anımsatmadı değil; dizinin kahramanı polis memuru Rick Grimes’ın atıyla şehre girdiği sahne. Bir de film ilerledikçe izleyiciye cevaplar yerine yeni sorular sunuyor. Bu durum bazen tatminsizlik yaratabileceği gibi, bazen de hayalgücüne daha fazla alan bıraktığı için rahatlıkla sevilesi olabiliyor. Sanırım kişiden kişiye değişen bir duygu hali bu, bir filmden ne beklediğinizle alakalı bir durum gibi.
Filmin konusu farkedildiği üzere çok orijinal değil. Dünyanın sonu bir sebepten ötürü gelir, bir ya da birkaç kişi sağ kalır ve bir hayatta kalma mücadelesi başlar. Alışılageldiği üzere dünyanın yok olma sebebi genelde ya bir virüs, ya bir bomba, nükleer patlama, savaş, dünyadışı saldırı vesaire ya da doğal afetler olur. Bu filmde ise sebep çok alışıldık değil. Detroit (ve muhtemelen bütün dünya) bir anda karanlığa gömülür ve karanlığın içinde kalan herkes yok olur. Film bu “karanlık (gölgeler)” mevzusunu açıklamada yetersiz kalıyor. Gerçi filmin içinde Amerika’ya ilk yerleşen İngillizlerin Amerika açıklarındaki bir adada yaşadıkları deneyimden bahsediliyor ama bu açıklama “karanlık (gölgeler)” mevzusunun muallakta kalmasını engellemiyor. Bence filmin kopma noktası tam da burası.
Filmin özellikle ilk bölümünde bazı sahneler gerilimi yakalamada başarılı oluyor. Tabii bunda henüz dimdik ayakta duran merak duygusunun katkısı yadsınamaz. Ama bir süre sonra bu karanlıktan (gölgelerden) kaçma olayı can sıkıcı olmaya başlıyor. Ucu ucuna kaçmalar, son anda kurtulmalar arka arkaya gelince, “Anderson’ın neden böyle bir filme bulaştığı sorusu” filmin içindeki gizemden çok daha fazla merak konusu oluyor.
Bir de nedense ışıktan uzak durduğuna inandırıldığımız karanlık, herhangi bir karakter korku içinde kaçmaya başladığında, o yanaşamadığı aydınlık alanın içine bir şekilde girmeye başlıyor. Bu nasıl oluyor da oluyor, çözemedim.
Sonsöz: Velhasıl, zaman zaman keyifli kareler vaadetmesine rağmen, ben filmi genel anlamda pek beğenmedim. Sadece ‘distopik olsun da, çamurdan olsun’ diyenlere uygun bir film gibi görünüyor. Geriye kalanlar için can sıkıcı bir deneyim olma ihtimali yüksek.
Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca























yerdil tarafından 03 Mart 2011 15:43 tarihinde
Şu puset sahnesi bana tanıdık geliyor.Hımmm sanırım SHREK 3′te vardı
Murat Kızılca tarafından 03 Mart 2011 15:56 tarihinde
Ben bir de It’s Alive (1974) isimli filmin afişine göz atın derim. : ))
yerdil tarafından 04 Mart 2011 10:39 tarihinde
AH HA HA HAAAAA
fevzi tarafından 04 Mart 2011 21:56 tarihinde
bu filmi izledim ama ilk defa bir filmden hiçbir çıkarım yapamıyorum. hiçbişi anlamadım. konu ne, olay ne, nedir, sonu ne, nereye bağlıyım, neden bunlar oldu, e oldu sonu ne oldu, felan filan sorularımın hepsi havada kaldı.
nadir ali süter tarafından 07 Mart 2011 01:40 tarihinde
uzaydan gelen ve dünyayı kaplayan kara bir bulut hikayesi iyi olurdu aslıda.